"Ne olursa olsun birlik" anlayışı doğru değildir 1

birlikMehmet Cahit Şener, 1989 tarihinde kaldığı cezaevinden tahliye edilince, zorunlu olarak askere alındı, ama o bir yolunu bularak askerlikten firar etti ve kısa bir zaman içinde Suriye' nin başkenti Şam'a gitti. Burada mensup olduğu Partisi PKK nin militanlarıyla ilişkiye geçerek Bekaa vadisine ulaştı.


Öcalan ile sıkı teması oldu, "Mahsum Korkmaz Akademisi" olarak bilinen yerde uzun süre kaldı, Öcalan' ın PKK nin içini nasıl boşalttığını, kendi ayaklarıyla gelip mücadeleye katılan insanların ancak tabutlarıyla partiden ayrıldığını, militanları ne hale getirdiğini, yurtseverlere ajan damgası vurarak nasıl tutuklattığını, tutuklanan insanlara Diyarbakır cezaevinde uygulanan insanlık dışı işkencelerin nasıl yaptığını gördü, tanık oldu.

 Düşündüğü "parti" ile gördüğü "parti" arasında "hastahane" ile "Mezbeahane" kadar fark vardı. Ne yapacaktı? Duyduğu gördüğü her olayı analiz etti, sonuçlar çıkardı, Güney Kürdistan da yapılacak olan 4. kongrede duruma müdahale etmeyi tasarladı. Etti de. İşte bu müdahaleden sonra kaleme aldığı ve kamuoyuna iletmeye çalıştığı görüşlerini, biz şimdi yayınlayacağız. O gün kurşun seslerinden dolayı anlayamadığımız düşünceleri, sakin bir kafayla okuyalım, bu gün vardığımız noktayı da hesaba katalım, elimizi vicdanımıza koyalım, bir karara varalım:


Mehmet Cahit şener: Kamuoyuna


"Devrimci güçlerin birlikte hareket etmeye can alıcı bir ihtiyaç duyduğu ve halkımızın,  ihtiyacı duyulan bu birliği yakalama şansının tarihinde en fazla olduğu bir ortamda, partimiz PKK’de arzulanmayan ve arzulanmadığı oranda da zorunlu hale gelen bir ayrışma yaşıyoruz.

Halkımızın savaşçı öncüsü PKK’de yaşanan ayrışma, hiç şüphesiz, düşman karşısında PKK’nin savaş gücünü parçalayacağından ve ayrışmayı, ideolojik ve politik olarak yeterince kavrayamayan savaşçı yapıyı ve geniş halk kitlelerini moral yönünden etkileyeceğinden, geçici bir süre için de olsa, objektif olarak, düşmana daha rahat hareket etme olanağı verecektir; düşmanı rahatlatan bir gelişme olacaktır ve savaş cephemizi de bir süre uğraştıracaktır. Bu birbirine karşı savaşan güçlerin, birbirlerinin zaaflarından faydalanma kuralının mantıki sonucudur


Ancak ayrışmalar, geçici olarak düşmanı rahatlattığı ve taktik üstünlük olanakları sunduğu halde, “ne olursa olsun birlik” anlayışının ve pratiğinin de süreç içinde, düşmanı üstün duruma getirdiği ve stratejik zaferler sunduğu bilinen bir tarihi gerçektir. Savaşçı güçler taşıdıkları zaafları tasfiye etmeden ve sorunları çözüme ulaştırmadan zafere yürüyemezler. Zaaflar içeren hiç bir yürüyüşün zafere ulaştığı görülmemiştir.

Bundan dolayı PKK’deki ayrışma, devrimci birliğe en fazla ihtiyaç duyulduğu bir ortamda, birliğe karşı gelişen bir tavır değil, sonunda bizi, parti ve halk olarak yokolmaya götürecek olan “ne olursa olsun birlik” anlayış ve pratiğine karşı gelişen bir tavır olarak ortaya çıkmıştır. Parti ve halk olarak yokedilmemizin önüne geçmek ve yürüyüşümüzü sağlıklı bir rotaya oturtmak için yapılan bir müdahale niteliği taşımaktadır.

Dünya devrim tarihine bakıldığında, iktidara yürüyen güçlerin, tarihsel dönemeçlere girdikleri süreçlerde, devrimci örgütlerde oldukça sık rastlanan ayrışmaların yaşandığı görülecektir. Bu basit bir rastlantı değildir, tersine, birlikte hareket eden güçlerin farklı sınıf karakterlerinin yolaçtığı tarihsel bir zorunluluktur. Sınıflar, iktidar konusundaki farklı eğilimlerini en yoğun olarak iktidarın eşiğinde yansıtmakta, yaşama geçirmektedirler; iktidar karşısındaki tutumlarını açıkça ortaya koymaktadırlar.

