DEVRİMCİYE MESLEGİ SORULMAZ (2)
Davut Kurun / Ali Ağabey ile uzun yıllar arkadaşlığımız dostluğumuz oldu. Onun iç dünyasını tanıdıkça dostlğumuz daha da pekişti. Yıllar sonra Ali Ağabeye “meslek hayatının” nasıl gittiği sorusunu onun bu konudaki hasasiyetini bilerek tekrar sordum. Sorumu ne maksatla sorduğumu anlamıştı bana dönerek içinde birikmişleri boşaltırcasına konuşmaya başladı:
Dostum biz idealisttik ve ilkelerimiz vardı. Doğruluktan hak ve adaletten hiç bir güç bizi ayıramazdı. Onun için kendimize devrimci siyasetçi diyorduk. Ama bu gün at izi ile it izi birbirine karışmış. Artık insanları harekete geçiren , birleştiren ayrıştıran, ilkeler, idealler, hakkaniyet gerçeklikler değil, pragmatizm ,para ve silahtır.
Bunlarda hak hukuk tanımıyan devletleşmiş uluslarda var. Yani insanar artık ilkelere ideallere hakkaniyete bilime değil, güce, paraya, silaha tapar oldular. Ne kadar doğruları dile getirirsen getir, haklısın diyorlar ama paranın, gücün olduğu yere gidiyorlar. Bunlar bize yabancı olan değerlerdir.
1981 in başında Avrupaya çıktık, Almanyada örgütlü üç arkadaş olarak çalışmaya başladık. Parasızlık hiç bir zaman çalışmalarımızı etkilemedi. Yurtdışında önümüze koyduğumuz çalışmaları inatla yürütüyorduk. Üç arkadaş avrupanın hangi ülkesinde kürdistanlı varsa oraya gidiyorduk. Aynı zamanda Iran, Irak ve Suriyeye dağılmış arkadaşlarla ilişki kurup yardımcı olmaya çalırken, aynı zamanda ülkedeki ve cezaevindeki arkadaşlara da yardımcı olmaya çalışıyorduk.
Aynı zamanda türkçe ve almanca dergilerde çıkarmaya başladık. Bir yıl içinde birçok dernek kurduk. Üç arkadaş hem dergi yazılarını yazıp, hem dizgisini yapıp ve hem de basıma veriyor sonra bölgelere dağıtıyorduk. İlk halk toplantımıza 35 kişi katılırken bir yıl sonra yüzlercesini buldu,. Bu arada almancada öğrendik ve alman solu ile de ilişkileri geliştirtik.80 li yıllarda Kürdistanlı örgütlerin avrupada hızla geliştiği yıllar oldu.
Şuda bilinmeli ki Avrupadaki arkadaşlarin, ülkedeki ve cezaevindekilere karşı bir ezikliği vardı ve bu ezikliği gidermek için kendilerine oldukça yükleniyorlardı ve fedakarlığın azamisini gösteriyorlardı. Biz her nekadar fiziki olarak Avrupada idiysek, fikren ve ruhen ülkedeki arkadaşlarla birlikte dağlarda ve zindanlarda idik. Her yıl açılan kampanyalarda önümüze koyduğumuz hedeflere ulaşmak için tarlalarda bahçelerde çalıştık, . Bu arada benim ve eşimin iltica talebi “teröristtirler" gerekçesiyle sekiz yıl kabul edilmedi. Bu sürede çalışmamiz ve belediye sınırlarının dışına çıkmamız yasaktı. Ama bizim yasakları dinleyecek halimiz yoktu. Belediye sınırları değil, ülke sınırlarını da sık sık aşardık ve yakalanırdık.
Öyle ki artık sınır polisleri bizi tanıyorlardı hata biri bir gün bize şu öğüdü verdi.” Bu sınırları neden kaçak yollarda, orman ve dere boylarında geçmeye çalışıyorsunuz. Bu suçtur. Ama gümrük kapılarında geçmeye çalışırsanız, bu suç değil. Yakalansanız bile, vizesiz giriş yasaktır diyerek sizi geri çevirme dışında ceza veremezler. Sizde gümrük kapılarında bekleyin kontrolün olmadığı bir anda geçin, yakalansanız bile cezası yok.” Bizde bu öneriye uyarak artık gümrük kapılarını kollamaya başaladık. Ama itiraf etmeliyim ki, kaçak geçerken duyduğumuz hazı ve sevinci yaşayamıyorduk. Ne yapalım, Şairimizin dediği gibi: "pasaporta ısınmamıştı içimiz” .Bahsettigim ilk üç kişilik çekirdek 84 ve 85 fide vermeye başladı. Biz bir an önce ülkeye dönme hayaliyle yaşarken, ilk arkadaş, “ben kürdistanlıların Avrupadaki sorunları ve lobi faaliyetleri ile ilgili alanda çalışmak istiyorum” diyerek, ayrıldı Bonn da bir dernek kurma çalışmalarına başladı. Bir müddet sonra, bu sefer de eşim: “ben burdaki göçmen kadınların sorunlari ile ilgili alanda çalışmak istiyorum, bu daha doğru bir mücadele şeklidir, Kürdistan Avrupadan yönetilemez, ama ben yine herzamanki gibi elimden gelen desteği sunarım” diyerek ayrıldı. Hayda gelde işin içinde çık. Bunu bana karşı alınmış bir tavır olarak algıladım ve çok zoruma gitti, terkedilmiş duygusuna kapıldım. Bu arada bir kızımızda olmuştu, zaten eskisi gibi faal olamıyorduk. Ama benim hayalim ülkeye dönmekti. Hemen birlik konferansı yaptık ve ülkeye dönüş kararı aldık ve ciddi adımlar attık. 89 dan itibaren ülkeye girmeye başladık. Bende 90 da doğu ve güney Kürdistana gittim.
Hem güney hem kuzey kürdistana yönelik ciddi çalışmalarımız oldu ve bunun semerelerini de aldık. Avrupaya döndükten sonra da önümüze daha büyük hedefler koyduk. haftalık gazete, kuzey kürdistanlı güçlerin birliği, Avrupa de ciddi bir diplomasi faaliyeti, ülkede legal illegal her alanda kitlesel faaliyetler ...vs. bunların önemli bir kısmını da gerçekleştirdik. Ama gel görkü lobi ve diplomasi alanında istediğimiz sonucu alamıyorduk. Biz hala Avrupa kurumlarının gözünde “terörist” olarak görülüyorduk. Basın toplantılarına basın ilgi göstermiyor, parti yetkilileri bizi dinleyip hak veriyor ama adım atmıyorlar. Grüne cilerin daha yeni yeni çalışmaya başladığı yıllarda bizim bütün arkadaşlarımızda bu çalışmalara katıldılar, ama içinde yer alma yerine destek arama, bildirilerini verme, dergilerini satma ve Kürdistan devriminin sorunlarını anlatma amacıyla katılıyorduk. Hata sonradan partinin önemli kadroları olan, miletvekili olan bir çok kişiyi biz getirip bu toplantılara kattık. Ama sonra onlar beklentilerimize cevap vermeyince vefasızlıkla suçlamaya başladık.
90 ların ikinci yarısında, biz hala bilinen çalışmalarımıza devam ederken, buraya yönelik çalışan arkadaşlarımız epeyce yol almışlardı, kurumlaşmışlardı. Eşim yabancı kadınlarla ilgili çaalışması epeyce ilerlemiş, dernek tam kurumlaşmış ve oturmuştu. Ben Alman makamlarına muhatap olarak derdimizi anlatmaya didinirken, gece gündüz Avrupayı dolanırken, o parlamentoya, partiler arası komisyonlara çağrılıyor. Eve gelen resmi davetlerin hiç biri bana gelmiyor, eşime geliyor. Yabancılar kanun tasarısı için görüşü soruluyor, yabancıların oturumu ile ilgili sorunlarda görüşü soruluyor, kültürel konularda görüşü soruluyor, politik konularda görüşü soruluyor. Bir gün:”bunları neden bana yada partimize değil de sana soruyorlar“ diye yumruğumu masaya vurdum: “Sen kim oluyorsun, nihayetinde bir dernek yöneticisisin, bu kadar kürdistani parti varken neden bir derneği muhatap alıyorlar." Mealinde bağırıp çağırdım:"mesele adres ve mühürse gidip hemen bir büro tutayım ve mühürünü de yapayım”, dedim. Eşim alttan alarak bana birşeyler söylemeye çalıştı: “Biz burada yaşayanların sorunları çözme amacı ile burdaki kanunların öngördüğü şekilde kurulmuş bir derneğiz. Çalışma alanımızla ilgili bizden bilgi istemeleri doğaldır. Siz ise Kürdistan sorununu getirip dayatıyorsunuz üstelik illegal bir örgütsünüz. İllegal örgütü ciddiye alsalar bile resmen muhatap almazlar. Tüzel kişiliği olmadığı kanunlara göre kurulmuş ve temsilcisi belirlenmiş, adresi olan bir kuruluş olmayınca kime, nereye mektup göndersinler?" mealinde bazı sözler etti. Ama bunlar beni o zaman ikna edemedi , zaman geçtikçe düşünmeye anlamaya çalıştım.
Ali ağabey bunları anlatıktan sonra durup düşüncelere daldı. Onu düşünceleriyle baş başa bırakarak çayları tazelemeye gittim. Eski kuşak Ali ağabey çayını yudumlarken tekar sordum “yani şimdi sen hala meslek hanene devrimci siyasetçi olarak yazılmasında ısrarlımısın” Ali ağabey yüzüme bakmadan teredütsüz "yok dostum yok, yazmasınlar. Mesleksiz yazsınlar. Benim anladığım devrim ve siyaset başka, yeni kuşağın bundan anladığı başkadır. Bizdeki bazı degerler artı iken bu gün eksi olarak görülüyor. Fedekarlığı enayilik, mütevaziliği basiretsizlik, siyaseti üçkağıtçılık, sosyalizmi ütopya, bağımsızlığı reel olmayan ya da maceracılık, hak adalet demokrasiyi para etmeyen değerler, tarihten süzülüp gelen değerlerimize sahiplenmeyi feodalleşme, gericileşme olarak görüyor. Ama biz bu değer ve idealler için mücadele ettik. Silahın siyate, zorbalığın haklıya hüküm ettiği bir zeminde yokum ben."
Dedi ve sustu. Ali ağabeyi geçmişe ait anılarından çıkarmak için güncel konulara değinmeye çalıştım ve geleceğe ilişkin düşüncelerini sordum: “bak dostum sana hayatımda bir dönüm noktası diyebileceğim bir anımı anlatayım. 80 li yılların sonu, 86 yada 87 olabilir, bütün Kürt örgütlerinin ortak düzenlediği büyük bir miting yapıldı. 130 bin kişi katılmıştı. Herkes bu kadar büyük bir kitle ile birlikte coşarken, ben demek ki bu kadar mültecileştik, bu kadar topraklarımızdan kovulup yabancı ellere savruduk diye üzüntüye kapıldım. Kortej yürüşünden çıkarak, kenardan izlemeye başladım. Bir gurup kızlı-erkekli genc farklı bir yürüyüş tarzı ile gülerek şakalaraşarak yürüyorlardı. Onlara katıldım konuşmalarına kulak misafiri oldum. Konuşmalarından anladığım kadarıyla, hepsi üniversite öğrencileriymiş ve kürdistan öğrenciler birliğinin çağrısıyla İngiltere, Fransa, Almanya, İsvişçre, Avusturya gibi Avrupa'nın değişik ülkelerinden gelmişler. İşin ilginci de kendi aralarında kürtçenin her iki lehcesiyle konuşuyorlardı. Güldükleri noktalar ise genelikle ülkeye köylerine gittikleri zaman gördükleri komik şeylerdi. Kimisi köyün delisini,kimisi köyün çobanını kimisi köyünde duyduğu bir fıkrayı . anlatıyor ardında kahkayı basıyorlardı.
Paristen gelen bir genç:'geçen sene dersime gittim, babamın –benim köyüm paristen bin kat daha güzeldir- dediği köye gittim, ne görsem iyidir. Dedi ve cebinde iki resim çıkardı. Bakın bu babamın köyü, buda Paris' diyerek iki resmi arkadaşlarına gösteriyor ve gülüyorlardı. Bende birisinin elinden resimleri alarak baktım, biri parisin işlek cadelerinden birinin ihtişamlı görünütüsü, digeri de bir vadide ormanların içinde sadece iskeleti ayakta kalmış yıkık evlerden oluşan harabe bir köy. Çok duygulandım, hasret üzüntü bastı beni, ağlamasını beceremediğim için dudaklarım titreyip durdu. Paris fotoğrafını gence iade ederken harabe köy fotografını cebime koydum. Genç 'amca o babamın köyüdür' diyecek oldu, bende sende mutlaka negatifi var, yenisini yaparsın dedim iade etmedim.
Ama ancak şunu diyebildim,- baban haklı, onun köyü onun için Paris'ten bin kat daha güzeldir--. Biraz sakinleşincede gençlerle sohbeti koyulaştırdım. Paris gerçekten güzel bir şehir kabul, ama unutmayın ki insanın doğup büyüdüğü topraklar herzaman daha güzeldir. Ben bunu size anlatamam. Biz kürdistan davası için mücadeleye başlarken yaşımız sizden daha küçüktü, kendi köyümüz yada şehirimiz dışında başka bir yer görmemiştik, sizin gibi yabancı diller veya başka halkların tarihini de bilmezdik. Türklerin türkçe dili ile yazdıklarının dışında bir şey öğrenme imkanımız yoktu. Kendi dilimiz ve tarihimizde yasaklı olduğu için geçmişteki mücadelemizdende bir miras devralamadık. Sanatımız edebiyatımız, sinamamız, radyomuz, silahımız, yabancı dilimiz, uluslararası ilişkilerimiz vs. hiç bir şeyimiz yoktu. Ama inancımız güçlüydü. Bizimle dalga geçip güleceğinize bizi anlamaya çalışın. Bizim sanatımız, edebiyatımız, mizahımız yaşadığımız köyümüz yada şehirimizle sınırlıydı ama siz artık bunları aşmak zorundasınız. Sanatımız edebiyatımız tiyatromuz köyün delisi ,köyün çobanı, köyün ağası yada yarıcısı üzerine kurulu olabilir ama siz artık modern dünyanın çocukları olarak geçmişi red etmeden, onu anlıyarak algılayarak, modern kürt sanatını, Kürt edebiyatını, Kürt siyasetini Kürt ekonomisini yaratabilirsiniz.
Anladığım kadarıyla herbiriniz en az üç dil bilen değişik fakültelerde okuyan geçlersiniz dünyanın bir çok ülkesi ve kültürünü dilini bilen geçlersiniz, artık bizi aşarak modern kürdiistan dünyasını yaratabilirsiniz.” Dedim. Gençler kendi aralarında fısıldaşarak, “yahu bu amca ilginç şeyler söylüyor, durun dinleyelim” dediler ve miting alanına varınca gençlerin davetiyle bir kenara çekilip güzel bir sohbet ettik."
Bugünde aynı düşüncedeyim. İster eski kuşak deyin, ister soğuk savaş döneminin devrimcisi deyin, ister eski tüfek deyin ister yorgun savaşçı deyin, ne derseniz deyin, arkamızda bıraktığımız kazanımları tarihin değerlendirmesine bırakarak, arkamızda bıraktığımız yıkıntının sorumluğunu payıma düşeni kabul ediyorum.
Bayrağı devralacak modern dünyanın çağdaş değerleriyle bütünleşmiş kürdistan gençlerini mücadelenin öncüleri olmaya çağırıyorum. Bizim kuşağı yanına alarak mı aşarlar, ezerek mi aşarlar, eleyerek mi aşarlar, ama bizi aşmaları gerekir, yeterki kürdistan davasını , tarihimizde varolan günümüzün de çağdaş değerleriyle bütünleştirerek ileri götürsünler. Bu zeminde “devrimci bir siyasetci”olarak elimden geleni yaparım dedikten sonra yine derin bir sessizliğe girdi Ali Ağabey. Anlaşılan Ali ağabey hala meslek hanesine “devrimci siyasetci” ibaresinin yazılmasında ısrarlıdır. Aslında Ali Ağabeyin anlattığı çok şey var ama burada kesmek istiyorum. Ali Ağabeyin meslek yaşamına başka bir cepheden, gerçeği biraz mizahi, biraz karükatürize ederek, anlatmaya çalıştım ama çevremizde böylesi onlarca eski kuşak arkadaş buluruz. Ezilip imha edilmeye çalışılan bir kuşağın gerçek yaşamının bir parçası, bir dramıdır. Kendi kaderini belirlemek için mücadele edenler, kendi kaderlerini maalesef belirliyemediler ama kader (!) onların geleceğini belirledi , şimdilik . Ama henüz nokta konmamış bir süreçteyiz ve son sözler söylenmemiştir
8.6.2011


