"Köyümüzün Son Leyleği Ağlayarak Gitti"
Nihat Budan-İnsanların gidip geri gelmedikleri bir ülkede, Leyleklerin gelmeyişinin peşine düşmek ne kadar anlamlı olur sorusuyla karşılaşa bileceğimi bildiğimden dolayı, ben en azında bu sorunun cevabını önceden açıklamaya çalışayım da, haklı bir arayışın haksızlığa gidişini önlemiş olayım.
Ne zaman yaşlı Anamı, telefon üzeri arasam, o hep ne zaman geri geleceğimi tekrar tekrar soruyor?
Bende, kendisini teselli etmek maksadıyla, nasıl geleyim anam, sevginin, adaletin bittiği bir yerde yaşamanın koşulu var mı ki geleyim.
Görmüyor musun, mideleri bu kadar büyümüş insanların yönetici oldukları bir ülkede yaşanabilir hal var mı ki geleyim demesi üzerine, Anam da “he valla bu durumda gelinmez”.
Telefonun öbür ucunda yaşlı Anam, midesi büyümüş insanların neler yaptıklarını anlatmak üzere “hani lawém, o asırlık, Dut ağacı var ya, birileri gece gelip o koca ağacı kesip götürmüşler.
“Nasıl üzüldüm bilir misin evladım”.
O tarihi bilinmeyen kadar yaşlı ağacın kesilmesi bir dert, bir de yuvası yıkılan o leyleğin feryadını göreydin, o da bir başka dert. O zavallı kuş günlerce kesilen, o ağacın kökleri etrafından dolandı durdu.
Nasıl günlerce hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
“Ben yetmişini geçirdim, ama böyle bir çırpınışı ilk gördüm.
O zavallı dilsiz kuş günlerce çırpındı durdu ve sonra kayıp oldu gitti’’. Memleket yaşanılmaz haline iliksin, Anamda beni doğrulamak üzere bu pratik örneği verince, ikimiz aynı derdin acısında buluştuk, bu baharın ilk arifesinde.
Hani derler ya, dert aynı olunca, konuşmak için ortak tema hemen bulunur.
Ana ve oğul verdik el ele, neden bu coğrafyada giden geri gelmez sorusuna cevap aramaya?
Midesi büyümüş insanların çoğunluk oluşturdukları bir yerde tabi ki ne insana ve nede kurda kuşa yer kalır.
Çünkü bir kere mide aklın önüne geçmiş.
Midenin gözünden dünyaya bakılır.
Akıl mideden gelen sesin esiri olunca, insan kendi insani vasıflarını yitirme sürecine girer.
Bu süreç, insan da gelişti mi artık her değer anlamını yitirir.
Aç olan baş da keser, ağaç da, yalan da söyler, hile eder, çalar çırpar mide açlığını gidermek için!!
Çünkü bir kere insan bu sürece evrilmiş durması zorlaşır.
(Oysaki meyve ağacını kesmek bir kere günah sayılırdı Kürdlerin ahlakında).
İnsanda sadece ben yaşayayım da, kim ölür, kim kalır gerisi umurumda değil anlayışı başlar.
Bu anlayış sahipleri, ne gidenle ve nede gelenle ilgilenirler.
Köyden gitmiş Leylekler, omrundamı omların!
Bu insan tipinin şekillenmesinde tabi ki kapitalizmin rolü büyüktür. Yoksa yeni doğan tüm Çocuklar masumdur. Kapitalizmin insanda oluşturduğu, malın varsa büyüksün anlayışı belirleyici olmuş, insanın bu gelişim sürecinde.
Ancak bizim coğrafyamızda, yaşatarak var olma yerine yok ederek yaşama anlayışı, kapitalizmi aşan bir durumdur.
Sanırım ülkemizde hayat bulan yıkım anlayışının yaygın ve çoğul olması, bize medeniyet getirdiklerini idea eden talancı Türk devletinin uyguladığı aç bırak, açıkta barak, göçert politikasının rolü etkileyici olmuştur.
Yoksa batı Avrupa devletleri de birer kapitalist devlettirler.
Giden Leyleklerin geri gelmesi için, Anama soruyorum, peki bu durum karşısında hiçbir şey yapmadın mı?
Bak diyorsun ki acı çekmişim!
Aldığım cevap ise “oğlum ne yapayım veya ne yapabilirim ki”
Ama en azında bir anasın, yuvanın yıkılması nasıl bir acı olduğunu iyi bilirsin.
Bak seninde yılardır gidip geri gelmeyen evlatların var?
Hele bir düşün, bu olanlara hep sesiz kalındı, seyirci olundu diye, memleketimizde yaşanacak hal kalmadı.
Sonra senin gibi binlerce, Kürd Ana kan ağlıyor.
“Doğrudur, bu acı bana daha önce buradan gidip geri gelmeyen evlatlarımın acısı kadar ağır gelmiş.
Ancak ne bileyim işte, acı çekmek alın yazımız mı olmuş ne”?
