Aleviler ve anayasa
Hasim Kutlu-Kizilbas Meydani
12.11.2011
Giris:
Uzun bir süredir, biz Aleviler acisindan da, demokratik bir anayasa istemi, yakici olarak kendisini dayatmisti. Alevilik üzerine yapmis oldugum bütün calismalarim boyunca, basindan beri “ yok” sayilan bir din toplulugu olarak Alevilerin, gerek Türkiye Cumhuriyeti`nin Anayasal düzenindeki yerine isaret etmek bakimindan, gerekse, siyasal ve anayasal taleplerinin tesbit edilmesi bakmindan, degisik düzeylerde dizinelerce makale yazdigimi biliyorum. Dahasi, panel ve seminerler de de yeri geldikce üzerinde durdugumu takbedenler bilmektedirler.
Buna karsin, kendimin de icinde yeraldigi, Demokratik bir Alevi Hareketi olarak, nasil bir anayasa ve nasil bir anayasal düzen istiyoruz, bu temel istemimizi, derli toplu bir program cercevesinde, bu güne dek, ne her hangi bir calisma, ne de aciklama yapabilmis degiliz.
AK.Parti hükümeti, ister samimiyetle gündeme getirmis olsun, ya da tipki “Alevi Acilimi” adini koyduklari bosa cikarma politikasinda oldugu gibi, isterse bu talebi de bosa cikarma amacli getirmis olsun; önümüzdeki günlerde, AK.Parti`yi de asan bir zorunlulukla yeni bir Anayasa konusu bütün agirligiyla gündeme gelecektir.
Demokratik Alevi Hareketinin, gecikerek de olsa nihayet, degisik düzeylerde cesitli platformlar olusturarak, nasil bir Anayasa ve nasil bir Anayasal düzen istedigine iliskin calismalar yaptigina tanik oluyoruz. Bu dogrultuda adeta yeniden bir saflasmaya dogru gittigi de inkar edilemez. Bu gelismeler iyiye isaret eder bir seyir izliyor. Bu baglamda, konumuzla baglantili olarak ben de düsüncelerimi acmak ve aciklamak geregini duydum. Böylece, derli toplu ve bir program dahilinda görüslerimi dillendirmis olacagim.
Konuya dogrudan girmeden, Anayasa konusuna girisimi temellendirecek kimi, bundan önceki bütün zamanlarda es gecilmis ya da yeterince dikkate alinmamis yaklasimlara deginme geregini DE, bir ön hazirlik anlaminda zorunlu gördüm. Söyle:
KURUCU MECLIS YENI VE DEMOKRATIK BIR ANAYASA ICIN SARTTIR
Kuramsal olarak, hem yeni bir Anayasal düzen, hem de bu baglamda bir “Kurucu Meclis” ne anlama gelir ve nasil ele almak gereklidir konusunu, basli basina tartismak gerekir. Neki, gelismelerin seyri böyle bir tartismaya elverir nitelikte gözükmüyor.
Bunun yerine, Anayasa ile ilgili bir sey sölemeden önce, yeni ve Demikratik bir Anayasayi yapmasi geken meclis icin, dogrudan somut bir seyler söylemek daha dogru geliyor bana.
Bu günkü mecliste cogunlugu elinde bulunduran, ne AK Partinin ne de AK Parti hükümetinin, bütün inkarci ve irkci yaklasimlardan arinmis, gercekten demokratik ve gercekten laik bir Anayasayi yapabilecek ya da onun yapimina meydan verecek nitelikte olmadigi, bu güne kadar ki uygulama ve yaklasimlarindan görülmüstür. Ayrica yapisi itibariyle de demokratik bir gelenekten de gelmemektedir. MHP ve CHP ye gelince, geleneksel cumhuriyet yapisinin inkarci ve irkci özelliklerine iliskin olarak AK Parti ile farklilastiklari bir nokta bulunmamaktadir. Iclerinde Baris ve Demokrasi Partisin de bulundugu Demokrasi ve Özgürlük Bloku milletvekillerinin varliklari önemlidir ama böylesi bir Anayasa yapimi icin varliklari yetmez.
Onlarin da icinde bulundugu, demokratik toplum odaklari, bu günden tezi yok nasil bir Anayasa istiyoruzdan cok onu yapacak bir Kurucu Meclis istemini gündemine koymali ve bunu zorlamalidir. Demokrasiye gereksini olan butün toplum kategorilerini bu dogrultuda seferber etmelidir. Gerek iktidar partisini gerek onun disinda kalan statükocu partilari de bu günkü tutumlarindan vaz gecirecek olan ya da en azindan gidis tarzlarini zorlastiracak olan da böylesi bir calisma olacaktir. Bir Kurucu Meclis istegi gerceklesmese bile böylesi bir calismanin yaratacagi demokratik ortam, Daha saglikli bir Anayasa yapimini kolaylastiracaktir
Bu baglamda,yapabilabilecek en saglikli sey, Kurucu Meclisi toplamaktir. Örgütlü ya da Örgütsüz bütün toplumsal kategorilerin kendi adaylariyla katilcaklari ve secilecekleri, Secimle olusturulmus bir KURUCU MECLIS`in olustugu gün, parlamento görevini Kurucu Meclis`e devretmeli ve cekilmelidir.
DEGISTIRILEMEZIN DEGISTIRILMESI ZIHNIYET DEGISIMINE YOLACAR
Bütün toplum düzeylerinde, her kategorinin kendi ihtiyaclari baglaminda demokrasiyi ve özgürlükleri temel alan yeni bir Anayasa ve Anayasal düzen ihtiyaci, artik hic bir sekilde ertelenemeyecek bir zorunluluk olarak kendisini dayattigi, yukarda da belirtildigi üzere yeterince aciktir.
Türkiye Cumhuriyetinin basindan bu yana inkara, yok saymaya dayanan Anayasal düzene karsi degisik düzeylerde verilmis toplumsal mucadelelerin, bize ögrettigi en önemli derslerden birinin, konun tasidigi hayati önemi geregi, söz konusu Anayasa bile olsa, sorun bir yasa ya da Anayasa meselesi olmadigidir. O anayasal hukuk düzeylerine yön ve icerik kazandiracak olan, demokrasi ve özgürlükler dogrultusunda, köklü bir zihniyet degisimi olmaz ise tekmil gelisim düzeylerinden kopuk olduktan sonra, en iyi Anayasalar bile bir anlam tasimaz.
Inkara, yoksaymaya, bu baglamda da herkesi basindan beri “Türk ve Müslüman” kabul eden bir anayasal düzen, yine basindan beri diktatoral bir yönetimi esas almak ve bütün toplum kategorileri üzerinde bunu uygulamak zorundaydi. Öyle de oldu. Türk ve Müslüman” tanimi üzerine olusturulan sözde Anayasal düzen, bu sebebledir ki, basindan beri, askeri vesayetin korumasi ve kollamasina dayali olarak sürdürülmüstür.Yapinin bu askeri vesayet özelligi nedeniyledir ki, her on ya da onbes senede bir, statükoda sökülmüs, yirtilmis, asinmis yerler elden gecirilerek, kendilerinin deyimiyle “balans ayari” verilmistir. Böylece, her defasinda, bu inkarci ve irkci yapiyi zorlayan tekmil kategoriler, her darbe döneminde yeniden ve yeniden ayni tekci yapiya feth edilmek istenmistir. (*)-
Basindan beri, bu kurgulu yapinin egitim kurumlarindan aile yapilarina dek damittigi inkarci kavrayisin toplumsal düzeyleri, her yolla ve vesileyle beslenmistir. Yöneten ve yönetilen iliskisinde iliskinin hic bir yani, tek basina olusmaz. Dolayisiyla tekci ve inkarci olarak beslenen tekmil toplum yapilari da, yönetim düzeylerini tesvik etmistir. Bu karsilikli etkilesim, her askeri darbe döneminde yenilendigi icin, bu gün, bütün cözülme ve zorlanmalara karsin, hic de kücümsenmeyecek bir devlet toplumundan sözetmek abarti olmaz. Bu düzey, yüz yillara varan ve bu cografyaya özgü olan “Kutsal Devlet-Allah Devleti” kavrayisi ile de birlesince, bütün degisim istemlerine karsin, nasil olup da inatla inkarda direnen devlet yapilanmasinin arka plani, daha anlasilmis olur.
Peki böylesi, herkesi Türk ve Müslüman kabul eden kurgulu bir yapilanma nasil gerceklestirildi?
Genel çerçevesine „Misak-ı Milli“ adı verilen sınırlar içinde kalmış, Osmanlı yapısını devralan, Askeri börokrasi öncülüğündeki asker-sivil bürokrasi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurup devlet olarak şekillendirdi. Yönünü „Batı Medeniyetine“ döndüğünü ifade eden Asker-Sivil bürokrasiden oluşan irade, Batılı „ulus devletler“ modelinin en gerici olanına göre bir „ulus devlet“ olarak yapılandırıldı. Buna göre, devlet yapılanması „Türk Ulusu“ ekseninde olacaktı. Ama tabi ki Müslüman da olacaktı.
Model belirlenmişti ama sınırsal çerçevesi, „Misak-ı Milli“ olarak belirlenmiş de olsa, devralınan miras, Osmanlı mirasıydı ve bu sınırlar içesinde dahi bir çok etnik yapıyı, değişik dinsel yapıyı barındırmaktaydı. Bu durumun getirdiği yüklerden arınılması gerekiyordu ve öyle de yapıldı.
Devlet yapılanması organsal olarak „Türk ve Müslüman“ olacaktı. Dahası, bu yapı böylece „üniter“ bir yapı olacak ve hiç bir anayasal düzende, bu temel değişmeyecek, değiştirilmesi dahi teklif edilmeyecekti.
Öncelikle, çok etnili bu topraklar üzerinde yaşayan(Rumlar ve Ermeniler hariç-ki dolaylı olarak bunlar da dahil olmak üzere) herkes „Türk“ olacaktı. Rum, Ermeni ve Asuriler dışındaki bütün dinsel topluluklar da, „Müslüman“ olacaklardı. Müslümanlık da genel anlamıyla değil, onun bir alt mezhebi olarak görülen Hanefilikle, dahası, bu mezhebin de en gerici yorumu olan, Maturidilikle oluşturulacaktı.(**)
Birkez yapılanma, bu şekilde oluşturulduktan sonra açıktır ki, böylesi bir yapının yukardan aşağı kabulü, diktatoral zora dayanmak durumundaydı. Öyle de oldu. Daha yolun başında Bu ülkede kalmalari durumunda ancak, “Türk ve Müslüman” olmayi kabul etmek zorundaydilar. Bunun disinda kalanlardan Ermeniler, „etnik temizleme“ politikalarının ilk denekleri oldular. Rumlar göçertildiler. Kürtlerin direnişi, 1921‘den 1938‘ lere kadar fiili olarak devam eden, katliamlar, sürgünler, cezaevleri gibi uygulamalarla ve yasa tanımayan bir keyfilikle, oluşturulan yapıyı kabule zorlandılar. Güncel,örgütlü Alevi gerçekliği gibi, Kürt halkı yönünden bugün yaşanılan gerçeklik ve ortaya çıkan sonuçlar da, kaynağını bu zeminden almaktadır.
Türklük adına oluşturulan bu yapının asli sahibi kabul edilen Türk’ün, ulus olarak tarifi de bu zemine uygun olarak yapıldı zaten. Batıdaki „ulusculuk“ tariflerinden mevcut gerçekliklerine en uygun düşen tarifi aldılar. Çokca sanıldığı gibi Fransız Uluçuluğundan değil, Alman ulusçuluğu temel alındı. Bu çerçevede de söz konusu „Türk Ulusu“nu; etniye(Türk), soya(Oğuz), boya(Kayı), dile(Türkçe) ve dine(Müslüman-Hanefi/Maturidi), toprağa(misak-ı milli) göre tanımladılar. Bu tarifle oluşan „Üniter Devlet“ yapılanmasını, Anayasal düzen olarak ilân ettiler. Tabi ki, bütün bu gelişmeler bir gecede gerçekleşmedi. Bu yapılanmanın kimi belirlenimleri daha İttihat ve Terakki döneminde başlamış olarak, Cumhuriyetten itibaren de adım adım gerçekleştirilip yerleştirildi. „Ne Mutlu Türküm Diyene“ şiarı, bir İttihat ve Terakki şiarı olarak daha cumhuriyetten önce doğuş yapmıştı!..
Gelmis gecmis bütün anayasalarin “degistirilemez, degistirilmesi teklif dahi edilemez” olarak cerceveledikleri temel hükümler; iste, herkesi “Türk ve Müslüman” kabul eden bu kurgulu yapinin korunmasina ve kollanmasina yönelik olan, sözde Anayasal hukukunu olusturmaktadir. Türkiye Cumhuriyetinin ulus devleti ile yurttasi arasindaki iliskisinin hukuksal ifadesi bu olmaktadir. Devlet ile toplum, devlet ile birey, toplum ile birey ve nihayet birey ila birey arasindaki bir tekmil iliskinin nasil olmasi gerektigin anayasal ifadesidir bu. Seksen yildir degismeyen degistirilmesi teklif dahi edilemeyen alin yazisi, kaderidir. Bu cercevenin disina cikacak hic bir kategorinin, ne anayasal ne de yasal korunabilecegi, siginabilecegi bir yer yoktur. Seksen yilda gerceklesmis tekmil soykirim uygulamalarinin, sürgünlerin- agir ceza anlaminda mahkuniyetlerin, idamlarin, sürgünlerin hukuksal dayanagidir bu ayni zamanda. Bunca karakol, bunca asker ve polis, bunca cezaevleri, özel ve kisisel mahkemeler, bunun icin vardirlar bu gune kadar.
Eger gercek demokratik bir anayasa olacaksa, bu anayasa, yukardan beri genel cercevesini verdigimiz devlet yapilanmasini esastan degistirmeyi hedeflemek zorundadir.. 80 yildir tekci bir zihniyetle, kemiklesmis bir devlet mekanizmasiyla, asla demokratik bir düzen kurulamaz.tam da bu nedenle olsun, her seyden önce böylesi bir calismayi gerceklestirecek olan bir “Kurucu Meclis”, bir ön kosul olarak zorunlu görünmektedir.
ANAYASAL HUKUK DÜZENLERINDE HAKLAR VE ÖZGÜRLÜKLER HEM TOPLUMSAL HEM DE BIREYSEL ÖZELLIK GÖSTERIRLER
Özellıkle cok etnili “Ulus Devlet” yapilanmalarinda, özellikle de Türkiye Cumhuriyeti gibi fiili zora dayanarak olusturulmus yapilanmalarda, aciktir ki, kisi hak ve özgürlükleri olarak tanimlanan hak ve özgurlükler, toplumsal hak ve özgürlüklerden bagimsiz ele alinamaz. Hak ve özgürlük toplumsal oldugu oranda kapsayandir. Kisi haklari ve özgürlükleri ise kapsanandir. Toplumsal olanla anlamlanir. Onun disinda bir varolus, belki olsa olsa “Özgürlükler dünyasi”nda mümkün olur!. Icinden gectigimiz verili tarihsel ve toplumsal kosullarda ise bu kateogorik yapilarla birlikte düsünmek ve cözümlemek zorundayiz.
Varliklari ölcüsünde. kendine has özellikleriyle din topluluklarinin bu özelliklerinden kaynaklanan hak ve özgürlükleri, etnik topluluklarin ait olduklari etninin kendine özgü olan yapilarindan dogan hak ve özgürlükleri, bir anayasal düzen icinde yeralmadan ve acik ve net cerceveleri belirlenmeden, kisi hak ve özgürlüklerinin hak olarak kabülü gerceklesse bile, hakkin “kullanim hakki” gibi pratiklesmeye dönük temel bir hak karsisinda, hic bir anlami olmaz.
Toplumsal haklarin kabulü, kisilerin hak ve özgürlüklerinin alanini genisletir, kullanim hakkinin acik ve net hale gelmesine yolacar. Biz bunu hedefliyorsak, aciktir ki, öncelikle kendi camiamiz icinde, yukardan beri genel cercevesini ifade etmege calistigimiz “Türk ve Müslüman” olarak tanimlanan anayasal düzeninden Türk ve Mülüman tanimlarinin kesinlikle cikartilmasini savunarak ve bu görüsün yerlesmesini saglayarak yola cikmaliyiz. Böylece ancak, “Esit Yurttas” isteminin icerigini, kandisiyle tutarli hale getirebiliriz. Pratik olarak da gercekten bu esitligin saglanmasini saglayayabliriz. Asnayasal düzenin “degistirilez ve degistirilmesi teklif dahi edilemez” kabul edilen en temel hükmü, bütün toplusal ve bireysel haklarin cercevesini belirleyeni, Türk ve Müslüman nosyonu oldugu sürece, ne yok sayilan onca etnik yapinin ve yine onca yok sayilan din toplulugunun, ne yok sayilan toplum olmaktan ne de yok sayilan toplulugun bireyleri olmaktan dogan haklarindan sözetmek mümkün olmaz. Bu güne kadarki yasananlarin özünü de bu olusturuyor..
Tabi ki, bu söylediklerimiz, ulusun, etniye, dine, dile, tariha göre tanimlandigi bir anayasal düzen icindir. Ulus olmaktan dogan haklar, tümüyle Türk ve Müslüman olarak tanimlanan toplum icin verilmis, diger kimlikler yok sayilmistir. Özellikle artik ciddi olarak zorlandigi Kürt Özgürlük mücadelesi karsisinda ise Kürtlerin toplumsal haklarini degil, “kisi hak ve özgülükleri” baglamindaki haklarini, hüsnü kabul göstermektedir. Keza Alevileri de ayni baglamda mütala edip kimi kez, “Kültür Bakanligi” cercevesinde bir folklorik unsur olarak, kimi kez de “Dede” leri diyanet kurumu icinde bir devlet memuru gibi yerlestirerek erimeye birakma cabasindadir.
Hak ve özgürlüklerin bireysel haklar olarak bir Anayasl düzende herkese esit mesafede ve adil olabilmesi, ancak, Turk Ulusu taniminin da toplumsal haklar baglaminda anayasal düzenden cikartilmasiyla ve Türk olmaktan dogan haklarin da digerleri gibi kisi hak ve özgürlüklerinden sayilmasiyla mümkündür. Baska türlü ne esitlik olur ne de orada herkese esit adalet dagitilabilinir.(***)-(Devam Edecek)
Dip notlar:
(*)(Genel çerçevesine „Misak-ı Milli“ adı verilen sınırlar içinde kalmış Osmanlı yapısını devralan, Askeri börokrasi öncülüğündeki asker sivil bürokrasi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurup devlet olarak şekillendirdi. Yönünü „Batı Medeniyetine“ döndüğünü ifade eden Asker-Sivil bürokrasiden oluşan irade, Batılı „ulus devletler“ modelinin en gerici olanına göre bir „ulus devlet“ olarak yapılandırıldı. Buna göre, devlet yapılanması „Türk Ulusu“ ekseninde olacaktı. Ama tabi ki Müslüman da olacaktı.
Model belirlenmişti ama, sınırsal çerçevesi „Misak-ı Milli“ olarak belirlenmiş de olsa, devralınan miras, Osmanlı mirasıydı ve bu sınırlar içesinde dahi bir çok etnik yapıyı, değişik dinsel yapıyı barındırmaktaydı. Bu durumun getirdiği yüklerden arınılması gerekiyordu ve öyle de yapıldı.
Devlet yapılanması organsal olarak „Türk ve Müslüman“ olacaktı. Dahası, bu yapı böylece „üniter“ bir yapı olacak ve hiç bir anayasal düzende, bu temel değişmeyecek, değiştirilmesi dahi teklif edilmeyecekti.
Öncelikle, çok etnili bu topraklar üzerinde yaşayan(Rumlar ve Ermeniler hariç-ki müslüman olmayi kabul ettikleri sürece bunlar da dahil olmak üzere) herkes „Türk“ olacaktı. Rum, Ermeni ve Asuriler dışındaki bütün dinsel topluluklar da, „Müslüman“ olacaklardı. Müslümanlık da genel anlamıyla değil onun bir alt mezhebi olarak görülen Hanefilikle, dahaı, bu mezhebin de en gerici yorumu olan Maturidilikle oluşturulacaktı. Burada, Türklüğü ayrı bir kategori, müslümanlığı bir ayrı kategori olarak belirlemediğim gibi şimdilerde yaygın ama yanılsamalı olarak dillendirilen „Türk–İslam sentezli ideoloji“ bağlamında da belirtmiyorum. Tam tersine, Üniter devlet olarak çerçevesi belirlenmiş „Ulus Devletin“ bir bütün tarifi bağlamında ele aldığımı özellikle belirtmek istiyorum.)
(**)Burada, Türklüğü ayrı bir kategori, müslümanlığı bir ayrı kategori olarak belirlemediğimiz gibi, şimdilerde yaygın ama yanılsamalı olarak dillendirilen „Türk–İslam sentezli ideoloji“ bağlamında da belirtmiyoruz. Tam tersine, Üniter devlet olarak çerçevesi belirlenmiş „Ulus Devletin“ organik olarakta bu kurgulu vasiflara göre olusturuldugu, bunun disinda bir varolusa izin dahi verilmedigi, bir bütünün tarifi bağlamında ele aldığımızi özellikle belirtmek istiyoruz.Ulus devletin tamaini kapsayan bu kurgulu olusumun ideolojik boyutu da buna uygun omak zorundaydi ki buna da “türk islam sentezi” adi veriliyor.
(***)-““Türk” bölücüdür; artık öğrenelim
Benim derdim, buradan hızla Yeni Anayasa meselesine geçmek. Ama önce, bir soyun adı olan “Türk” teriminin, anasından Türk ve Müslüman doğmayan milyonlarca vatandaşı ülkeden soğutmak yüzünden nasıl bölücü olduğunu bir kere daha yazayım. Yazayım da, yine anlamamakta ısrar edenlerin durumu artık ideoloji körlüğünden çıksın, yüzsüzlüğe girsin:
1) Yasalarımızda “Türk”, bir soy’un adıdır. Örnek vereyim: 19.09.2006 tarih ve 5543 s. İskan Kanunu md. 4/1’e göre, yurt dışından göçmen kabul edilecekler: “Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olanlar”.
06.04.2010 tarihli Resmî Gazete’de çıkan Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik md. 19/2: “Türk vatandaşlığını kazanmak isteyen yabancıların soy durumu (…) ana veya babanın soyu esas alınarak; Türk soylu, yabancı soylu veya soyu tespit edilemeyen şeklinde belirlenir”.
625 s. Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun (AB sopasıyla ancak 2007’de kaldırılan) 24/2 Maddesine göre yabancı (ve azınlık) okullarına atanacak müdür başyardımcısının niteliği: “Türk soyundan ve TC uyruklu”. “Türk” bir soy’un değil de bir vatandaşlığın adı olsa, niye “TC uyruklu” dedikten sonra bir de “Türk soyundan” desin?
2) Mahkemelerimizde “Türk” bir soy’un, üstelik Müslüman bir soy’un adıdır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun içtihat niteliğindeki 08.05.1974 kararı: “Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır”. Gayrimüslim TC vatandaşlarından bahsediyor!
3) İdari işlemlerimizde “Türk”, soy ve İslam demektir: Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Devlet Denetleme Kurulu’nun 06.02.2006 tarihli raporu, gayrimüslim vakıflarını “Yabancı Vakıflar” kategorisine koymuştur.
Bütün bunları yapan “imam” olunca, halkın gayrimüslimlere “Türk” dememesi, raf ömrü dolmuş “komünist”lerin de “Sabetaycılık” kitapları yazması tuhaf mı?(Baskin Oran-Dil Sürcmene Saglik Leyla Zana)


