Anasayfa Manevi Yazarlarımız Mehmet ŞENER Program Taslağı 5

Program Taslağı 5

idamM.Cahit Şener / DÜNYADA DURUM Dünyamız 20. Yüzyılın son on yılına büyük değişikliklerle girmektedir. Yüzyılımızın ilk çeyreğinde meydana gelen değişikliklerin belirlediği dünya siyaseti, 90’ın başından itibaren büyük bir alt-üst oluşa uğradı ve bu alt-üst oluş süreci, tüm insanlığı yeniden yapılanmaya zorladı.

 Kapitalist-emperyalizmin sömürü, zulüm ve savaş politikalarının yaşamı çekilmez hale getirdiği yüzyılımızın başında, yaşamın çekilmezliğine başkaldıran kitleler Çarlık Rusyası’nda iktidara yürümüş ve tarihte ilk defa tabandan gelen bir kitle hareketiyle sömürücü sınıflar iktidardan uzaklaştırılmış, ezilen kitleler iktidarı ele geçirmişti.

 Ezilenlerin iktidar kavgası insanlık tarihinde yeni bir olay değildi. Kapitalist sömürünün yeryüzünde ortaya çıktığı andan itibaren, bu sömürünün muhatabı olan proletarya da harekete geçmişti. Avrupa’nın kapitalizm tarihi, aynı zamanda proletaryanın anti-kapitalist mücadele tarihidir. Ne var ki, Avrupa’da kapitalizm, emperyalizm aşamasına geçip, proletaryayı kar artıklarıyla susturduktan ve onu iktidar kavgasından uzaklaştırdıktan sonra, iktidara yürüyen ezilen sınıfların haritası doğuya kaydı ve bu haritanın merkezine, feodalizmle ittifak içinde yaşayan kapitalizmin hüküm sürdüğü Rusya oturdu.

 Rusya proletaryası Lion’lu proleterlerin yürüyüşünü, kavgasını iktidara taşıdı. 1917 Ekim Devrimi alternatif bir tarihin başlangıcı oldu. Proletarya, Rusya’da sosyalizmi kurup, komünizme geçeceğim diye yola çıktı. Proletaryaya öncülük edenler, proletaryaya böyle bir yol gösterdiler. 1917, sadece Rusya proletaryası için değil, tüm dünya halkları için de büyük bir anlam taşıyordu. Ezilenler yeterince örgütlü olurlarsa ve tarihi fırsatlar yakalanırsa, iktidar olabileceklerini gördüler. Ve bu bilinç ve bu inançla, 1917 yürüyüşünü, değişik düzlemlerde sürdürdüler. Dünyanın her tarafına sıçrayan bu yürüyüş, her gün yeni zaferler kazandı ve her geçen gün kapitalizmin alanı daraldı. Ve böylece dünyamız, kısa sürede, adına kapitalizm ve sosyalizm denilen düzenlerin siyasal ve ekonomik kamplaşmasına ve kavgasına sahne oldu.

 Emperyalizm kendi iç çelişkilerini bir tarafa iterek, dünyadaki sosyalist gelişmeyi baş sorunu haline getirdi ve tüm dünya stratejisini bunun üzerine inşa etti. Ne olursa olsun sosyalizm belasından kurtulmak isteyen kapitalizm ve emperyelizm, özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra, askeri alanda tam bir kamplaşmaya giderken, ekonomik alanda ise hızlı bir yakınlaşmanın içine girdi.

Emperyalizmin atom silahları kullanmaya kadar varan saldırganlığı karşısında, devrim yapmış, sosyalizme doğru adım atmış, ancak ekonomik ve askeri açıdan hala oldukça zayıf olan ülkeler de kendi aralarında askeri, siyasi ve ekonomik kamplaşmaya gittiler.

Böylelikle dünya siyaseti iki kutuplu bir çekim alanı haline dönüştü. Kutuplardaki güçlerin arasındanda kalan ve her iki kesimle de belli çelişkileri bulunan ülkeler ise karşı kutuplardan başlayıp, içlere doğru kayan bir merkez oluşturdular; kutuplar arası dengelerden yararlanıp, siyasal ve ekonomik varlıklarını korumaya çalıştılar.

 Bu, yıllar yılı böyle sürüp gitti. 80’li yıllara kadar olan dönemde, emperyalist sistem içindeki bazı ülkelerde gelişen devrimler sonucu, emperyalist sistemim alanı daralırken, sosyalist sistemin alanı genişledi. Kapitalist-emperyalist sistemin, kendilerine çıkardığı faturaya dayanamayan halklar kurtuluşu sosyalizmde görüyor ve ona yöneliyorlardı. Emperyalist dünyadaki çatışmalı durum sosyalist dünyada gözlenmiyordu. 68’de Çekoslavakya’da ciddi bir kriz ve çatışma görüldüyse de, Sovyet tankları bunun üstesinden geldiler. Fakat bu uyarı tüm sosyalist dünya için aynı ölçüde geçerli olmamıştır.

 80’lerde, dünyada, rüzgarlar bir başka esmeye başladılar. Daha 80’li yılların başında Polonya’da proleterler, proleter iktidarı denilen bir iktidara karşı ayaklanmaya başladılar. “Proletarya diktatörlüğünün” orduları ayaklanan proletaryaya karşı harekete geçtiler, “proletarya iktidarını” proletaryaya karşı savunmaya başladılar. Adına sosyalizm denen düzen, Doğu Avrupa’lı proleterlerin beklentilerini karşılamamıştı. Polonya başkaldırının adı oldu sadece.

Ve “sosyalist” dünyada çözülme başladı. Doğu Almanlar Berlin duvarını aşamadılar, ama Çekoslavakya’yı asfalta dönüştürüp Batı Almanya’ya, yani kapitalist Almanya’ya, yüzbinlerin yürüyüşünü başlattılar. 90’nın hemen başında Çekoslavakya 68 ruhuyla taştı. Ve Doğu Avrupa sadece bir yıl içinde düştü; baştan başa çöktü.

1917’nin ana yurdu olan ve yıkılmaz gibi görünen Sovyetler de adeta sırasını bekliyor ve kendi köşesinde yeni yürüyüşe hazırlanıyorlardı. Daha bir kaç yıl önce, sosyalizm aşkına “Hurra!” naralarıyla çınlayan Kızıl Meydan, 91’in temmuzunda “Kahrolsun Komünizm!” sloganlarıyla çınladı. 1917’nin mimarı Lenin’in heykelleri, vinçlerin pençesinde başaşağı edildi.

Ve artık dünyamız, Sovyetler Birliğin’de de Komünist Partinin yasaklandığı yeni bir sürecin içine girdi.20.Yüzyılın ilk çeyreğinde iki kutuba bölünen dünyamız, 20. Yüzyılın son on yılına girerken, tek merkezli bir dünya oldu. Artık çekirdeğinde emperyalist metropollerin bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ve emperyalizm dünyaya yeni bir düzen vereceğim diyor.

Emperyalizmin “yeni dünya düzeni” politikası, dünyayı yeniden paylaşma politikası olarak gündeme geldi. Emperyalizm, dünyaya yeniden düzen verme politikasına, sosyalizmin yayılmasını mutlaka durdurma politikası ile zaten başlamıştı. Sosyalist ekonomi ve tekniğin kaldıramayacağı bir silahlanma yarışını başlatan Reagan, mutlak silah üstünlüğünü sağlayıp “sosyalizmi “ teslim almak istemişti. İlkin gelişmeyi durdurma ve daha sonra içten çökertme stratejisine yönelen Reagan, başkanlık görevini terkederken “Benim dönemimde komünizmin yayılışı durdu” diyordu. Öyle görünüyor ki, Bush yönetiminin işi de içten çökertmeyi sağlamaktı.

Fakat içten çökertme, hiç de Reagan stratejistlerinin hesapladığı gibi, şiddet yoluyla olmadı. Dış ekonomik ve teknolojik tehdit etkili olmakla birlikte, esas olarak, sosyalizm adına yapılan yanlış uygulamalar kitleleri patlama noktasına getirmişti. Kitlelerin bürokrat diktatörlüğe karşı biriken potansiyel muhalefetinin iktidara tırmanan kapitalist yolcular tarafından kanalize edilmesiyle birlikte, kitleler, 18. yüzyılda olduğu gibi, burjuvazinin yükselttiği ekmek ve hürriyet bayrağı altında harekete geçtiler. Bürokrat-askeri diktatörlüklerin kitle hareketleri karşısında yapabilecekleri bir şey yoktur; üstelik söz konusu hareket emperyalizmin tam desteğini de arkasına almış bulunmaktaydı.

 

Böylece milyonlarca insanın kanı pahasına kapitalist-emperyalist sistemden kopan topraklar, ancak bir kaç kişinin ölümüne neden olan olaylar sonucunda, yeniden kapitalist-emperyalist sisteme eklemlendiler.

 

Olaylar baş döndürücü bir hızla gelişiyordu. Çok uzun vadeli olarak düşünülen şeyler, çok kısa zaman dilimleri içinde gerçekleşti. Bu, emperyalistlerin öteden beri “sosyalist” sisteme karşı geliştirdiği siyasal, askeri ve ekonomik birlik politikalarını birden bire açmazlara sürükledi.

 

Avrupa ve Japon emperyalizmi, savunmalarını, önemli oranda, A.B.D.’ye yüklemiş bulunmaktaydı; A.B.D.’nin savunma şemsiyesi altında, ekonomik ve teknolojik gelişmeye ağırlık vermişlerdi. Japonya, hemen hemen bütünüyle savaş ekonomisinden uzak dururken, Avrupalılar, nispi de olsa, belli bir savaş ekonomisine sahip bulunuyorlardı. Özellikle Fransa, A.B.D.’ye havale edilen bir savunmaya alternatif olarak Avrupa’ya özgü askeri stratejiler geliştirmek istemişti. Fakat, İngiltere’nin Kıta Avrupası’na karşı mesafeli davranması, Almanya’nın ise kendini Doğu Almanya’da işgal altında görmesi ve “sosyalist” blokla sınır komşusu olması nedeniyle, A.B.D.’ye karşı mesafeli davranmaktan çekinmesi, Fransa’nın öncülüğünü yaptığı Avrupa stratejilerine hayat hakkı tanımadı.

 

“Sosyalist” dünyanın dağılışı, ekonomik entegrasyonda önemli mesafeler katetmiş olan Avrupa’yı, siyasal ve askeri alanda dağınık yakaladı. Japonya, bu alanda Avrupa’dan da geri bir durumda bulunuyordu. A.B.D. ise siyasal ve askeri alanda tam bir süper güç olmasına rağmen, dev gibi bir ekonomik potansiyelin başına bela olan dev gibi ekonomik sorunlarla karşı karşıyaydı.

 

Bu koşullarda yeniden paylaşıma başlayan emperyalistler, başta Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği olmak üzere, tüm dünyayı nasıl değerlendirecekler? Doğu Avrupa ve Sovyetler kapitalizm istiyor, ama bugüne kadarki ekonomik yapılanmaları, özellikle günümüzde hiç bir sınır tanımayan liberal ekonomiye ayak uyduramayacak kadar hantaldır. Emperyalizm, bu ekonomiyi, yeniden sosyalizmi isteyecek olan kitlelerin patlamasına yol açmayacak şekilde, nasıl kendi ekonomik reflekslerine, dinamiklerine uyduracak? Bu asfalta uygun arabanın toprak yolda gitmesine benzer. Hem hız değişecek, hem de araba büyük bir riskin altına girecektir.

