Yok Etmenin Kürt Versiyonu!
Hasan Atmaca / Her türlü vahşetin kaynağı bazı olguların, -ki çoğunlukla bunlar ya bir devlet, ya bir ideoloji, ya bir din, ya bir örgüt, ya bir lider, ya bir dava, ya bir töre, ya da bir kimliktir- kutsanıp tabulaştırılması ve dokunulmaz kılınmasıdır.
Bu temelde ortaya çıkan karşıt kırmızı çizgiler, kendilerine dokunulması durumunda aşırı düşmanlığı körüklüyor ve akıllara durgunluk veren vahşi uygulamaları beraberinde getiriyor.
Kutsama ve aşırı düşmanlık! Tapma ve nefret!
Bu iki olgu siyam ikizleri gibi yapışıktır.
Bu gün bizler Ergenekon Savcılarını eleştiriyor, Kürdistan’da uygulanan vahşeti ve bu temelde işlenen cinayetleri, faili meçhulleri ve alıp kaybetmeleri yeterince dava konusu yapmadıkları için suçluyoruz. Bunda yerden göğe kadar haklıyız.
Kürt halkı o karanlık dönemin en baş sorumluları olan Tansu Çiller, Doğan Güreş, Mehmet Ağar gibilerinden yaptıkları onca vahşetin hesabının sorulmasını istemekte ve beklemektedir. Ama birkaç cinayet dışında Ergenekon davası, vahşeti en derinden yaşayan bu coğrafyaya, yani kürdistan’a her nedense uzanmamaktadır. Olay salt hükümeti darbeyle devirme ya da darbeye zemin hazırlama eylemlerinin yargılanmasına indirgenmiştir.
Bunda hükümetin yaklaşım ve tercihleri kadar, PKK’nin, Öcalan’ın ve Kürt legal siyasetinin de tercih ve politikalarının payı olduğu kanımca yadsınamaz. DTP Ergenekon’un esas mağduru olarak davaya sahip çıkıp müdahil olacağına ve davanın Kürdistan’daki cinayetleri de kapsaması için aktif bir mücadele vereceğine, Öcalan’ın perspektifleri doğrultusunda bu davadan uzak durmayı tercih etmiştir. Ne hikmetse Öcalan’ın sağlık sorunları ve doğumgünü kutlamalarıyla uğraşmayı ve tali argumanlarla siyaset yapmayı daha fazla yeğliyor. Böylesine hayati bir konuda DTP’nin Kürt halkını oyaladığını, halkın duygu ve taleplerine yeterince tercüman olmadığını düşünüyorum.
Üstelik bariz bir çifte standart uygulanıyor. Devletin cinayet ve terörüne yetersiz de olsa karşı çıkılırken, PKK’in özellikle kendi içinde ve muhaliflere yönelik uygulamalarına, cinayetlerine ve sergilediği vahşete en ufak bir eleştiri dahi yapılmıyor. Sessiz kalınarak aslında ya o uygulamaların onayladığı ya da onlara ortak olunduğu ortaya konmuş oluyor. Bu durum DTP’nin samimiyet ve inandırıcılığını tabi ki gölgelemektedir.
Öcalan’ın daha önceden ortaya attığı bir “Hakıkatleri Araştırma Komitesi” fikri vardı. Tabi böyle bir komisyonun kurulması mevcut şartlarda olası gözükmüyor. Kişi olarak ben PKK ve Öcalan’ın pratiğini de kapsamak koşuluyla böyle bir komisyonun kurulmasını destekliyorum. Kongra-Gel süreci ile böyle bir proje gündemleştirilmek istendi. Hatta karar dahi alındı. Fakat ardından rafa kaldırıldı.
Neden?
PKK yönetimi ve Öcalan çok iyi biliyorlar ki, örgüt içinde “Ajan”, “Hain”, “Tasfiyeci”, “Provokatör” vb. diye muhalif insanlara yapılan vahşi işkenceler, işlenen cinayetler araştırılıp yargılama konusu yapılsa, Hakıkatleri Araştırma Komitesini bir tarafa bırakalım, kendilerini Lahey Adalet Divanı bile paklamaz. Bunu bildikleri için projeyi hemen gündemden kaldırdılar. Onlar böyle bir komitenin sadece Türk Devleti’nin işkence ve cinayetlerini arştırmak için kurulmasını istiyorlar.
