Direniş ne kadar güzel, öyle değil mi? 3

direnisMehmet Şener : Nasıl ki Kürt halkı yok oluş sürecinde Zerdüşt’ün oluşturduğu yurt tutma-varolma ideolojisiyle Orta Doğu’nun kutsal isyanının ateşini yaktıysa ve Tanrı Ahudamazda’nın karanlıkları yırtan güneşinin yol göstericiliğinde, kutsal topraklara kök salıp, insanlığa Medya uygarlığını kazandırdıysa, geçmişin düşmanını aratmayan günümüz despotlarının vahşetinin odaklaştığı Diyarbakır zindanlarında, binlerce yıldır sömürgeci despotların ve istilacıların oluşturduğu kan denizinde yeşerip büyüyen ulusal ve toplumsal kurtuluşumuzun kan gülleri

Mazlumlar, Hayriler, Karadenizin hırçın dalgalarından bir esinti olan ve mücadeledeki varlığıyla Asur’a karşı Orta Doğu halklarının kutsal ittifakını çağrıştıran Kemaller ve daha niceleri, ulusal direnişin tükeniş noktasında, 2536 yılın getirdiği korkunun yarattığı ihanetin karanlıklarını Hayri’nin dilinde “BAŞARDIK! çığlıklarıyla yırttılar.


Çağdaş KYAKSAR’ın çağdaş mücadelesinin bu çile çocuklarıBAŞARDIK! derken, 14 Temmuz 1982’yi halkımızın tarihine “İnat Günü” olarak geçirmenin ve bu günün mimarı olmanın onurunu yaşıyorlardı.


14 Temmuzda başlayan Ölüm Orucu 7 Eylül 1982’de ilk şehidini verdi. Kemal Pir, kendisine “Vazgeç, boşuna kendi kendine işkence edip öldüreceksin. Ölümünle ne değişecek ki?” diyen düşmana Ben boşu boşuna ölmeyeceğim. Biz öleceğiz,  ardımızdan gelenler ölecek, onların ardından gelenler de ölecek ve bu böyle sürüp gidecek. Önemli olan Kürdistan’ın bağımsızlığı mücadelesinin meşruluğu ve haklılığıdır. İşte ben bunun için ölüyorum. Bizim ölmemizle de çok, çok şey değişecek derken, davaya olan sarsılmaz inancını ve kitleye hiç bir zaman kaybetmediği güvenini, düşmana karşı haykırarak dile getiriyordu.

 Son günlerde Direniş ne kadar güzel, öyle değil mi? demişti.

Hayri, 12 Eylülü inat olsun diye mi beklemişti, bilinmez. Bilinen 12 Eylül vahşetinin göbeğinde, yine bir 12 Eylül günü bomba gibi patlamasıydı. Ölüm Orucu boyunca, beton sedirin üstüne serilmiş ince bir battaniye üzerinde yatan Hayri, adeta, bir mücadele dervişini andırıyordu.

Son nefesini vermeden, “Bundan sonra şu eylem biçimlerini deneyindiyerek tavsiyelerde bulundu ve eylemi sürdürenlere Savunma hakkından vazgeçmeyin diye tembihledikten sonra Kemal’e ulaştı.

15 Eylül günü, ölüm döşeğinde, En fazla bir saat yaşarım diyen Akif, ancak yarım saat daha yaşayabilmişti. Ölüm, bu kadar kendine sevdalı birini gördü mü acaba?

Asla! “Ölüm orucunu bırakmayacak mısın?” diyen düşmana Ali işte böyle haykırmıştı.”Asla! 17 Eylül 1982, bu komünist militanın şahsında onurlanmış bir gün olarak anılacaktır bundan böyle.

Hiç bir devrimci mirasımız yoktu… diyen Mazlumlar, Hayriler, Kemaller, kendilerinden sonra gelecek nesillere, artık bunu söyleme fırsatını tanımadılar. Kürdistan savaşçıları artık Mirasımız yoktudiyemeyeceklerdir.

Onların, bu dava adamlarının ölümünün yüceliği buradadır. Bu eserin mimarlarını ve miraslarını kavrayalım.

SON SÖZ…

Korkusu olmayanların cesareti büyük olmaz. Yüreğinde büyük  korku taşıyanlar, büyük  cesaret göstermezlerse, korkunun kölesi olmaya mahkumdurlar. Bunlar gecenin zifiri karanlığına mahkum olan ay gibidirler. Oysa zifiri karanlıklar güneşin karşısında yok olurlar.

Kürdistan halkını zifiri karanlıktan kurtarmak için, güneş olmalı, ateş olmalı. Korkumuz büyük, cesaretimiz daha büyük olmalı.

 (Eylül 1986) Diyarbakır zindanı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile