Anasayfa Manevi Yazarlarımız Mehmet ŞENER Ön söz

Ön söz

onsoz M.Cahit Şenr'e  İthaf olunur. Onu D.Bakır cezaevinde tanıdım. Henüz Eylül darbesi olmamıştı. Kavgamızın şafağındaydık. Gençliğimizin gürzüyle demir devlere karşı savaşan efsanevi cengaverler gibiydik. Rahat ortamda bin kişiydik, kavga zamanında tek bir kişi gibiydik. Zulüm, ayaklarımızın altında çirkin bir yaratık gibi bize yalvarırken, biz susmayan dillerimizle özgürlük türküleri söylerdik. Ayrımız gayrımız yoktu bizim, aynı ananın çocukları gibi birbirimizi sever, aynı kaplardan yemek yer, aynı yataklarda yatar, aynı kitapları okurduk.

12 Eylül darbesiyle birlikte karşımızdaki zulüm kükredi. Demir kapılar üzerimize kilitlendi. Dışarıdaki annelerimiz, kardeşlerimiz, arkadaşlarımız bizden koparıldı.


Biz ise, gemilerimizi çoktan yakmıştık. Kavga bayrağımızı arşû alaya yükseltmiş, içimizdeki inanç ordularını harekete geçirmiştik. Bilincimizden, inancımızdan, halkımıza bağlılığımızdan ve çıplak yüreğimizden başka bir silaha sahip değildik.

Bu minvalde kavgaya girdik. Bedenlerimize inen tahtadan kalasların, demirden çubukların, lastikten copların acılarıyla inlemedik. Suskunlığumuzu direnme bildik ve suskunluğumuzla zulmü yenmeye yeminliydik.Kısa vadede bizi yenemeyeceklerini anlayanlar, bizleri kan revan içinde hücrelere taşıdılar. Beton yapılı, demir kapılı bu tabutlar mekanımız olacaktı artık. Beşer beşer veya onar onardık. Yataksız, yorgansızdık. Sabah kahvaltımız, ayaklarımızın tabanına atılan yetmiş adet cop, akşam yemeğimiz acı ve açlığımızdı bizim.

Bu koşullarda yeşeriyordu birliğimiz, inanç tohumlarımız gül açıyordu. Büyük düşlerimiz bizi koruyor, karnımızı doyuruyordu. Zalimler, inançlarımızı kirletmek, düşüncelerimizi bize kusturmak istiyorlardı. Bu amaçlarına varmak için, havayı, suyu, güneşi, gülmeyi, uykuyu, konuşmayı, sigarayı, yıkanmayı ve kısacası yaşamayı bize karşı silah olarak kullanıyorlardı.

Yenilmemek ve yenmek için yaşamımızı onlara karşı silah haline getirme kararına vardık.

Mehmet Cahit Şener, Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Laz Zeki, Orhan Aydın önderliğinde bir grup, ölümün koynunda yattı. Kendilerini yemekten içmekten men ettiler, bir kararlılık abidesi kesildiler. Ve zulmün altında şaha kalkan bizlere cesaret ve umut kaynağı oldular. Biz onların asla yenilmeyeceğini biliyorduk. Kalasların ve copların darbeleri altında gülerek ölümle satranç oynuyorduk.

O kahramanlar kırk beş gün aç kaldı. Altı gün hiç su içmedi. Sakalları uzadı, saçları sakallarına karıştı. Her biri beton sekilerin üzerinde birer cesaret heykeline dönüştü. Ve zalimlerin yüreğine suskunluklarıyla korku saldı. Onların asla yenilmeyeceklerini, ölümleriyle kendisini yeneceklerini anlamakta gecikmeyen Zalimlerin Başı, Esat Oktay Yıldıran, diz çökmek zorunda kaldı kahramanların önünde, “bundan sonra baskı yapmayacağım, zulme son vereceğim” dedi. Kavganın ilk raundu böyle kazanıldı. Ve savaş alanı sıkı yönetim mahkemelerine taşındı.

Buralarda sömürgeci yargıçların karşısında biz baştanbaşa sözdük. İnkar edilen dört bin yıllık tarih ve medeniyet için canlı birer özdük. Sömürgeci yasaları yargılayıp yakan atalarımızın ateşinden birer közdük. Körler meclisinde ileriyi gören çifte gözdük.

Sözlerimizi susturmaya, tarihimizi inkar etmeye, közümüzü söndürmeye, gözlerimizi kapatmaya çalıştıklarında, Mehmet Cahit Şener “ Hepinizi ölüme aşk ilan etmeye çağırıyorum” diye haykırdığında, ona uyandık.

Tabuttuk artık demir kafeslerden dışarı çıkarılan, zılgıttık dilden dile yayılan, cesarettik dağlardan yankılanan, umuttuk karanlıklarda şafak çığlıkları atan.

Tabutlarımızın, zılgıtlarımızın, cesaret ve umutlarımızın karşısında dayanamadılar. İlk bahar karları gibi eridiler. Belki de ilk kez bizi insan bildiler. Ezilip büzülerek bizi dinlediler. Bileklerimize taktıkları görünür kelepçeleri, dillerimize vurdukları görünmez zincirleri istemeden söktüler.

Özgürdük artık duvarların arasında. Dışarıya iletilen zafer mesajları, Mehmet Cahit Şener’in kaleminden çıkıyordu. D. Bakır zindanında çıkan illegal dergiler onun makalelerini yayımlıyordu. Mazlum’un hücresinde kazılan özgürlük tünelinde onun da emeği vardı. Orada demiri demirle kestik, tırnakla betonu kazdık, oksijenle karbon dioksidi boğduk. İnancımızla, iki metre kalınlığında kayayı deldik. Ama hiç birimiz bu tünelden dışarı çıkamadık, sürgün yedik, her birimiz bir başka zindana gönderildik.

Mehmet Cahit Şener tahliye olunca tutuklanıp askere götürüldü. Tek başına Türk ordusuna karşı koydu, asker elbisesini giymedi. Fırsatı bulunca firar etti. Hiç zaman kaybetmeden Şam’a gitti. Burada yaşadıklarını yaklaşık bir yıl sonra elinizdeki kitapta yazdı.

 Cezaevindeyken yazdığı bazı yazıları da bu kitapta yer aldığından, okuyucu içerdeki Şener’in Öcalan’ı övdüğünü görecek ve belki de içerdeki Şener ile dışardaki Şener arasında çelişki bulacak. Ama böyle bir bakış açısı gerçeği yansıtmayacaktır. O görülen çelişki, Şener’in on bir yıl PKK içinde olan bitenlerden habersiz olmasının ve dört duvar arasında tecrit kalmasının sonucudur. O, zindanlarda zalimlere karşı nasıl baş kaldırdıysa, askere alınınca Türk ordusuna nasıl boyun eğmediyse, Öcalan’ın yarattığı akıl ve mantık dışı sisteme ve ihanete de baş kaldırmayı bildi.

 Öcalan’nın ona ithamları ve onun ileri sürdüğü gerçekler, kısa süre içinde tarih ve yaşanan gerçek tarafından yanıtlandı. Öcalan’ın ihaneti tartışmasız kanıtlandı. Ve Şener’i destekleme cesaretini kendimizde bulamayan veya onu haksız bulan ve ulusal kurtuluş mücadelesinin saflarında yer alan herkesin, bugün onun anısı önünde saygıyla eğilmesi gerekiyor.

Selim Çürükkaya

Nisan 2000

 

 

 

Yorum ekle