Deyince benimde söyleyecek lafım kalmadı.
Çünkü bir gün, bu gidişi anlayabilmek için ne Anam ve nede Köy’deki diğer Analarımız diyemediler ki acaba nedir bu hal? Neden çocuklarımız kendi topraklarında bir bir kaçıp gitmek durumunda kalıyorlar?
Bu duruma bir çare bulmak için bir şeyler yapalım diye iki Ana, iki Baba yan yana gelip konuşmamışlar, konuşturulmadılar!
Konuşmuş olsalar dai, bulamadılar bu felaketin çözümünü.
Çünkü bu felaket sadece analarımızın sorunu değil, yaşamak için yıkma, kesme kültürü bir insanlık sorunu artık.
Konuşamazlarda, yaşatma ve koruma kültürü yerine, talan kültürü egemen kılınmış. Toplumu yönetme makamında olanlar yaşatmayı değil kesmeyi marifet saymışlar, derinleştirmişler yılar yılı. Bu durumda asil duygularını yitirmemiş analarımız ağlasalar dai neye çare.
Çünkü açların uluduğu yerde, kesilen ağaca, giden leylek’e üzülmek enayilikten ötesi değildi!
Kim olur bu derde derman köyümüzde, olacak olan kovulmuş, vurulmuş, geride kalan ise ancak mide işiyle uğraşmakta. Leyleklerin yuvaları mı dağılmış, yaşlı Analarımızın, sahipsiz çocuklarımızın ekmeğimi kesilmiş, aç olanın umurunda mı? Aç, açtır, cepleri şişkin olanların etrafında kuyruk sallama derdinde. Malın, pulun varsa adamsın anlayışı sayesinde her gün insanların kesildiği yerde, kim düşer bu işlerin peşine.
Bu zalim kültürün ve anlayışın sahipleri sağ olsunlar.
Onlar bizlere ağaç dikmeyi, insanı sevmeği değil, devletin askeri, polisi, yardakçısı, yalakacısı, korucusu, ajanı ne kadar kudretli olduklarını ispatlamaya çalıştılar.
Açların bir araya gelip çoğunluk oluşturdukları bu devletin sahiplerine seksen yılda, açıkta yürütmüş oldukları talan politikası, hiçbir şeye saygısı olmayan bir insan kitlesini ortaya çıkardı. Bu vahim duruma karşı aslında birçok insan rahatsız! Ancak zalimlerin zulmüne yetmemişti gücümüz, tıpkı yuvası yıkılan çaresiz, Leylek gibi!
Anamın bu üzntülü haline bir öneride bulunmak üzere, ben senin yerinde olsam gider, köydeki aklı başında, sevgisi duyarlılığı kararmamış birkaç kadınla bu konuyu konuşurum.
Bu köy sadece bizim değildir.
Bizlerle birlikte burada yaşayan diğer canlı varlıklarındır da.
Hele bir düşün, daha ne sen, nede ben varken, bu Leylek ve bu Leyleğin nesilleri, bu dut ağacında yuva yapmış ve her sene istisnasız ilkbaharı gelir yuvalarını onarır yavrularını bu topraklarda büyütürlerdi.
Hatırlıyor musun Anam kaç defa, Leyleklerle, bizim yaşantımızın bir birine benzediğini konuşmuştuk.
Birde kapı komşuyduk.
İlkbaharları geldiklerinde geliş heyecanlarını, danslarını aşklarını izler mutlu olurduk.
Onlar gittiklerinde yerleri nasıl boş, ortalık xam xalı olurdu.
Bizde ilkbaharları yaylaya gider, son baharları gelirdik. Onlarda sonbaharları gider ilkbaharları gelirlerdi.
Bu gidişin geri çevrilmesinin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Ancak yine bir şeylerin yapılması gerekli olduğuna inanıyorum.
Hiçbir şey yapmasan bile en azında, köy’lülerine diyebilirsin acaba biz neler yapmışız ki bu güzelim, Leylekler bir daha bu köye uğramaz oldular.
Ya da ne yapalım da, bu Köyden küsüp giden, Leyleklerin geri gelmelerini sağlayalım. En azında bunu yapa bilirsin.
Gidip geri gelmeyenler için bir çaba göstermiş olurdunuz demem üzere, Anam “vallaha belki doğru dersin ancak ben şimdi gider bu anlatıklarını kiminle konuşsam, kesinlikle beni deli ilan ederler demesi, bir anda devletin, evini yıktığı ve yerinden, yurdundan kaçmak zorunda kalmış Kürd insanı ile bir zalimin yuvasını yıktığı leyleğin kaderi ne kadar bir birine benzediği aklıma geldi de, bu tanıdık acı karşısında dilim lal kesildi!!
Sonra düşünsenize, gidenlerin geri gelmesine çare aramak deliliğin adı olmuş memleketimizde. Gidilmiş yaban elerde yaşamaya mahkum olmak da acıların en dayanılmaz hali.
03.03.2011
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