 

Emperyalistlerin hiç biri, böyle bir riski tek başına üstüne alabilecek kapasitede değildir. Bırakalım borçlarını, borçlarının faizlerini bile Üçüncü Dünya ülkelerinden koparamayan emperyalistler, bir de çok geniş bir ekonomik alanı kendilerine bağlama durumuyla karşı karşıyadırlar. Uluslararası bir iflasla karşı karşıya kalmak istemeyen emperyalistler,oldukça ihtiyatlı davranmakta ve karlı bir ortaklık içinde hareket etmek istemektedirler. Her şey, dünyanın yeniden düzenlenmesi sürecinde, emperyalist ülkeleri barışcıl bir ortaklığa zorlamaktadır. Emperyalistler için ana sorun, bu ortaklıkta kimin daha fazla pay alacağı sorunudur. Emperyalistler bir yandan daha fazla pay almak istiyorlar, fakat öte yandan da daha fazla pay almak için zorunlu olan yatırımları yapmaktan çekiniyorlar.

 

Bütün avantajlar ve dezavantajlar göz önüne alındığında, emperyalistler arasında en avantajlı konumda olan A.B.D. emperyalizmidir. Emperyalizmin şu anda dünyada istikrara ihtiyacı var. Cuntaların askeri tehditlerle sağladığı “barış”larda görüldüğü gibi, dünyada istikrarın sağlanması da büyük bir askeri gücü zorunlu kılmaktadır. A.B.D. emperyalizmi, dünya halklarına karşı yönelmiş bir polis gücü olarak çalışmayı kendiliğinden üstlenmiş durumdadır. Son Körfez Krizi bunu açıkça ortaya koydu. Bu durum, genel olarak emperyalizmin, hala A.B.D.’nin askeri gücüne büyük bir ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. A.B.D.’nin askeri gücüne sadece emperyalizm değil, Üçüncü Dünya ülkelerindeki işbirlikçiler de büyük bir ihtiyaç duymaktadırlar. Güçlü olana bağımlılık büyük bir ekonomik kayışı da birlikte getirmektedir.

 

A.B.D.’nin askeri gücüne olan bağımlılık öteki emperyalist çevrelerde rahatsızlık yaratmaktadır. Bu duruma hem kısa vadeli hem de uzun vadeli çözüm bulmak istiyorlar. Dünyaya yeni bir siyasal düzen vermek, önemli ekonomik avantajlar sağlıyor; fakat öte yandan da askeri güç gerektiriyor. Öteki emperyalistler, uzun vadeli düşündüklerinde, ilerde ortaklığın bozulması ihtimalini göz önüne alarak, A.B.D.’ye karşı kendilerini savunabilecek bir güç oluşturmak istiyorlar. Nitekim bunun adımları birleşik Avrupa Ordusuyla atılmış bulunmaktadır.

 

Sovyetler ne olacak? Sovyetler, daha şimdiden, yüzyılın başındaki Çarlık Rusya’sının konumuna  düşmüştür. Büyük bir askeri güçtür, fakat kapitalizmi tercih ettiği için emperyalizme bağımlı duruma düşmek zorundadır. Bu dev askeri güç, savaşsız bir dünyada, ekonomik olarak nasıl  gelişecek? Çarlık Rusya’sının ordusu, savaşların hüküm sürdüğü bir dünyada, toprakların genişlemesini sağlıyordu; oysa emperyalizm, günümüzde, taktik olarak, büyük savaşlardan uzak durmak istiyor. Bu durumda, Rusya’nın, askeri gücünü sunarak Avrupa’yla birleşmek istemesi kaçınılmazdır. Ancak şimdi bunu ne A.B.D. kabul eder ne de Avrupa ister. Bu, çelişkilerin erken derinleşmesi ve bir çatışmaya doğru sürüklenilmesi anlamına gelir. Avrupa kapitalistleşmiş Rusya’nın askeri gücünü tümden yitirmesini istemeyecektir. A.B.D.’yi frenlemek için bu güce ihtiyacı vardır. Fakat Rusya’nın ekonomik açıdan, Avrupa’ya entegre olması çok zor olduğundan,  ona karşı mesafeli davranacaktır.

