Londra'da 41. intihar!!!
Ali Erdoğan-
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
İnsanoğlu yaşamında pek çok şey ister ve arzular. Bu istekler teke indirilseydi, sizce ne isterdi?
Yılların yaprak misali döküldüğü, sevginin eridiği, aşkların başka bahara ertelendiği, insanlığın öz değerlerini yitirdiği,insanlığın hiçe sayıldığı; 13 yaşlarındaki çocukların terörist sayılıp13 kurşunla öldürüldüğü, okul haşlığını temin etmek için çabalayan lise öğrencilerinin topluca bombayla katleydiği,... ve öldürülen insanların cenazeleri cemselerin arkasında sürüklendiği şu ortamda yine insanın isteği bir saat daha hayatta kalayım olacaktı.
İnsan yaşamı kutsaldır. Dokunulmaması gereken değerlerin başında gelir. Evrensel İnsan Hakları’n ilk maddesi de yaşama hakkı olsa gerek.
Peki ne oluyor? Ne yapılıyor ve ya ne yapılmıyorda insanlar yaşamına son veriyorlar?
Belli bir yaşamdan sonra, insan bedeni, ruhsal durumu aynı direngenliği gösteremiyor. Bunalımlar geçiriyor, yıpranıyor. Psikolojik olarak hastalanıyor. Böyle durumlarda yaşamına aniden son verme kararını verebiliyorlar. Bir noktadan buna eh olabilir denilebilinir.
Şair der ki, “her ölüm erken ölümdür. Ama gençlerin ölümü ise daha erken bir ölümdür”.
Peki ne oluyor Londra’da? Son üç yıl içerisinde, 17-24 yaş arası gencecik 40 erkek fidan intar etmişti. Bundan on gün öncede 23 yaşlarında bir genç yine intar etti. Sayı 41’e yüklseldi.
Manasız dost köyüne varılmadığı gibi, bu gençler, pikniğe gidermış gibi intar etmediler. Mutlaka birer nedenleri vardı. Bu gençler, Maraş, Malatya ve Sivas illerine mensup; mülteci olarak gelen ailelerin çocukları. Hepside Alevi çocukları.
Çocuklarımızın intar nedenlerini bilimsel olarak araştırılması gereken bir konu. Boyumuzu aşan bir durum. Ama her kesin kendine göre bir bakışı, bir gözlemi var, olmuş bir olaya karşı...
Her şeyiyle bize yabancı olan bu ülkeye enterge olamamanın sancısını yaşıyoruz. Çoğunluğu kırsal kesimlerden gelen aileler, çocuklariyla gereklı uyumu sağlıyamıyorlar. Aile büyükleri dil bilmedikleri için çevreyede uyum sağlıyamıyor. Alışkanlıklarını sürdürmeye çalışıyor. Dışarıya açılamıyor. Çocuk ise okula gidiyor, sokağa çıkıyor, papa gidiyor. Hiç tanımadığı bir ortamda buluyor kendini. Etkileniyor. Eve dönüğünde, evdekilerle kopukluk başlıyor. Aile büyükleri derneklere gitmedikleri gibi, çocuklarını da derneklere göndermiyorlar. Çocuk iki derede bir arada boşlukta kalıyor.
Sünni ailenin çocuğu hafta sonu camilerdeki Kuran kursuna gidiyor. Ülkede iken de gidiyordu. Namaz zamanında namazını de kılıyor. Onun için pek değişenbir şey yok.
Alevi çocuğu öyle mi? Ben neyim diyor? Sünni olsam camiye giderdim. Hirıstiyan da değilim ki, Kiliseye gideyim. Aleviyim diyorum, büyüklerim beni cemevini de götürmiyorlar. Çünkü kendileri bile gitmiyor. Öyleyse ben neyim? Ben kimim? Soruları beynini bulandırıyor.
Öte yandan, ülkelerinde iken kendi köylerinde, kasabalarında kendi yağıyla kavrulularken, gördükleri devlet baskısı, sindirme politikası orda yaşama olanakları kalmamıştı. Ellerinde, avuçlarında nesi varsa, üçe beşe bakmadan sattılar şebekelere verip darı misali buralara serpildiler. Buraya kavuştuklarında belkide bir ekmek alacak parası bile yoktu.
Bunların ülkeden ayrılmaları devletin işine geliyordu. Ülkeyi Kürtsüzleştirmek istiyordu. Ülkede yaşıyan herkes Türk olacak veya kendilerini öyle hissedeceklerdi. İnanışlarıda Sünni olacaktı. Halen Alevi köylerine cami yaptırmanın anlamı budur...
Sıfır ekonomik güçle gelen bu halk, çeşitli arayışlara girdi.. Kısa yolda zengin olmanın hayallarını kurdu. Kendilerden önce gelen 1-2 kişide olsa, paraya para demiyordu. Ülkede ve burada aldıkları gayrimenkullar göz kamaştırıyordu. Köyde iken eşeği bulamayan “A” kişi burda sıfır kilometre son model mersedese biniyordu. Bunu görenlerin iştahı kabarıyordu. Gençler bu hayala özeniyordu. Eve bol para getirdiği için, babası sormuyordu kaynağını. Bilmesine biliyordu, bilmemiş gibi davranıyordu.
İngiltere devletide bu çarktan memnundu. Burası bir ada ülke. Devletin haberi olmadan kuş bile giremez... Kodamanlar, ülkeye giren uyuşturucudan komisyonunu alıyor. İkinci bir partinin gelmesi için bu malın satılması gerekirdi. Mal 1-2 el değiştirdikten sonra, zengin olmaya hazır gençlere dağıtılıp onların eliyle satılıyor. Devlet yabancı gençleri bu mecraya çekerek okumasını engelliyor. Okuyup lobi oluşturup başlarına bela olmasını istemiyorlar.
Gençlere bu işi dolaylı yollardan yaptırırken arada yakalayıp cezaevine koyup orada eritiyorlar. Bugün 16-25 yaş arası 4000 gencimiz cezaevlerinde çürütülüyor. 10-15 sene sonra cezaevinde çıkıp devlete zararlı duruma gelecek kimseyi zaten bulamasın. Devlet bir taşla iki kuş vurmuş oluyor.
Bu alışveriş ortamında dönmeye çalışan gençler, sattığı şeyle tanışıyor, içiyor. Bağımlı hale geliyor, sonunda bunalıma giriyor ve çıkışı intarda buluyor. Ya da, aldığı bir parti malı satıp kendi adına yatırıma çeviriyor. Patron hesap istiyor. Genç aldığı binayı veya arsayı hemen satamıyor. yine çıkmaza giriyor. Yine kurtuluşu intarda buluyor.
Ne yapmalı?
A)Bilimsel kurullarca enine boyuna nedenleri araştırılmalı.
B)Anne ve babalar önce kendileri derneklerine, cemevlerine sahip çıkıp çocuklarını oralarda eğitebilirler. Çocuk kim olduğunu ve neden buralara geldiğini öğrenir.
C)Her kök kendi toprağında yeşerir, meyva verir. Yönlerini ülkelerine çevirmeleri, tüm halkların birlikte kardeşçe yaşıyabilmesi için kendine düşeni yapması gerekir sanırım...


