"Başardık!"2
M: Cahit Şener / “Mazlum, Hayri, Kemal öldü” demek, onların ölümünü anlamak için yeterli değildir. Onlar, hangi koşullarda, nasıl ve niçin öldüler? O anı nasıl yaşadılar? O ana gelinceye kadar ne yaşadılar? Yenilgiden yengiyi nasıl çıkardılar? Direnişi teslimiyete nasıl üstün kıldılar? Puştluğun geçer akçe olduğu umutsuzluk ortamında mertliği ve umudu nasıl yeşerttiler? Mazlum, Hayri ve Kemal’i anlamak, bunları anlamakla mümkündür.
Mazlum’un ölümünün yüceliği yalnızca yarattığı sonuçlarla açıklanamaz. Mazlum’un ölümünün ardından meydana gelen gelişmeler olmasaydı da, O’nun eylemi büyüklüğünden hiç bir şey yitirmezdi.
Mazlum’un eylemi salt onunla sınırlı kalsaydı bile, yine de kazanılmış bir değere sahip olurduk. Onun ölümünün yarattığı sonucu doğal bir olayla açıklamak çok güç, fakat -yeterli olmamakla birlikte- şu söylenebilir: Biz yeni kan ararken, O, damarlarımızda donan kanı harekete geçiren bir ısı etkisi yaptı. Onun eyleminde kitleye güven vardı. Onun eyleminde uyuşukluğa isyan vardı. Onun eyleminde yaşam vardı.
Newroz mu Mazlum’u bağrına bastı, Mazlum mu Newroz’u bağrına bastı, bilinmez. Bilinen tek şey, 21 Mart 1982 gününün, umudun umutsuzluğa, cesaretin korkuya, dürüstlüğün puştluğa, direnişin teslimiyete tokat salladığı gün olduğudur.
18 Mayısta kendilerini yakan “Dörtler”in “Biz, Dersim’de Besi’nin, Diyarbakır zindanlarında Mazlum DOĞAN’ın gittiği yoldan gidiyoruz!..” demeleri, Kemal’in de ölüm orucunda, “Şu anda Mazlum yanımızda olsaydı, ne güzel olurdu” deyişi, Mazlum’un yaptığı etkiyi fazlasıyla açıklar. Önderlik hareketi nasıl etkilerse, Mazlum DOĞAN da öyle etkiledi. Onunki ölümle yaratılan bir önderlikti.
“Bundan sonra değişik eylem biçimleri düşünelim” diyen Hayri, Mazlum’un ölümünün ardından meydana gelebilecek duygusal eylem karmaşasını engellemek ve eylemleri koordine etmek gerektiğine işaret ediyordu. Benzeri fısıldaşmalar, gardiyanların sıkı gözetimine rağmen, başka arkadaşlar arasında da sürüp gidiyordu.
Yıldırım Merkit’in itiraflarından hız alan yönetim baskıyı arttırmıştı. Diyarbakır grubunda peş peşe itiraflar gündeme gelmişti. Bu grupla mahkemeye çıkan bir arkadaş, bir gün, bir başka arkadaşa şöyle bir not göndermişti: “Arkadaş, varılan noktada artık durulamaz. Koğuşlarda arkadaşları sorgulama yöntemiyle itirafa zorluyorlar. Mahkemede konuşma fırsatı bulursam bombayı patlatacağım. Şerefsizce yaşamaktansa, şereflice ölelim.” Bu arkadaş Kemal ve Hayri ile ilişki kurduktan sonra bunları söylemişti. Eylem biçiminin ölüm orucu olması konusunda görüş birliği vardı. Zamanlamada ise Hayri Urfa grubunu beklemekte israr ediyordu. Onun bu konudaki israrı Kemal’e sorulduğunda, Kemal şunu söyledi: “Hayri’nin mutlaka hesapladığı bir şey var. Ben bu arkadaş kadar ince düşünen birini görmedim.”
Diyarbakır grubunda bulunan arkadaş konuşma fırsatı bulamamış ve “bombayı patlatamamıştı”. Dolayısıyla eylem otomatikman Urfa grubuna sarkmıştı.Urfa grubunun son duruşmasında, mahkemeden dönen Hayri “BAŞARDIK!” demişti.
“BAŞARDIK”
“Başardık, başardık! Beş kişiyle başardık!” diyordu Hayri.
