Caner Canerik ile Röportaj.

 

 


keje-2Elif ORHAN

“… İçinde bulundukları her ortamda, en uç noktada hep Dersimliler olur..“

İnsanın idealleri için tüm engel ve yoksunluklara rağmen  geleceğe kenetlenmesini her daim taktir etmişim..Üstelik bu hedefini kutsal görüp uğruna bir çok yokluğu, zorluğu, ölümü dahi göze alması  kişinin inancını ortya çıkarıyor ki,  buna saygı duyduğum kadar kutsarımda..

Genç bir adam, okumuş, öğrenme kapasitesi büyük, istese çok iyi bir ülke, şehir de  yaşar..  İyi bir kurumda kariyer yapar, tonlarca parada kazanır.

Gözde olur.

Bulunduğu yerdeki kazanımların altın çağını yakalar ve tadını da çıkarır..

Hele şimdiki dönemde, yani tekniğin, hayalciliğin geliştirdiği masalvarı ışıltılı yaşamlar  kimilerini  ideal, köklerinde, hatta ütopyalarında uzaklaştırmakla da kalmamış ve kendini inkar edecek duruma getirmış.. bunu  yatsımadan yaşarlarda..

Bunun örnekleri çok olduğu için düşüncede bile yorgunluk verir,  değerlendirmesi bıktırıcı olur..
Genç bir adam elinde kamerasiyle kendini vurmuş dört dağ arasına konulan bir diyara..!
Üstelik o diyar  tahmin edilmediği kadar tehlike, tuzak, labiretlerle  dolmuş..Bunu son yıllarda  çok uzaklardakiler bile hisediyor..

Ve oluşan bu  korku imparatorluğun gölgesine aldırmayan yürekli  bir genç inatla, azimle tarihe not düşmenin peşine düşmüş..

Yazdıkları yazılara tekrar baktığım zaman kelime hazinesi geniş,  hayali, görme yetisi güçlü..Yani istese o dört dağ dışında  çok daha iyi bir hayat, iş, gelecek, kariyer kurabilir..

Ama lakin  o idealleri, köklerine duyduğu bağlılık için tüm zorluk ve yokluklara aldırmadan inatla tarihe not düşme peşinde..

Kim bu köklerinin silinmemesi için delice  korkuları göze alan kişi..?



Caner Canerik ile Röportaj Yaptım.

Elif ORHAN -“Sayın Caner Canerek kendinizi bize kısaca anlatır mısız?“

Caner Canerik_“ Bu en zor sorulardan bir tanesi… Klasik bir yanıt verecek olursam, 1973 Dersim Pülümür doğumluyum. 1994 Yılında ZKÜ’nde öğrenim gördüm, siyasal nedenlerle bıraktım ve yurtdışına çıktım…
Bir yıl sonra İstanbul’da farklı alanlarda çalıştım. 1997 Yılından itibaren kameraman olarak çeşitli televizyon kanallarında görev yaptım.
1999 Yılından itibaren ise muhabir olarak görev yapızorum.
 2007 Yılında ‚Gülazare’ adlı ilk romanım yazdım. 2008 Yılında belgesel alanında bağımsız olarak ‚Was’ adlı Belgeselle çalışmayla başladım. Daha sonra aynı konuyu ‚Pırdesur’ adıyla daha geniş işleyen bir belgesel yaptım ve hala da aynı alanda çalışmalarımı sürdürüyorum.

Elif ORHAN -“Sayın Canerik,  ben sorularıma başlamadan önce şunu sormak istiyorum; Dört Dağ içinde ne arıyorsunuz, hayallerinzi mi, yoksa köklerinizi, ya da?

Caner Canerik_“ Dört dağ benim memleketim. Üniversite eğitimi için çıktıktan sonra bir daha maalesef,  ki milyonlarcamız gibi uzun yıllar dönemedim.

 2005 Yılından itibaren tatil amaçlı ve sonraki yıllar da sürekli olarak belirli konular çerçevesinde çalışmak için gittim.

Büyük kentlerde maalesef bir de gazetecilik yaptığınızda güncel gelişmelerin, hayat koşuşturmasının peşinden kaybolup gittiğimizi anladım.
Köklerimizi aramak mı ?
Tam olarak böyle denilemez ama bu gün, gelecek nesillere aktarmak için bizim omuzlarımıza yüklenen binlerce yıllık birikimi aktarma –tam anlamıyla- mecburiyetimiz var. Mesleki tecrübeyi memleketime aktarma yolunu seçtim diyebilirm.