Şiddet kültürü Kürtlerde de çok yaygın, ezilen bir halk olarak şiddetin en önemli araçları olan devlet ve iktidar erkinden yoksun bulunmalarına rağmen, bu konuda Türklerden pekte geri kaldıkları söylenemez. Bir harman veya dam yeri, bir tarla sınırı, köpeğe taş atma, ekine hayvan girmesi, çocuk kavgası vb. nedenlerden tutunda, kadın-erkek ilişkilerine kadar, yaşamın hemen her alanında başgösteren irili ufaklı tüm sorunlarda şiddeti –hemde vahşi boyutlarıyla- görmek mümkündür. Kan davalarının bu kadar yaygınlığı ve kuşaktan kuşağa aktarılması Kürt toplumundaki şiddet kültürünün ne denli köklü ve boyutlu olduğunu gösteriyor.
Bu düşmanlıklar bazen en son Mardin’de yaşanan katliamda görüldüğü gibi zürriyet katliamlarına kadar vardırılabiliyor. “Zürriyetini yok etmek”, gerçekten korkunç bir eylem, düşmanlığın vardığı son noktadır.Zürriyet katliamının daha büyük ölçekte, örneğin tümden bir halka veya ulusa yapılması zaten soykırımdır... Bu açıdan zürriyet katliamı da küçük çaplı bir soykırım olarak pekala değerlendirilebilir. Ancak Mardin’deki olay geleneksel kan davaları ve düşmanlıkta gözetilen bazı racon kurallarını bile çiğneyip geçmiştir. Hiçbir ölçü ve kural tanımamıştır. Oysa Aşiret ve kabile düşmanlıklarında, kan davalarında sergilenen her türlü vahşete rağmen kadın ve çocuklara silah doğrultulmaz.. Bugüne kadar doğrultulduğuna pek rastlanmamıştır. Bu da aşiret ve kabile düşmanlıklarının raconudur. Bu olay o açıdan da bir kırlma noktasıdır.
Nedenleri çok çeşitli olabilir. Ama katliamları yapanların köy korucusu olması, JİTEM’le ilişkilerini sorgulamamızı zorunlu kılıyor. Yıllardır köy korucuları JİTEM’le birlikte çalışıyor. O kadar vahşete karıştılar. Arkalarında devlet, devletin silahlı güçleri var. Ne yapsalar yanlarına kar kalıyor. Operasyonlara katıla katıla, eylem planlayıp yapmasını, karşı tarafı vahşi bir şekilde öldürüp yok etmesini öğrendiler. Dolayısıyla koruculuk sistemi olmasa o köylüler bu kapsamda bir zürriyet katliamını planlayıp gerçekleştiremezlerdi. Hele eylemi maskeli olarak gerçekleştirip PKK’nin üzerine yıkmayı planlamış olmaları taktik olarak JİTEM’den epey ders aldıklarını gösteriyor. Bu tür taktikleri daha çok Ergenekon ve JİTEM gibi karanlık ve derin örgütlenmeler kullanmaktadır. Görülüyor ki devlet Kürdistan’da örgütlediği bu paramiliter kurumla gerici ve çağdışı yapıları ayakta tutarken, her türlü vahşetin yaşanmasına da ortam oluşturmaktadır.
Ortadoğunun bu fanatik şiddet kültüründen PKK’de payına düşeni fazlasıyla almış ve kendisi de bu kültüre bir şeyler katmıştır. PKK’nin Türk Devlet güçlerine yönelik şiddetinde bir aşırılık veya vahşet görmüyorum. Asker veya polisler eylemlerde öldürülmüştür. Ama onlara veya esir alınanlara işkence yada vahşi uygulamaya pek rastlanmaz. Asgari savaş kurallarına uyulduğu söylenebilir. PKK’nin uyguladğı şiddedetin vahşi boyutu esas olarak Kürtlere, daha çok da örgüt içindeki muhaliflere yöneliktir. PKK en acımasız ve vahşi uygulamalarını içte gerçekleştirmiştir. PKK zihniyetinde ve örgüt sisteminde en ağır suç Apo’ya muhalefet etmek, “İdeolojik çizgiden sapmak”tır. Bu konumda olanlar “Ajan”, “Provokatör”, “Hain”, “Tasfiyeci”, “İşbirlikçi” olmakla itham edildikleri için, bunlara yönelik her türlü vahşet meşru sayılmaktadır. PKK zihniyetine göre bunlara ne yapılsa haktır. Uygulamalar her hangi bir yasa veya hukuk normuyla sınırlı olmadığı gibi,. vahşetin boyutu da Öcalan’ın veya Konseyin insafına, daha doğrusu o anki öfke ve gazabına kalmıştır.
Öldürüp ölüsünü kaybetmek PKK’nin de yaygınca uyguladığı bir yöntem. Bu uygulama Karakoçan’da Celal Aydın’ın öldürülmesiyle başlamıştır. Eğer yakalandığında Şahin Dönmez işkencede çözülüp olayı deşifre etmeseydi belki bugün bile biz Celal Aydın’ın ne olduğunu öğrenemeyecektik. Vahşete bakın!.. Eline kazma kürek verilerek, mezarı bile Celal Aydın’ın kendisine kazdırılmıştır.
1980 öncesi Doğubayazıt’ta öğretmenlik yapan Kağızmanlı Mehmet Koca, Doğubayazıtlı üniversite öğrencisi Salih Ceylan, yine PKK’nin Fis Köyü’ndeki kuruluş kongresine Ağrı delegesi olarak katılan Mehmet Turan’dan bugün bile haber yok. Baki Karer konuşsa da ne olduklarını öğrensek!. Bu kişiler örgüt talimatıyla ajan oldukları gerekçesiyle Baki Karer’in sorumluluğunda öldürülüp yok edilmiştir!. Üçünü de tanırım 80 öncesi o bölgede sivrilen devrimcilerdi. 1980 sonrası özellikle Lübnan ve Suriye’de bu şekilde katledilen insan sayısı binlerle ifade ediliyor. Resul Altınok’un, Ankaralı Xezal’ın, Mardinli Rojin’in, Batmanlı Burhan Akdağ’ın, (Diyarbakır zindanının meşhur direnişçisi Bobyan’ın), değerli komutan Murat Dürre’nin, Bingöllü Bedran’ın, Komutan Nasır’ın mezarları bile yok. Nereye gömüldüklerini kimse bilmiyor.
Ya Lolan şehitleri?
İşte Elif Orhan bazılarını araştırdığı ve açığa çıkardığı kadarıyla yazıyor.
Ben onların katledildikleri alanı gördüm ama ortada mezarları yok.
Çoğu rastgele “Taşaltı” edilmiştir.
Nereye gömüldüklerini ancak Ali Haydar Kaytan ve Duran Kalkan biliyor.
Eğer onlarda zerre kadar insanlık kalmışsa gömüldükleri yerleri gösterirler. Kürdistan’ın özgürlüğünden başka amaçları olmayan bu devrimciler de hiç olmazsa bir mezara kavuşurlar. Yani onların bir mezarada mı hakları yok? Onların da anneleri, babaları, kardeşleri vardı. Çocuklarının ölüsünü bile göremediler. Şimdi çocukları şu veye bu şekilde yok edilen Cumartesi Annelerinin devletin kapısına dayandıkları gibi, bunların anneleri de PKK’nin kapısına dayanırsa hak değil mi? Bu olayların Silopi’de kaybedilen Serdar Tanış ve yakınının kaybedilmesi olayından insani açıdan ne farkı var? Hepsi de aynı ölçüde vahşet değil mi?
Kürdistan’da köy koruculuğu sisteminin uygulamaya konmasıyla, 1986 yılında yapılan PKK 3. kongresinde PKK’nin şiddet anlayışında bir sıçrama gerçekleşmiştir. Bazı korucuların kimi gerillaları şehit etmesi koruculara duyulan kin ve öfkeyi doruğa çıkarırken, onlara yönelik kitle katliamlarına girişmenin de gerekçesi, ya da bahanesi olmuştur. Öcalan bu süreçte hem eğitim konuşmalarında hem de bazı talimatlarında “Tavuklarını bile sağ bırakmayın” diyecek kadar şirazesinden çıkmış ve vahşeti teorileştirmiştir.
Bunun diğer anlamı koruculara karşı zürriyet katliamlarının askeri taktik haline getirilmesidir. 1987’den sonra PKK’nin gerçekleştirdiği tüm köy katliamları bu perspektif ve talimatın bir ürünüdür. Kadın-çocuk ayrımı yapılmadan basılan köylerde herkes hedef alınmıştır. Öcalan böyle bir talimat verdiğini imralı soruşturmasında kabul etmiştir. Ama gel gör ki örgüt içerisinde yıllarca bu katliamları hep eyalet ve birlik komutanlarına yükleyerek kendisini temize çıkarmaya çalışmıştır. Bu tür katliamların en yaygın yapıldığı 1987 yılında biz Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde bulunuyorduk.
Katliamları duyduğumuzda “Bu eylemleri partimiz yapamaz” dedik ve Askeri Mahkeme’de “Bu katliamlar özel timlerin provokasyon eylemleridir, Partimizi kamuoyunda terörist göstermek için yapılıyor” diye kınadık. Mahkeme dosyalarında bu konuda verdiğimiz çok sayıda dilekçe bulunuyor. Cezaevi yapısı olarak biz Karasu hariç bu konuda görüş birliği içindeydik. Sadece Karasu bu eylemlerin parti tarafından yapılmış olabileceğini, bu tür eylemlerin yapılmasının yanlış olmadığını, bu nedenle kınamaktan vaz geçmemizi savunuyordu. Bu tür eylemlerin dünya ve ülke kamuoyunda topladığı tepki ve harekete verdiği zarar iyice su yüzüne çıktıktan sonra bunlardan vaz geçildi ama iş işten geçmişti. PKK’yi terörist olarak damgalamak için yeterince arguman fazlasıyla yaratılmıştı.
Faili meçhul cinayetlere karşı mücadele etmek bir insanlık görevi. İnsan Hakları Kuruluşlarının bu konudaki çabalarını takdir ediyorum. Ama Ferit Uzun’da araştırılmalı. Çünkü PKK, ta 1978’lerden itibaren bu tür cinayetleri bir taktik olarak işleye gelmiştir. Öldür ama sorumluluğunu üstlenme! Bu daha çok karanlık ve derin devlet örgütlenmelerinin tarzıdır. PKK de bu tarzdan epey etkilenmiştir. 2004’ten sonra Sipan Rojhilat, Kani Yılmaz, Kemale Sor, Sabri Tori ve Hikmet Fidan PKK’in faali meçhulüne kurban gidenlerin sadece bilinenleridir. Örgüt içinde ne kadar infaz gerçekleştirdikleri ise bilinmiyor.
Pazarcıklı Mehmet Çimen’in ise Apo’ya açıktan tavır aldığı için Hollanda’da öldürüldükten sonra küvete asit doldurularak içinde eritildiği söyleniyor. Bu olayın JİTEM’in asit kuyularından ne farkı var? Özde aynı değil mi? Bu vahşeti yapanların yada görmezden gelenlerin insan hakları konusunda samimiyetlerine kim inanır?
Evet Ergenekon’un ve JİTEM’in karanlıkta kalmış tüm cinayetleri aydınlatılmalı, sorumlularından hesap sorulmalı bu bir insanlık ve demokratlık görevidir. Aynı şekilde PKK’nin ve Apo’un da karanlıkta kalmış cinayetleri ve katliamları araştırılmalı ve katledilenlerin cenazeleri, yoksa kemikleri ailelerine verilmelidir.
Ve PKK yeni bir süreç başlatmak istiyorsa en başta bu uygulamalardan dolayı tüm insanlık ve Kürt halkı’ndan özür dilemelidir!