 

Özcesi, Rusya’nın yeni burjuvazisi, yeni dünya düzeninde umduğunu bulamayacaktır. Bu arada, yeni burjuvazinin bürokrat diktatörlüğe karşı tepkisi, içerde kendi aleyhine olacak bir sonuç da yaratmış bulunmaktadır: Sovyetler Birliğini oluşturan cumhuriyetler dağılıyor; bu ekonomik ve siyasal dinamiklerin dağılıp parçalanması demektir.

 

İki kutuplu dünyanın siyasal, ekonomik ve askeri dengelerini kollayarak politika üreten ve böylece bazı önemli olanaklar elde eden Üçüncü Dünya ülkelerinin işbirlikçi ve bağımlı iktidarlarının yeni dönemde artık böyle bir şansı kalmamıştır. Emperyalizmin tüm dünya için öngördüğü politikalar, dünya siyasetini tek merkezli duruma sokmuştur. Kendi siyasal, askeri ve ekonomik güçleriyle emperyalizmin ürettiği politikalara karşı direnme gücü kalmayan bu ülkeler, daha şimdiden “Yeni Dünya Düzeni”ni kabul etmiş görünmektedirler. Söz konusu ülkelerin, bu süreç içinde izleyebileceği politika, yeni düzende biraz daha avantajlı bir yer edinebilmektir. Bunu sağlamak için izledikleri taktik, bölgesel çelişkilerde kendi ağırlıklarını koyma çabasıdır.

 

Emperyalistlerin düzeni ve politikalarında böyle bir süreç gözlenirken, halk kitleleri ne  yapacaklar?

 

Bu sorunun cevabı emperyalistler tarafından verilmiş değildir. İki kutuplu dünyayı kitleler çökerttiler; onlar oluşturmuştu, onlar dağıttı. Ekmek ve özgürlük istiyorlardı. Dünya burjuvazisi, “sosyalist” kampta ekmek ve özgürlük isteyen kitlelere, bunu size “ben veririm” dedi. Kitleler de bu mesajı dinledi ve kapitalizmden medet umdu. Oysa emperyalistlerin kendi ülkelerinde ekmek ve özgürlük isteyen milyonlarca insanın nefes kokuları ve iniltileri duyulmaktadır.

 

Afrika hala açlıktan kırılıyor; Latin Amerika ülkeleri iflas etmiş durumda; ekonomi kendisini yeniden üretemiyor ve bu, toplumu işsizliğe ve açlığa sürüklüyor. Asya’nın alt emperyalistleri (Güney Kore, Tayland v.b.), kısmi bir rahatlık içinde olmalarına rağmen, siyasal iktidarlar ayakta duramıyorlar. Uzak Doğu ülkeleri, kapitalist olsun, “sosyalist” olsun, büyük bir gerilik içinde yaşama savaşı veriyorlar. Kitleler ne “sosyalist” ne de kapitalist düzenden hoşnut, hepsinde isyan potansiyeli var.

 

Kapitalizm açlara ekmek ve kölelere özgürlük sorununu nasıl çözecek? Açlık ve kölelik, ikisi birbirini tamamlayan şeylerdir; refah ve özgürlük için de aynı şey söz konusudur. Kapitalizm refah yaratmadan özgürlük sağlayabilir mi? Zincirlerinden azad olmuş köleler, burjuvazinin mutfağına saldırmayıp, kokusuyla mı yetinecekler? Süper marketlerin vitrinlerine bakarak mı karın doyuracaklar? Eski “sosyalist” ülkelerdeki kitleler, kendilerine özgürlük verecek olan burjuvazi, onları işten attığında “bu da işten atılma ve aç kalma özgürlüğü” mü diyecekler? Kapitalizm iki ile üçü çarpıp dört elde etmek istiyor. Dört elde etmek için, iki kere ikiyi çarpması gerektiğini biliyor, ama elinde sadece bir iki var.

 

Yakın geleceğimize iki siyasal eğilim damgasını vuracaktır. Bunlardan biri, bürokrat merkezi diktatörlüklere karşı yönelen ulusal kurtuluş hareketleridir (UKH), ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı (UKKTH) temelinde yükselen dinamizmdir; öteki ise aç kitlelerin hareketidir. Birinci eğilim amacına ulaşır ulaşmaz, ikincisine eklemlenecektir.

 

Öyle görünüyor ki, şu anda emperyalizmin başını en fazla ağrıtan konu ulusal sorundur. Orta-Doğu sorunu, ulusal bir sorun olarak gündeme gelmektedir: Arap-İsrail sorunu ve Kürdistan sorunu. Bunun için Orta-Doğu konferansı toplanıyor; Avrupa’da Yugoslavya’yı oluşturan cumhuriyetler ayrılmak istiyor; Sovyet cumhuriyetlerinden üçü tam bağımsızlığa kavuştu, geri kalanların da hemen hemen tümü ayrılma kararı aldı. Dünyanın siyasal haritasının bu kadar değişime uğraması, emperyalizm tarafından onaylanacak mıdır?

 

Eski Sovyetler Birliği’ndeki gelişim emperyalizmin kontrolünden çıktı. Emperyalizm kendi kontrolünden çıkan ve ekonomik ve siyasi olarak kendisiyle birleşme eğilimi göstermeyen ulusal hareketlere sıcak bakmıyor. Hatta gelişmelerin bütünüyle kontrolünden çıkmasını engellemek için, kendisiyle birleşme eğilimi gösteren hareketleri bile frenlemeye çalışıyor.

 

Eski Sovyetler Birliği’nin güney-doğusunda gelişen ulusal hareketlerin geleceği oldukça belirsizdir. Buradaki cumhuriyetlerin tümü islamidir ve son dönemlerde bu cumhuriyetlerin hepsinde islami hareket güçlenme eğilimi göstermektedir. 70’lerin sonunda ve 80’lerin başında ortaya çıkan islami tavır, yeni bir hamle yapabilir, nefes alabilir. Gerçekten de İran’daki islam hareketi, gerek içte, gerekse dışta büyük bir tıkanmayla karşı karşıya kaldı; Irak Savaşındaki başarısızlık, Lübnan’da sonuçsuz kalan çabalar ve Afganistan’daki belirsizlik, açılan İslami-Cihad bayrağının yükseklerde dalgalanmasını engelledi. Buna rağmen tümden bir yenilgi de söz konusu değildi. Son on yıldır islami hareket umutsuz bir direniş içinde görünüyordu.

 

 

Şimdi milliyetçi renklerin yanı sıra, islami renklerin de öne çıktığı güney-doğu cumhuriyetlerindeki hareketler, emperyalist sistemin tümüne karşı islami bir blok oluşturulması tehlikesinin işaretlerini vermektedirler. İran, Afganistan, Azerbeycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan gibi ülkelerin alacağı birleşik islami tavır, emperyalizmin göz ardı edeceği bir tehlike değildir. Bu tavrın bütün islami ülkelere yayılma eğilimini de göz önüne alırsak, durumun ne kadar nazik olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.

 

Eski Sovyet cumhuriyetlerinde ulusal hareketlerin islami renkler taşımasının yanında, Orta-Doğu’da kitlelerin sınıfsal hareketleri de kendilerini islami renklerle açığa vurabilirler. Son on yıldır zaten böyle bir durum yaşanıyor.

 

Bütün bu olasılıklar, emperyalizmin orta ve yakın doğu politikalarına ilişkin bazı ip uçları verirken, anti-emperyalist bir blok hareketinin de ortaya çıkabileceğinin işaretlerini vermektedir. Halklar emperyalizme karşı dayanışma ihtiyacı duyacaklardır. Böyle bir dayanışmanın önündeki en büyük tehlike islami tavırların karmaşıklığıdır. Gelişen islami harekete Şiiliğin egemen olmak istemesi ve Şiiliğin, bir milli ideoloji haline geldiği İran’da Fars şovenizmi ve yayılmacılığını beslemesi, ulusal kurtuluşçu, anti-emperyalist blok hareketinin önündeki en ciddi engeldir. Bunun hemen yanında, A.B.D.’nin kontrolünde bulunan TC’nin, eski güney-doğu Sovyet cumhuriyetlerinde truva atı rolü oynayarak sahte bir milliyetçilik geliştirmeye çalışması ve bu sahtekarlığın bu cumhuriyetlerde belli bir tabana sahip olması gelmektedir. A.B.D., Türkiye kanalıyla Orta-Asya’ya müdahale etme olanağını sürekli olarak elinde tutmak istiyor. Bu politikanın Türkiye’deki adı Türk-İslam sentezidir. Bir başka ciddi tehlike de Suudi Arabistan’daki petrol-dolar  sermayesine dayanan islami harekettir. Sünni Suudi Arabistan, bir yandan Şii İran’ın güçlenmesini engellemeye çalışırken, bir yandan da bölgede emperyalist bir güç olma eğilimindedir.

 

Özcesi, merkezinde Müslüman halkların bulunduğu ulusal hareketler bloklaşma ihtiyacı duymalarına rağmen ciddi engellerle karşılaşacaklardır.

 

Günümüzün en önemli eğilimi olan ulusal hareketlerin yanı sıra ortaya çıkacak, gelişecek ve giderek ön plana çıkacak olan öteki hareket ise yoksulların hareketi olacaktır.

 

80’lere kadar olan dönemde yoksulların hareketi, ağırlıklı olarak emperyalizmin arka bahçeleri sayılan Üçüncü Dünya ülkeleriyle sınırlıydı. Bu ülkelerde gelişen devrimci hareketler, emperyalizme darbeler indiriyorlarsa da, güçlü sarsıntılara yol açmıyor ve emperyalist metropolleri ciddi bir  krize sokmuyorlardı. Öte yandan Üçüncü Dünya ülkelerindeki devrimler, olanaksızlıklar ve zorluklarla boğuşmak zorunda kalıp, etkisiz duruma düşüyorlardı.

 

Yoksuların hareketinde, gelecekte yeni bir durum yaşanacağa benziyor. “Sosyalist” blokun çöküşüyle, emperyalizm bir yandan etki alanını genişletirken, bir yandan da bakmakla yükümlü olduğu yoksul ailelerinin sayısını arttırdı. Şimdiye kadar, emperyalizm, Doğu Avrupa ülkelerinde bürokratik diktatörlüklere karşı yönelen muhalefet hareketinden, ne siyasal ne de ekonomik alanda, olumsuz bir şekilde etkilenmiyordu. Doğu Avrupa’nın emperyalist sisteme katılmasıyla, buralardaki kitle hareketlerini de ithal etmiş oldu.

 

Belirtmek gerekir ki, bu kitleler, hiç de, gelişmemiş ülkelerdeki “bir lokma, bir hırka” felsefesiyle hareket eden kitleler değildir. Doğu Avrupa’lı kitlelerin talebi “daha iyi iş, daha kaliteli mal ve özgürlük”tü; Üçüncü Dünya ülkelerindeki kitlelerin talebi ise “iş, ekmek ve özgürlük”tür. Nereden bakılırsa bakılsın, Doğu Avrupa’daki kitlelerin talepleri daha yüksek düzeydedir ve bu taleplerden yola çıkacak olan bir kitle hareketi potansiyeli vardır. Bu hareket, kapitalizm için büyük bir baş ağrısı olacaktır.

 

NATO, Doğu Avrupa ülkelerinin üyelik başvurusunu reddediyor. Doğu Avrupa’nın yeni yönetimleri ise Nato’yla bütünleşip, AET’na girmek istiyorlar. AET, Doğu Avrupa’yı da içine alacak olan bir Avrupa birliğini çok erken buluyor. Bütün bunların nedeni var: Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomileri kapitalizm tarafından restore edilecek. Bu, büyük bir işsizler kitlesi yaratacak, daha iyi iş isteyenler, işsiz kalacaklar. Sosyal güvenliğe iyice alışkın olan Doğu Avrupalılar bu koşullarda nasıl yaşayacaklar? Doğu Avrupa ekonomileri, gelişmiş kapitalist ekonomiler gibi, kapitalizm koşullarında, kitlelere sosyal güvenlik sunamazlar. Kaldı ki, gelişmiş kapitalist ülkelerde de gözlenen eğilim, sosyal güvenlik politikalarını daraltma yönündedir ve bu ciddi huzursuzluklara neden olmaktadır.

 

Doğu Avrupa’lılar, batılı ülkelerin sınırlarını zorlayıp, kitlesel bir göç dalgası başlatabilirler. Batılılar buna izin vermeyecektir. Dev Alman ekonomisi bile, Doğu Almanya’nın yükünün altında nasıl eziliyor, açıkca görülmektedir. O halde, Doğu Avrupa’nın yeni burjuvazisi, kapitalizmi geliştirme uğruna, daha iyi iş isteyenleri işsiz bırakmak, daha kaliteli mal isteyenlerin taleplerini kısıtlamak zorundadır. Kitleler,buna “özgürce” baş kaldırırsa ,o zaman da baskı uygulayacaktır.

 Doğu Avrupalıların gelecekte geliştirecekleri hareket, Doğu Avrupa’yla sınırlı kalmayacaktır. Batının bundan etkilenmemesi mümkün değildir. Yoksulların hareketi, Doğu Avrupa yoluyla, batılıların kalelerine bir at başı gibi uzanacaktır. Önümüzdeki on yılda, 20. Yüzyılın başındaki gibi bir  Avrupa’yla karşı karşıya kalacağımızdan hiç kimse kuşku duymamalıdır.

 “Sosyalizmin” Doğu Avrupa’da yıkılışından , büyük bir moral takviyesi alan emperyalizm, korkunç bir siyasal ve kültürel bombardımanla, bu toplumları kişiliksizleştirmeyi önüne koymuştur. Bu bombardımanın yarattığı toz duman arasında anti-kapitalist hareket durdu sanılıyor.

 Günümüzde böyle bir durgunluk gözlenmekle birlikte, anti-kapitalist hareket potansiyel olarak güçlenmektedir ve bu hareketin tohumları metropollerin kalelerine doğru savrulmaktadır. A.B.D., Meksika’yla olan sınırına yeni bir Çin Seddi örmüş durumda. A.B.D.’ye göç etmiş olan Latin Amerikelılar, Washington’un göbeğinde günlerce süren sokak çatışmaları yapıyor ve polise karşı direniyorlar.

Önümüzdeki on yıl içinde kitlelerin iktidar kavgası ve düzene karşı mücadelesi çok güçlü atılımlarla gelişecektir. Kapitalizm, hiç de güllük gülistanlık yeni bir dünya düzeni yaratamayacaktır. Kitleler dünyaya verilmek istenen düzene karşı, kendi taleplerini dayatarak direneceklerdir.

 


Yorum ekle