 Aradığım ise çok şey var… inançtan, kılamlara, 38’den, 1915’e, masallardan, mimariye kadar bir dönem yaşam çarkını çeviren tüm maddi manevi etmenleri arayıp, bulma ve kayıt ederek gelecek nesillere aktarma çabasında oldum.
Çok başarılı olduğum söylenemez ama iyi ve temiz işler çıkardım da.
Bu gün pek önemli görünmeyebilir ama sanırım ki bizden sonraki nesil için bu aradıklarım, onların biz yapmazsak asla bulamayacakları “şeyler” olacaktı.

Elif ORHAN -“Çektiğiniz belgesel-çekimleri gerçekten güzel, anlamlı, tarihimiz bunlar..ya da bizi biz eden geçmişimiz...Merak ettiğim nokta, eserlerinizi sergiliyor, yani yeterince ilgi var mı, tanıtımını nasıl yapıyor sunuz?

Caner Canerik_“ Son cümleden başlayacak olursam, tanıtımından çekimine, montajına, afiş tasarımına kadar bütün işleri ben yapıyorum.
Aslında yapmak zorunda kalıyorum demek daha doğru. Tanıtım işlerinde bu güne kadar Evrensel gazetesi ve Özgür Politika Gazetesinin önemli katkıları oldu. Bu gazetelerimiz haricinde sosyal medyayı kullanarak da kitlelere çalışmaları ulaştırma gayretindeyim.

Yaptığım belgeselcilik biraz “izlenimci” bir tarzı olan çalışma.
Gerçek hayatın içerisine girmek, orada elde kamera tüm gelişmeleri izlemek ve onları “kendimce” bir mantık etrafında bütünleştiriyorum.
Kurgu sürecinde hedeflenen amaca uygun kayıt edilmiş bütün görüntüleri öz olarak aktarıyorum. Belgeseli televizyondan tok bir sunucunun seslendirmesiyle izlemiş ve öyle algılamış bir ülkede yaşadığımız için, belgesel sinemanın çok ilgi gördüğünü söyleyemeyiz.

 Dağ, hayvan ve çiçek görüntüsünün üzerine müzik eklemenin ve bunlarla paralel olarak da genellikle slogan dili yüksek olan yada toplumsal duyarlılığın yüksek olduğu alanlar kadar ilgi görmüyor,  bu gerçek.
Ancak, benim amacım zaten slogan diliyle yada akademik perspektifle var olanı izleyiciye aktarmak değil, günlük hayatı göstermek ve bunun içerisine saklı cümlelerle insanları gerçekle yüzleştirmek…
 Hedef kitlesi olarak kültürel tahribatın yoğun olduğu kendi coğrafyamı, Dersim coğrafyasının insanlarını seçtim.
Filmleri çok doğru okuyabildiklerini sanmıyorum. En azından benim gibi okumadıkları muhakkak. Yine de tüm olumsuzluklara rağmen Dersim insanının kendi kültürüne dair yapılan çalışmaları Anadolu’daki diğer halklara , kültürlere göre bir parça daha fazla sahiplendiklerini söyleyebilirim.
 Bu memnuniyet verici.
 Çalışmalarım özel gösterimler haricinde 2 defa Uluslar arası İstanbul Film Festivali olmak üzere, Ankara Film Festivali, 1001 Belgesel, documentarist gibi Türkiye’nin önemli festivallerinde sanırım en ucuza ve en basit kamerayla çekilmiş filmler olarak kendilerine yer buldu ve olumlu tepkiler aldılar.

Elif ORHAN -“Nefes nefese koşmanızı ben Don Kişot’a benzetmek istesem, nasıl değerlendireceksiniz?

Caner Canerik_“ Don Kişot ve ben. Bilemiyorum açıkçası ne kadar doğru bir benzetme olur.. Şu kadarını söyleyebilirim ki, “kameranı silah olarak kullanıyorsun” cümlesinden sonra silahlı saldırıya maruz kaldım.
Dersim’i tüm yönleriyle savunmanın gerekliliğine inanıyorum.