Başarılan neydi? Halkların tarihinde önemli dönüm noktaları vardır; öyle ki, bu noktadan ötesi ya varoluş, ya da yok oluştur. Bu durumdaki halklara, kalbi duran hastalara yapıldığı gibi, şiddetli şoklar yapılır. Şok sonucu ya kalp çalışır ve yaşam yeniden başlar ya da cılız olan yaşam belirtileri tamamen yok olur. Halklar için de dönüm noktaları böyledir. Halkların bütün yaşam fonksiyonları o noktada yoğunlaşmıştır. O noktada başarı, yaşamın sürmesine, başarısızlık ise durmasına yol açar.
Stalingrad direnişi yalnızca SSCB’de sosyalizm için değil, SSCB’nin müttefiki olan tüm dünya demokratik cephesi için de bir dönüm noktasıdır. Stalingrad direnişi, sosyalizm açısından yenilgiden yengiye dönüm noktası olurken, faşizm için başarıdan baş aşağı gidişin dönüm noktası olmuştur.
Alamo, Teksas’ın bağımsızlık savaşında, halkı topyekun direnişe yöneltmesi bakımından olumlu bir dönüm noktasıyken, Meksika’nın istilası açısından baş aşağı gitme yönünde bir dönüm noktası olmuştur.
Dien Bien Pu zaferi, Vietnam’ın varoluşu açısından bir dönüm noktasıdır; aynı zafer Fransız emperyalizmi açısından ise Uzak Doğu’dan defoluşu yönünden bir dönüm noktasıdır.
Ninova kuşatması Medlerin varoluşu açısından bir dönüm noktasıyken, Asur vahşetinin de yok oluşu açısından bir dönüm noktasıdır.Hemen hemen her halkın yaşamında benzer dönüm noktaları vardır.
Bu dönüm noktalarında, halklar tüm güçleriyle ve ulusal duygularıyla, düşman güçlere karşı dururlar. Bu noktalarda oynanan “ya hep, ya hiç”tir. Kazanan taraf tektir.
Biz halk olarak, tarih boyunca iki kez bu tür dönüm noktası yaşadık: Ninova kuşatması, halk olarak özgür bir geleceğe, Akbataroy’un Persler tarafından işgali ise halkımızın bugüne kadar süren köleliğine yol açtı. Halkımız, ciddi olarak, bunlar dışında, pek dönüm noktası yaşamadı.
2500 yıl köle olarak yaşayan Kürtler, 20. yüzyılın son çeyreğinde yok olmaya yüz tutmuşken, bir halk olarak varolmak düşüncesiyle tekrar toparlanmaya başladılar. Proletaryanın ideolojisinin önderliğinde gerçekleştirilen bu toparlanma, geniş halk kitlelerine dayanması bakımından, KYAKSAR’dan bu yana başarılan ilk büyük halk hareketiydi. Ne var ki, bu ayaklanma daha düşünceden fiiliyata geçememişti.
Halkı, düşünsel olarak top yekun bir direnişe hazırlayan proletaryanın örgütlü gücü PKK’ydi. Stratejik olarak sömürgeciliği hedefleyen PKK, bu stratejinin gerektirdiği taktiksel, örgütsel hazırlıkları yaparken, sömürgeci güçlerin top yekun saldırısıyla karşı karşıya kaldı ve zorunlu olarak geri çekilmeye başladı. Mücadelede esir düşenler, yani bir avuç kadro ve taraftar, yarının savaşını zindanlarda vermek zorunda kalmışlardı.
Bu savaş, sömürgeciliğin, bir avuç esirin şahsında Kürdistan halkına karşı sürdürdüğü bir savaştı; ve Kürdistan halkının çok cılız olan yaşam fonksiyonlarının ya hızlanmasına ya da yok olmasına yol açacaktı. Öyle ki, Kemal’in deyişiyle “Kürdistan’ın kalbi Diyarbakır’da, Diyarbakır’ın kalbi de burada atıyor”du. Bu kalp ya duracak, ya da çok cılız olan yaşam fonksiyonlarına hız vererek atmaya devam edecekti.
Güneşin kutsadığı çocuk KYAKSAR, dün, Ninova düştüğünde, Orta Doğu halkları ve Medler adına şöyle haykırmıştı: “BAŞARDIK!” Medlerin yıkılışından bu yana tam 2536 yıl geçti. O günden bu yana Kürdistan’a girip çıkan tüm emperyalist, istilacı ve despot güçler, halkımıza kan, soykırım, vahşet ve sefaletten başka bir şey vermediler…Kürt halkının yüreğine, bilincine, kinin, nefretin ve direnişin yanı sıra korkuyu, yılgınlığı, teslimiyeti, ihaneti ve uşaklığı da ektiler.