Mevcut iktidara karşı mücadele eden güçler –ki bunlar ayrı ayrı sınıfsal kökenli güçlerdir- farklı çıkış noktalarından hareketle, farklı hedeflere yönelirler. Çıkış noktaları ve hedeflerinde farklı olsalar da, mücadele süreci içinde, geçici olarak, birlikte hareket edip, kendi konumlarını güçlendirmeye çalışırlar. Ancak, sınıf karakterlerini değiştirmedikleri sürece, eninde sonunda ayrışmayı yaşarlar; çünkü aralarında sınıfsal farklılıklar olan güçlerin tam olarak örtüşmesi mümkün değildir. Kimi zaman da yaşam, birlikte hareket eden güçlerden birinde değişim yaratır ve buna paralel olarak, değişime uğrayan gücün yürüyüşü ve hedefi değişir. Bu değişim de sonunda zorunlu olarak ayrışmayı gündeme getirir.

Dünyanın Avrupa özgülünde devrime gebe olduğu, devrimin eşiğine geldiği bir ortamda, II. Enternasyonal partileri, resmen büyük bir ihanetin içine girerek, devrime sırt çevirdiklerinde, hemen hemen bütün partilerde, küçük devrimci marksist gruplar kendi partilerinin yönetimlerine ve II. Enternasyonalin önderliğine karşı tavır alıp, devrimci mücadeleyi yürütme çabası içine girdiler.

Dünya devrim örgütü olan II.Enternasyonal’deki ayrışma, Bolşevik partinin etkisiyle, uluslararası düzeyde, Enternasyonal’e üye partiler arasında bir ayrışmayı, tek tek ülkelerde ise, Almanya’daki Spartaküs hareketinde görüldüğü gibi, parti içi ayrışmaları gündeme getirdi.

Bu, II. Enternasyonal partilerinin içindeki sınıf mücadelesinin doğal ve bir o kadar da zorunlu sonucuydu. II. Enternasyonalin resmi önderliği Enternasyonalin ruhuna aykırı hareket ederek, alınan bütün kararları askıya almış, burjuva iktidarlara yamanmaya çalışarak ihanet etmişti; bu ihanet karşısında, Bolşevik Parti, II.Enternasyonal partilerine karşı devrimci, ideolojik bir mücadele içine girerken, bu partilerdeki küçük devrimci gruplar da, partilerinden ayrılarak, resmi önderliğe karşı muhalefete geçtiler.

Bu dünya devrim tarihinde yaşanan bir trajediydi. Gerçekten de burjuvazinin büyük handikaplara sahip olduğu bir ortamda, dünya partisi durumundaki II.Enternasyonal’in uluslararası düzeyde ayrışmaya uğramasının yanı sıra, her ülkede de bir iç ayrışma yaşıyordu.

Şayet II.Enternasyonal’in resmi önderliği ve bu önderliğe bağlı olan partiler devrimci tavır sahibi olsalardı, şüphesiz dünya devrimine ulaşılırdı. Ancak, daha savaş patlak verir vermez, söz konusu partiler gerçek kimliklerini ortaya koyarak, burjuvazinin kuyruğuna takıldılar. Ve eğer böyle bir ayrışma olmasaydı, ne olacaktı? Rusya’da devrim gerçekleşmeyeceği gibi, diğer ülkelerde de burjuvazi istediği gibi at koşturacak  ve kendi hedeflerine rahatça ulaşmanın olanaklarına kavuşacaktı.

Bu ayrışma bir trajediydi ve tarihe sınıfsal değil de, duygusal olarak yaklaşanlar, sınıfsal bakış açısını yitirenler, yaşanan ayrışmayı kavrayamadıklarından, “aman ayrılmayalım, birliğimizi koruyalım” şiarıyla hareket ederek, sonunda cehenneme gitmek bile olsa, birlikte hareket edelim mantığını izlediler. Burjuvaziye yamanmak, onun koltuk değneği olmak, dünya proletaryası için elbette cehennemin dibine gitmekti ve hiç bir proleter öncü, öncülük ettiği sınıfı cehennemin dibine gönderme amacında olamazdı. Bunun için de ayrılık kaçınılmazdı; kurtuluşa giden yol, burjuvazinin kuyruğundan kopmak ve  kapitalizm yolundan ayrılmaktı."

 Devam edecek

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile