Su akıyor göz bakıyor!
SU AKIYOR GÖZ BAKIYOR! “hore hore” NE DEMEK?
İsmail Güner-Nurhakdağı yamacında toprak damlı evlerden kurulu Kistik köyünün Pîran mahallesinin en ucunda bir hayli kalabalık nüfusa sahip Êlî Kuşe ve Xacê, ev halkıyla çok yoksul bir yaşam sürüyorlardı...
Kış aylarında, karlı tipide avcılar Êlî Kuşelerin ahırında Tilki avlamak için, en uçtaki bu tenha evi seçerlerdi...
Derken, Nurhakdağları eteklerinde ilkbahar karı yavaş yavaş erimeye başlamış, çimenler yeşermeye henüz yeni başlamışken birgün;
kadınlı, çocuklu ve erkekli bir grup köye Kuşo Êlî ve Xacêlere doğru gidince, çoğu insan merak içinde bakakaldı…
Köye gelen bu insan topluluğu içindeki kadınların başındaki yazmada dahil, kıyafetleri hiçte bizim köy halkınınkine benzemiyordu...
Hepside Türkçenin bir başka aksanı ile konuşuyordu...
Yanılmıyorsam daha sonra duyduğum kadarıyla, Nurhaklı Alevi Türkmen boyu halkından bir insan grubu olduğu söylendi.
Êlî Kuşe ve Xacê’nin en büyük kızı Zöhre’yi istemek için, dünür olmaya gelmiş olduklarını en kısa zamanda köy ahali öğrenmişti…
Xacê kadının dünürleri gelip kızını gelin götüreceği sıra, burun kıvırdı! Vermem diye tuturmuştu…
Hatırı sayılır birçok insan devreye sokuldu. Xacê kadın inadı inat diye bir türlü razı olmuyordu...
Xacê, kadının bir kötü huyu vardı; ikna etmek için devreye sokulan insanlarıda kendisiyle uğraştırdığı gibi, ikna etmeye gelen insanların tesellisi düşüp çekileceği sırada, bir bakmışsın ki, kendisi bu defa ikna etmeye gelenleri yoldan çevirmiş ve şenliği kestiği yerden tekrar devam ettirmeye başlamış...
Gelenekleri Kistik toplumun örf ve adetlerinde farklı olduğu Nurhaklılar, en kısa zamanda köyümüzün en saf ve en utangaç kızı Zöhre’yi kendi geleneklerine göre yaptıkları düğün dernek şenliğiyle alıp kendi diyarına götürdüler.
O zamanlar 1970-80’de devrimci gençlik hareketlerinin en hararetli dönemleri idi.
O dönemde köylerden farklı dil, farklı inanç ve kültürden topluluklara gelin giden kızlar, devrimci mücadele çevresinde farklı kesimden olan gençlik ile kaynaşmasından ötürü oluyordu.
Zöhre ile evlenen Nurhaklı Ali Palalı, Elbistan gecekonduya yerleşir. Derken Zöhre bir erkek çocuğa hamile kalır. Nur topu bir erkek çocuk dünyaya getirir getirmesine ancak; doğum sırasında Zöhre, -hangi ihmal kurbanı oldu bilinmez- yaşamını yitirir.
Henüz anasını tanıma şansına kavuşmayan ve ana rahmini terk eder-etmez yetim kalan ve adını Yücel koydukları çocuk orta yerde kalınca, annesinin küçüğü Zeliha, yani teyzesi üvey anne olarak Yücel’i büyütür.
Nurhaklı bu aile Kistikte Kuşolarla kız alıp vermeden dolayı hısım oldukları için, Kuşoların eniştesinin ağabeyi Mustafa Palalı, en çok davar sürüsü olan Kuşo Xüseyîn ve akraba çevresine çobanlık yapar.
Çoban Mustafa, yaza doğru sıcakların artmasıyla derelerde akan su birikintisinin azalmasından dolayı yol kenarındaki dere suyuna doğru inip koyun sürüsünü güderken, birgün en çok sürü sahibi olan Kuşo Xüseyîn, bakarki çoban Mustafa derede sürüyü geçirerek sağılması (Berî) için, köye doğru yönlendiriyor, Kuşo Xüseyîn; “Bre çoban Mustafa, sürüye hore hore desene! Sürü su içsin!” der.
Tabi Çoban Mustafa, Kürt olmadığından ve yöre çobanların güttüğü sürüyle olan diyaloğunuda bilemediği için, hemen Kuşo Xüseyîn’e dönerek; “SU AKIYOR GÖZ BAKIYOR! hore hore NE DEMEK?” diye cevap verir -:)
Çoban Mustafa’nın bu sözü dilden dile hemen çevre köy halkına ulaşır. Hâlâ bu sözleri yöre insanların dilinde pelesenk gibi yapışmışcasına söylenir.
Ancak, daha sonraki yıllarda çoban Mustafa, bu defa da Kuşo Xüseyîn’in en büyük oğlu Ali ile eşi Zeynep’in aldığı ve çoğunluğunu keçilerin oluşturduğu sürüyü güder.
Köy halkı yayla zamanı öbek öbek Obalarda kıl çadırlarını kuruyorlardı.
Kuşo Xüseyîn oğlu Ali ve Zeynep’te Orta Kırşık Obasında kıl çadırlarını kurmuşlardı.
Yaylada erkenden kalkan yöre halkı; Kuzuların koyunların yanına oğlakların keçilerin yanına koşana katarlar ve emdirirler sonra ayırırlar bir bir anasından kuzu ve oğlağı. Koşanın çırkık kapısını açarlar. Sürü tüm hızıyla koşarlar Kartal dağına çan sesleri ortalığı kaplardı bir an.
Eli kınalı kadınların saçta pişirdiği gatmarları sütle, ayranla, yeni saçtan indirilmiş hamurlu ekmeğin üzerine halis tereyağını sürerek yiyen çocuklar kuzu ve oğlak gütmeye giderlerdi.
Hayat devam ediyordu yöre halkı Obalarında, insanları dosttu, açık sözlü idi, sevda yüklüydü, yiğitti, mertti, cömertti, zorlukları aşınca mutlu olurdu, şükrederdi haline, soğuk günlerde göçmen sobasındaki tezek kokusu ve sıcaklığı yeterli idi. Bilirdi yaşamın zorluklarını, ama kopamazdı dağlarından bir türlü; aşk ile tutkuluyudu ÖZGÜRLÜĞÜNE.
Fakat, yöre insanın bu özellikleri gün geçtikçe kayboluyordu...
Henüz çocuktum o dönemlerde nedenini bilemediğim Kuşo Xüseyîn oğlu Ali ve çoban Mustafa’nın sözlü kavgalarına tanık oluyordum...
Birgün Orta Kırşık Obasında, çoban Mustafa ile Ali’nin kavgalı sesi yükseldiğine tanık olmuştuk. Çoban Mustafa’nın bir isteği olmuştu; yöresi Nurhakta kalan çocuklarını ve eşini özlediği için, izin ister. Fakat bir türlü izin çıkmaz...
Ancak, yöre halkı arasında sürüsü en çok fazla olan herkimse, çoban ona göre o sürü sahibinin evinde kalma şartı vardı. Orta Kırşık Obasında bizimde kıl çadırımız kurulmuştu. Çoban Mustafa, bizim sürü sayısına göre bizde de kalıyordu ve kumanyasını bizde tedarik ediyorduk!
O sıralar yayla otlağında ben, kuzuları güderken, Alişükran dağı eteğinde bulunan çeşmenin başında, yanıma gelen çoban Mustafa; “ben birgün çekip gideceğim birkaç gün! Kuşo Ali efendi kendisi sürü ile başbaşa kalsında göreyim onu!” diye söylenince pek oralı olmadım...
O çeşmede akan suyun bir başka tadı vardı...!
Bu çeşmenin başında çobanlar ve Obalarda çadırını kurmuş insanlar, bol tereyağı ile yapılmış bulgur pilavı getirip yerlerdi. Hatta, bazan genç delikanlı ve kızlar çiğ köfte yoğurmak için, o çeşme başına gider birlikte eğlenirlerdi. Oba halkı bu çeşmenin suyundan bol bol içerdi. Ancak, bu çeşme suyunun bir özelliği vardı! Bu çeşme suyunu içtikçe acıkırdı insanlar.
İşte o çeşme suyunun özelliğide buydu...
Birgün çoban Mustafa, sürüden beş-on kadar koyunun sürüden koptuğunu söyledi...
Dağda kalan koyunları bulmak için, Kuşo Ali, eşi Zeynep, Orta Kırşık Obasından bir kısım insanlar kaybolan koyunları hemen aramaya koyulduk...
Doğanşehir’e bağlı Polat bucağına doğru armaya gittiğimizde, beyaz taş kayalıklar görünce biz, sanki başka bir coğrafaya geldiğimizi hisettik bir an.
Bu arada biz, kaybolan koyunları aramaya koyulurken, çoban Mustafa, habersiz aşkıyla yanıp tutuştuğu Nurhaktaki yarine kavuşmak için, sıralı Nurhakdağların eteklerinde kurulu Tapkıran köyü üzeri, Nurhak’a bir gece ve gündüz zamanını alan yola çoktan koyulmuştu...
Çoban, haksızda sayılmazdı...
Çünkü, Nurhakdağların mis gibi kokan havası insanın cinsel güdülerini dürtüklediği söylentisini duymuştum...
Çoban Mustafa’nın su içtikçe insanı acıktıran o çeşmenin başında bana söylendiğini ve çok sonra Nurhaka gitiğini öğrenince, kaybolan koyunları aramaya çıkanlara söylediğimde; “ neden daha önce bize söylemedin!” diye ben, epey azar işittim o gün.
Ayrıca Arimezın; Elbistanın, Küreciğin, ve Akçadağın Köylerinin bir araya geldiği ve en büyük Kartal dağının olduğu büyük bir yayladır. Bazan bu yörenin genç delikanlıları ve kızları bir araya gelerek yaylacılık döneminde harmanlandığı; sevdasını, kavgasını, öfkesini, kederini, vs. Duygu düşüncelerini Arimezının o büyük yaylasında, klamlar ve stranlar okuyarak dile getirirdi.
Bu öyküyü yazmaya koyulduğum sıra; dört bir yana savrulan ve hatta Avrupa ülkelerinden senelik memleket iznine giden Kistik halkı insanın katılımıyla oluşan yıllık Festival havasında yapılan şenlik için, Kartal dağı eteklerindeki obalara, o büyük yayla’ya gittiklerini öğrendim...
Bir yandan sevinirken, bir yanda da üzüldüm...
Sözde Jandarma’nın güvenliği altında köy şenliği gerçekleştiriliyormuş!
Köklerinden kopartılmış ve dört bir yana savurlan Kistik gençliğinin bu diyara gidip köklerinin oluştuğu bu mekânları özgürce gezerek gördüğünü, doyasıya sularından içtiğini ve gönlünce eğlendiğini sanmıyorum.
Çünkü, yıllarca aynı yayla obalarında birlikte kıl çadırlarla konaklayarak, yayla otlağını birlikte paylaşan ve bir birine kız alıp kız veren Atmalı Kaşan köyü ile Pendir, Dalak su sorunu nedeniyle hoş olmayan gergin sorunlar yaşadıklarını öğrendim...
Şuan, dört resmi dili olan ve konfederal sistemle yönetilen İsviçre’de 1 Ağustos kurtuluş yıl dönümü, renga renk havai fişeklerle ve dağların başında ateşler yakılarak kutlandığı Alp Dağları’nın eteklerinde öykü yazmayı bitirip atılan havai fişeklerin oluşturduğu renk cümbüşünü izlemeye koyulurken, aynı gün o büyük yaylamızda olup biten nahoş olayı düşünürken çok mutesir oldum...!
Bizi biz yapan ve değer yargılarımızı dile getiren bölgemizden Ozan Garip Dost'un şu anlamlı şiir'ini başta Kistik ve Atmalı Kaşanlı köy halkına ve yurdumun insanlarına ve gençliğine yad edelim...
Dalda kızıl güle benzer
Bizi biz yapan değerler
Hoş sohbetli dile benzer
Bizi biz yapan değerler
Yaşamın değer yargısı
Sevdanın Aşkın kurgusu
Gönülün ilaç sargısı
Bizi biz yapan değerler
Toprak yüzlü insan kokar
Çoban kavalından çıkar
Fırat Dicle olur akar
Bizi biz yapan değerler
Yanık sesli bağlamadır
Yürekleri dağlamadır
Türkülerle çağlamadır
Bizi biz yapan değerler
Halının nakışındadır
Gelinin bakışındadır
Kekliğin ötüşündedir
Bizi biz yapan değerler
Dostdan dosta bir selamdır
Hal hatırlı hoş kelâmdır.
Gurbet özlemli sılamdır
Bizi biz yapan değerler
Düğündür, halaydır, toydur
Obadır, yayladır, köydür
Bize has bir güzel şeydir
Bizi biz yapan değerler
Onlardır yaşamın rengi
GARİP DOST der yoktur dengi
Onsuz yaşam kısır döngü
Bizi biz yapan değerler
Şiir/ Ozan Garip Dost
Hoşkelam...
İsmail Güner
01.08.2010
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
nurhakdagi.net