Bazen oturup baktığımda, öz kültürün yok edilmesine yada coğrafyanın kaybolmasına öyle yada böyle bilinçli,  bilinçsiz “katkı” sunmuş hemen her siyasi hareketle “papaz” olduğumu görüyorum. Ki, Dersim’de  doğaya, çevreye, insana, kültüre yanlış yapan birisini dahi eleştirseniz, ikinci gün “falan örgüte karşı propaganda ” yapmakla itham edilmek kaçınılmaz oluyor. Bu yaklaşımın ağırlıklı olarak sol örgütlerin arkasına sığınarak bir takım işler çeviren  kişiler daha çok kullanıyorlar maalesef.
Bugün ispatlama şansım yok ama on yada en geç onbeş sene sonra ne tür işlerin çevrildiğinin çok açık bir şekilde ortaya çıkacağına inanıyorum.

Oldukça kalabalık ve örgütlü yapılar olduğu için kara propaganda faaliyetlerinin de Dersim kamuoyunda oldukça geniş yankı bulduğunu ve “devrimci” insanlarımızın bir çoğunun sorgulamadan uzak, kendilerine verileni alıp aktardığını görmek üzüntü verici.
 Bazen aşiret çıkıyor karşımıza, bazen dernekler, örgütler. Dersim’e ilk gittiğimde yalnızdım, bu gün de yalnızım ve doğru bildiğim yolda yürüyorum.

Elif ORHAN -“Şunu görmek mümkün, Dersim’de yaşamak, Dersim’i duruş göstermek zor ve siz inatla orada idealleriniz için savaşıyorsunuz, bu tutkunuz nerede geliyor, meslek aşk, ya da ne ?

Caner Canerik_“ Benim çocukluğum köyde futbol topu peşinde geçti. İkinci dönüşüm ise yolu yarılamıştım. Anlatmak çok zor bütün bunları ama sanırım iki örnek verirsem açıklayıcı olur.

 Bir gece karanlıkta sevgilinizle uzanıp gökyüzünü seyrederken, tam kalbinizin üzerinde bir ateş böceğini başka nerede görebilirsiniz ?

 Yada her sabah aynı saatte hangi karga gelip camınıza vurur ?
Bütün bunlar işin biraz romantik tarafı. Şunu da söylemeliyim ki, hayatı bütün olarak yaşama yanlısıyım. Aşkı da, kavgayı da..
Keza Dersim’i de öyle.
Günlük siyaset gibi her on yılda dönüp dolaşıp tekrarlanan kalıp cümlelerden uzak, belirli bir siyasi perspektifle hayatı sadece izlediğiniz,  kayıt ettiğinizde, Dersim’de sizi çeken çok şey bulabiliyorsunuz. Bir köye gidersiniz, bomboştur.

İkiyüz metre arayla Ermenilerin yerleşmesini ve altında,  üstünde de bizim insanların harabeye dönmüş evlerini görebilirsiniz. Bir ağaç anlamsız gelebilir belki… Ama o köyü bilen biriyle gittiğinizde inanılmaz efsaneler anlatılır size.

Taşlar, ağaçlar  dile gelir adeta. “Kutsal topraklar” cümlesini bir dönem çok abartı bulurdum. Ama o bölgeye gittiğinizde gönül gözüyle baktığınızda bu kavramın hiç de boş olmadığını görüyorsunuz. Ki hala da peşinden koştuğum bir konu var.
Türkçeye “ Gerçeğin sırrı” diyebiliriz. İnancın temeli olan bir sır.
 Herkes bu sırrın bir şey olduğunu iddia ediyor ama kimse gerçekte ne olduğunu size tam olarak söyleyemiyor… Yaşlı bir dede ile söyleşi yaparsınız…
Bir güzel anlatır. Bir beyit kayıt etmek istediğinizde ise “benim sırrım onda gizlidir, söyleyemem” gibi yaklaşımlar ister istemez bölgeyle bağı merak ve arayış bağlamında da güçlendiriyor. Ki, mesleki olarak da en güzeli “malzeme” bolluğu. Kendi köyümden ikinci bir belgeseli yakaladım.
Atladığım “Kayıp kızlar” hikayesini de eklersek üç oluyor. Kendinizi gerçekten kendiniz gibi hissettiğiniz tek mekanda yapacak iş de bulduktan sonra tüm bedelleri göze alıyorsunuz…

Elif ORHAN -“.Şunu tahmin etmek güç değil, dört dağ içindeki diyarda idealleri için yaşıyanın yoluna mayın döşenir, çelme takılır, labirentlerle yolunu tıkarlar..Sayın Canerik siz bu saydığım zorlukları yaşadınız mı, yoksa babaocağı işte, yaşamak kolay mı geldi?

Caner Canerik_“ Bu zorlukları yaşadım elbette. Genel anlamda güncele pek bulaşmadan, kayıt edilmesi gereken önemli meseleler peşindedim.
Yalnız öyle şeylerle karşılaşıyorsunuz ki, tepkisiz kalmak, kamuoyu ile paylaşmak yada türlü kampanyalar yürütmemek imkansız oluyor.
İşte bu süreçte, yani birilerinin kovanına çomak soktuğunuzda en küçük bir eleştiri dahi kabul etmiyorlar.
En demokrat geçinen solcular suçladıkları faşistlerden beter tepkiler gösterebiliyorlar. Bağımsız ve tek başına hareket ettiğim için atılan çelmeleri aşmak çok zor olmuyor. Sonuçta bazen geri adım attırıyor olsalar da o sürece kadar ben ilgi alanıma girmiş konu hakkında kamuoyuna zaten tüm bildiklerimi aktarmış oluyorum.

Son günlerde ise baskıyla, korkutarak sindiremeyeceklerini anladıkları için ekonomik olarak boğmaya çabalıyorlar… Bazı solcu arkadaşlar çok komik bir rakamla destek olmak isteyen kişileri dahi arayıp rahatlıkla taciz edebiliyorlar. Dersim’e giderken “ Non –thorak beso” ( Ekmek çökelek yeter ) düşüncesindeydim.

Ağustos sıcağında  4-5 Saat sırtımda kamera, tripot,, boynumda fotoğraf makinesi yol da yürüdüm  ve  kışın her üç adımda bir durup etrafımı kontrol ederek…
Sonuçta biraz Dersimli inadı var sanırım.
Ele aldığım bir konuyu ne kadar engellemeye çalışsalar da, atabildiğim son adıma kadar götürüp orada bazen Xızır’a, bazen halka havale edip geri dönüyorum.

Bu konuya ek olarak söyleyebileceğim tek şey, Dersim’de adeta başıma gelmeyen kalmadı,  çok yalnız bırakıldım. Silahlı saldırı sonrası “destek amaçlı “ gelenlerin bir çoğunun asıl amacının, şikayetimi geri almamı sağlamak olduğunu öğrenmek çok acı elbetteki.

 Düşünme özgürlüğünü, demokrasiyi savunan insanlar adı şanı bilinmeyen, parası pulu olmayıp kamerayı sırtında yüklenip yola çıkan kişilere sahip çıkmıyorlar maalesef. Bu tür üzücü durumlar olsa da, sonuçta doğru bildiğim yolda yapabildiğim kadar kendimi yaşamayı ve gördüklerim, duyduklarımı filmle, kitap yada günlük haberle, fotoğrafla paylaşmaya kararlıyım…

Elif ORHAN -“ „Die Stimme des Phepuğ ( Phepuğun sesi)“ belgeselinizi izledim..gerçekten harika, etkilendim....“ uzun zaman oldu ülkede uzak yaşamamın getirdiği özlemle seyrettim“ diyeceğim, ancak yok, gerçekten anlamlı ve etkileyici...Sayın Canerik gerçek yaşamdaki bu film-belgeselin etkiler, başarısını his ediyor musunuz, yani kazanım?

Caner Canerik_““ Phepuğun sesi “ Dersimli bir kadınla evlenmiş ve kızları olmuş bir Alman yurttaşı babanın, kızıyla Dersim’e yaptığı seyahati ve 38’den beri kopartılmış olan köklerini arayışının filmi. Amacım, diasporada 38 Travmasını hala yaşayan, yada asimilasyon sürecine kapılmış insanlara bir örnek göstermekti.
Korkuyla yüzleşmelerini sağlayabilmekti.

38 Yaşandı , 94 Süreci yaşandı ama biz, bizi korkutan şeylerden kaçmayı seçtik, ötekileşerek kurtulacağımıza inandık. “Asıl Türk biziz” noktasına kadar işi abartanlar çıktı.
Elbette ki burada devletin yürüttüğü asimilasyon politikasının da etkisi var ama türlü nedenlerle bu politikaya teslim olanların sayısı da çok fazla. Çok uzatmayayım özetle şunu söylemek isterim . Filmin iki amacı vardı.
 Birincisi : Dersimlilerin korkularıyla yüzleşmeleri gerektiğine ve bunun olumsuz bir şey olmadığına bir örnek vermek, ikincisi de, görüntülene Udo Mayer üzerinden 38’i Alman kamuoyuna bir nebze de olsa içeriden aktarmaktı.
Düşündüklerimizi filme aktarabildik mi, güçlü bir film ortaya çıktı mı ?

 Bunu henüz bilemiyorum. Film festivallerine yollamaya başladım. Galiba belirleyici olan festival gösterimlerine alınıp alınmaması olacak. Bununla birlikte, Avrupa’da, film özelinde söyleyecek olursak Almanya’da yaşayan yurttaşlarımız bu bağlantıyı filmi dağıtarak yada gösterim yaptırarak sağlayabilirlerdi.
Maalesef ki bu yönlü herhangi bir teklif gelmedi. Sonuçta, filmi izleyen iki ailenin bile Dersim’e hiç götürülmemiş olan oğlunu yada kızını götürüp, “Burası bizim memleketimiz” demesi bile benim açımdan başarı olur.
 Bir insanı kazanmak hiç de kolay değil…

Elif ORHAN -“Sizin yıllar önce „Was „belgeselinizi seyretmiş, etkilenmiştim, halbuki seyredenler tekrar tekrar seyretip şakalaşıp, gülüyordular..Bense gözlerim dolu dolu bakar, isyan eder, öfkelenirdim.. Sonra insanların şakavarı, gülerek bakmalarına dayanmayarak bilgisayarımda sildim... Bazen ağlıyacak halimize gülüyoruz değil mi?

Caner Canerik_“ Açıkçası  ‚Was’ benim teknik imkansızlığa kurban verdiğim,  belki de hayatım boyunca yakalamış olduğum en iyi hikayedir. Hemen söyleyeyim, geçtiğimiz sene kurmaca olarak çekmek istedim aynı hikayeyi, bu sefer de yaşam şartları değişmişti. Maalesef ki “was” alamadığımız için çekmeyi düşündüğüm film nedeniyle kurban ben oldum…

Sorunuza gelecek olursak, Was, ot demek sonuçta. Ot ise Dersim’de kışın çok hayati olmakla birlikte çok bulunan ve ucuz bir hayvan yiyeceği. Bir insan düşünün ki, bir parça otun başka hayvanlar tarafından yenmesiyle birlikte kış sürecinde sıkıntı yaşayabilecek kadar ince bir çizgide yaşıyor. Tüm hayatı içeride koyacak bir yeri olmadığı için dışarıya yığdığı otun başında bekçilik yapmakla geçebiliyor.

Bence Dersim insanının içerisine düştüğü, düşürüldüğü durumu anlatan en iyi hikayelerden bir tanesiydi, müthiş bir trajedi vardı.

 Girişte bahsettiğim gibi, bizim insanlarımız en azından kendi filmlerim için söyleyeyim,  izlediklerini doğru okuyamıyorlar.
Gördükleri, duyduklarıyla yetiniyorlar.

 Gördükleri ise “ Bir parça ot için dünyayı birbirine katan yaşlı bir kadın” Böyle bakarsanız gülersiniz elbette ki. Yaşanan trajedinin utanç verici komikliğidir bu..
Bizim utanç verici hayatımızdır… “Dersim, Dersim” diyenlerin , tüm zorluklara rağmen Dersim’e hayat vermeye devam eden, kendini ve kültürünü hala yaşayan insanlarına ne kadar sahip çıktığının göstergesidir.
Filmdeki teyze komşum olur köyde. Bazen söz siyasetten açılır. Sözünü sakınmaz. “ Dağların çocukları” der bir zaman, daha sonra “Terörist” der. Askeri de zorbalıkla suçlar… Ama bana göre önemli olan teyzenin askere yada gerillaya yönelik bakışı değil, o insanın hala var olma mücadelesi verilen kültürü, dili bütün olarak yaşıyor olmasıdır.
Dersim’e Was’ta da gördüğünüz gibi hayat veriyor olmasıdır. Görülmesi gereken kanımca budur.  Yalnız bir anektod da eklemeliyim.
Filmi izleyip de gülenlerin bir bölümüyle sohbet etme imkanım oldu.

Teyzenin dile çok hakim olması, diasporada yaşayan ve yıllardır bütün olarak bu kadar saf bir dille konuşuyor, kızıp bağırıyor çağırıyor olmasının da etkisi var. Beğeni ve hayranlığın getirdiği memnuniyet.. elbette ki bu bahsettiğim çok küçük bir kitleydi.

Elif ORHAN -“Dersim diyarda halk darmadağınık olup, dünyanın dört bir tarafına kaçmak zorunda kalmış ve geriye gidemeyen bir kaç yaşlı Dapır’ın traji komik yaşantılarını „Was“ belgeselinde anlatmıştınız..Ya siz sayın Canerik, siz çekimleriniz esnasında etkileniyor musunuz, ya da tanıdığınız için kanıksama mı?

Caner Canerik_“ İkisi de değil aslında. Yakın bir tanıdığın cenaze törenini görüntülemiştim. Farklı açılardan alma, ritüelleri kayıt etme, ses vs. derken eve döndüğümde orada tamamen teknik bir ayrıntı olarak bulunduğumu fark etmiştim.
Tam aksi bir çekimde ise hiç tanımadığım insanların yaşadıkları trajedi kamerayı kapattırıp bir köşeye çekilmeme yol açmıştı.
Türkçe ağıtlar değil de Kırmanciki ağıtlar her zaman için etkiliyor. Bütün olarak söyleyecek olursam da, gazetecilik sürecinden beri kanıksadığım olaylar olduğu için çok aşırı bir etkilenme olmuyor. Sıkıntıda olan insanlar için yapabileceğim en iyi şey onlara ağlamak değil, onların yaşadıklarını daha iyi görüntüleyerek diaspora ile aralarında kırmızı bir köprü ( red bridge yada pirdesur.com ) kurarak bir nebze yardımcı olabilmek.
Son iki yılda çok büyük rakamlar olmazsa da, yoksulların dayanışmasını sağlayarak Dersim’e bir şeyler aktarabildik.
Etrafıma biraz Nazım’ın şiirinden yola çıkarak  “ bir çocuk gibi” bakmaya ve alışmayıp “ şaşarak yaşama”yı korumaya çalışıyorum. Muhtemeldir ki kanıksadığım çok şey de kalmıştır geride.

Elif ORHAN -“Film- Belgesellerinizin; Yönetmen, Yapımcı, Kamera, Kurgularınıda siz yapıyorsunuz, bu kadar enerji, motivasiyonu nerede, nasıl buluyor sunuz ?

Caner Canerik_“ Biraz mecburiyetten kaynaklanıyor. Biraz değil aslında tamamen mecburiyetten kaynaklı bir durum.
Görsel bir iş yapmak cidden çok pahallı bir iş. Geçtiğimiz sene bir saatlik kurgunun maliyeti 50 Liraydı. Onlarca saat süren kurguları düşünürseniz bizim asla altından kalkamayacağımız bir maliyet çıkıyor karşımıza. Kamera konusunda sıkıntı vardı, kurdishcinema.com sayfasının editörü Devrim Kılıç’ın desteğiyle bu sıkıntıyı aştık.
Teknoloji geliştiği için de montaj için kullandığım PC ‘yi ucuza satın almak mümkün… Ekonomik sınırların el verdiği ölçüde, çekebildiğimi çekiyor, kurguluyor ve gösterimini –festivaller haricinde – kendim organize ediyorum.
Açıkçası bunun başka yolu da yok. Ekonomik sıkıntılardan kaynaklı sorunları birkaç kat emek vererek kapatmaya çalışıyoruz.
Motivasyonu; küçük ama anlamlı maddi katkı sunan insanların verdikleri moral gücü, gösterime gelen yaşlı bir teyzenin gözlerindeki mutluluk…
Ama sanırım en önemlisi de, yok olmak üzere olan bir kültürün güzelliklerini fark edip, o güzelliklerden aldığım güçle, onları yaşatma çabam oluyor.

Elif ORHAN -“Göçle insansızlaşan Dersim’in haliyle ekonomik ve sosyal yapısında hasar oluştu..Belkide hala yüzünü Dersim’e insanlarımızın çevirmesinde inanç, kültürün etkisi var..Sevgili Canerik sizce gün olur da „Dört Dağ içindeki Diyar“ tekrar eski ruhuna, canlılığına kavusur mu?

Caner Canerik_“ Canlılık bir noktadan bakacak olursak eskisinden çok daha fazla. Köylerin yakılarak insanların boşaltılması doğal yaşamda büyük bir gelişime sebep olmuş. Hayvanların yaşam alanları çok daha genişlemiş. Bu bağlamda olumlu.

İnsan merkezli bakacak olursak ise büyük bir trajedi… Her birkaç kilometrede bir harabeye dönmüş yerleşim alanları var.
Elbet zamanla insanlar geri gelip yerleşecekler yada o bölgedeki insanlar dağılıp kullanıma açacaklar o bölgeleri. Ama eski ruhun tekrar bütün olarak canlanması çok zor.
Çünkü insanlar artık Türkçe düşünüp, onu çevirerek konuşuyorlar. anadılde  düşünüp, anadılde  konuşmakla arasında dağlar kadar fark var. Bu konuda açıkçası karamsarım.

Elif ORHAN -“Dersim’in bir çok köy-beldesinde geride bir kaç yaşlı insanımız yaşıyor.. Sanki gözleri yolda kalmış, yaşam onlar için acı, hüzün, zor.. Sizce bu yaşlı nesil gidince Dersim kültür, dil, itikat gibi değerlerimizi korumak nasıl olur, yani başka diyarlara giden Dersim halkı bu değerleri nasıl muhafaza eder , geleceğe dair umudu saklı tutar mısınız?

Caner Canerik_“ Az önce de söyledim, bu bağlamda pek umudum yok. Çünkü, bizim kültürümüzü özgün kılan en önemli faktör inançtı.
Bu gün Dersim’de çok az insan “Raa Haqderne” ( Yerel inanç tanımlaması, “tanrının yada doğruluğun yolundayım” demek ) der. Bir çoğu “Aleviyiz” deler. İbadetler, dualar artık Türkçe edilmeye başlandı. Keza dört bir yana cemevi yapma çabası var. Bir çoğunun üzerinde de “ Hacı Bektaş-ı Veli Kültürünü YAYMA VE YAYGINLAŞTIRMA Derneği” tabelası var. İnanç kaybolduktan sonra geriye zaten savunulacak bir değer kalmıyor.
Çünkü – Raa Haq , bildiğimiz inançlardan çok farklı bunun altını çizelim öncelikle..
 Dersim’de inanç ve yaşam, kültür bütünleşmiştir.

İnancı yok ettiğiniz anda tüm çatı başınıza çöker. Ki, 94 Sürecinin ardından devlet Dersim’de yıkılan ekonomik ve sosyal yapıyı yeniden dizayn ediyor. Bu gidişata müdahale edebilecek kişiler ise ya susturuluyor, yada bölgeden uzakta yada uzaklaştırılmış durumda.
Umut insanda sonuçta.. İnsana inanmak gerek…

Elif ORHAN -“Die Stimme des Phepuğ belgeselinizde Almanya da doğup büyüyen torun yıllar sonra gelip köklerini arıyor, acaba gelecekte bu şekilde gelip Dersim de köklerini, neden-niçinleri arıyan-soranlar çoğalır mı?

Caner Canerik_“ Dersim’de özellikle 2005’ten sonra köklerini arayan insan sayısı çok arttı diyebiliriz. Ama bu insanların önemli bir bölümünün bu arayışlarını Munzur Kültür ve Sanat Festivali sürecine denk getiriyor olması bende  soru işaretleri uyandırıyor.Yine de olumlu bir gelişme tabi ki ve artacağına inanıyorum.

Elif ORHAN -“Sayın Canerik ben şunu idda ediyorum ki; Dersim insanı nerede yaşarsa yaşasın „kendine yabancılaşmaz.“ peki siz bunu nasıl değerlendirecek siniz, yanılıyor muyum?

Caner Canerik_“ Bizim en böyük hatamız, kendimizi ve özümüzü yeterince bilmemek, bilmeden fikir sahibi olmak. Evet görünüşte yabancılaşmıyoruz ama özüne inersek müthiş bir yabancılaşma yaşıyoruz. Sadece adımız “Dersimli” kalıyor. Solcu, Alevi, Ateis, Sunni, Hristiyan, Komünist, Sosyalist, Kemalist bir sürü Dersimli ismi örnek verebilirim size. Adımız “Dersimli” kalıyor ama içimiz Dersim’e çok yabancı…

Elif ORHAN -“38 Travması sizce Kaç Nesil Sürecek?

Caner Canerik_“ Bu soruya yanıt vermek zor. Çünkü korkuyla , kendimizle henüz yüzleşemedik. İçinde bulundukları her ortamda, en uç noktada hep Dersimliler olur.
Bunun belki görünen nedeni coğrafi şartların kişiliği şekillendirmiş olması gibi açıklaması da vardır ama bence bu kaçışın, kendiyle yüzleşmemenin, 38 Travmasının ( 94 Sürecini de yabana atmamak gerek ) yani bir yan etkisidir. İsim olarak belki farklı şekillerde tanımlayabiliriz ama siyasal veya adli olaylarda… yada sosyal ilişkilerde yaşanan “aykırılıkların” önemli bir bölümünün bu travmatik olayların yansıması olduğunu düşünüyorum.
Halkın kendi korkusuyla yüzleşmesi sağlanamayıp, kendisi olamadığı sürece de bu travma burada ve bu halkın içerisinde yaşadığı dünya’nın diğer ülkelerindeki hayatları-nı- etkilemeye devam edecek.

gulazerElif ORHAN -“Gülazare romanınız El Yayınlarında çıktı. Gülizar Aslan’ın biyografisi olduğunu belirtmişiniz..Bu kitabınız ana teması nedir ve ilerde Dersim tarihine ışık olmak için fil-belgeselini yapmayı hedefliyor musunuz?

Caner Canerik_“ Gülazare, aslında belgesel olarak yapılması planlanan bir projeydi. Her zamanki gibi mali sıkıntılar nedeniyle yapılamadı. Ama “non thorak” ve bilgisayar olduktan sonra bu hikayeyi işlemek ve kamuoyuyla paylaşmak mümkündü. Bende öyle yaptım.
Hikayeyi romanlaştırdım.
Roman dediğiniz gibi gerçek yaşanmış olaylardan yola çıkılarak hazırlandı. “Bitmeyen Yolculuk” alt başlığını taşıyor. Bu birinci cildi. Üç cilt olarak yazmayı planlıyorum. İçerik olarak ise “4K” olarak tanımladığım, “Kürt, Komünist, Kızılbaş ve Kadın” olarak sosyal, siyasal yaşamda yer alan bir insanın hayatından kesitler aktarıyor. 1938’de babası öldürülürken, annesi ve üç kardeşiyle sürgüne giderken “Kürt” olduğu içindir.

13 Yaşında evlendirilirken artık kocaman bir “kadın” olduğu kabul edilmiştir. Keza hiç kızı olmadığı için ev işlerini yalnız başına yapmak da “kaderdir” onun için.
Çocuğu yaşındaki “Devrimciler” oturup yemek yapmasını bekler, yedikten sonra bulaşıklarla onu başbaşa bırakırlar. Çünkü “Kadındır.”
Gerek İstanbul 1 Mayıs mahallesinin kuruluşunda, gerekse 1981 Yılında Diyarbakır 5 Nolu cezaevine düşen oğlunu  ve mücadelesini sahiplenmede ise Komünisttir. 80 Darbecilerine karşı sokağa çıkan bir grup insan hakları savunucusu arasında o da vardır.

Kızılbaştır… Sürgünde sunniler, vatanında komünistler arasında inancından asla taviz vermemiştir. Kısacası Türk, Erkek, Sunni ve Kapitalist devletçi –sosyal- örgütlenme modeline her anlamda uyum sağlayamayan, dolayısıyla mutlu olma şansı olmayan bir insanın hikayesidir.

Elif ORHAN-„ Sayin Canerik  son olarak bize neler söylemek istiyor sunuz?

Caner Canerik_“ teşekkür ediyor, kolaylıklar diliyorum…

Sevgili Caner Canerik  zaman ayırdınız ve beni kırmadığınız için  bende  size teşekür ediyorum....
Ve sizi de Dapira keje’nin duasıyla uğurlamak istiyorum..

Dersim Xızırı sizi, Dersim halkını, dostlarını, insanlığı ve bizleri korusun..

Elif ORHAN

http://www.eliforhan.de/

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile