Ulusal Hareketlerde Meşruiyet Zemini

 mardintiyatrokerbela 4_640x480İrfan Burulday/ İyice tıkanmış, can çekişen, egemen sömürgeci ulus devlete etnografik malzeme olma rolünü amaçlayan ve milli varlığını siyasal bağımsızlık üzerinden temellendirmeyen hiçbir ulusal hareket,  ulusal etmenlerine ait öğeleri birleştirerek yeni bir tarih organizması meydana getiremez.  Kuşkusuz her uygarlık, medeniyet gibi ulusal-milli hareketlerde morfolojik, kültürel ve siyasi şeklinde kendi değerlerine göre değişir ve gelişirler. Bu açıdan ulusal-milli hareketler varlıklarını sürdürmek için yaslandıkları ulusal dinamikleri, temsilini üstlendikleri toplumun gelişimi, dönüşümü, yapıcılığı ve en önemlisi siyasal-politik bağımsızlığını bu esas üzerinden idame ettirmelidirler. 

Bu aşamada ulusal-milli hareketlerin kendine özgü ve esas biçimiyle yapay siyasal, politik ve stratejik, yıkıcı konjonktürel kararlardan uzak durmaları zorunlu bir ilke olarak ortaya çıkar. Hiçbir ulus-devletin (sömürgeci bile olsa) egemenliğinden vazgeçmediği ve hatta siyasal bağımsızlığına yönelik en basit bir tehdide karşı askeri, siyasi, ekonomik her türlü bastırıcı şiddeti kullanmaktan imtina etmediği bir çağda;  Kürt ulusal hareketlerinin, Kürtlerin siyasi, ulusal egemenliklerinden vazgeçmelerini düşünmek ya da vazgeçilmesi noktasında bir beklenti içerisinde olmalarını görmek kabul edilemezdir.  

Otoriter-sömürgeci egemen düzene eklemlenmek, serpilmek ve yine onun yıkıcı hegemonik bürokrasisinin; desiseci, pragmatist yalanlarına ve siyasal, seküler teolojisine sığınmak;  Kürt ulusal hareketlerinin avlanması ve topraklarının yeniden çalınması için yeterli bir sebeptir. Danilevski siyasal bağımsızlık olmadan hiçbir uygarlığın, medeniyetin doğup gelişemediğini söyler. Dolayısıyla kölelik durumunda kişiliğin gelişmesi nasıl engellenirse, bunun gibi siyasal bağımlılık durumunda yaşayan halkların gelişmesi de önlenmiş olur diye son derece çarpıcı bir gerçekliği dile getirir.

Devletsiz bir ulusun halefleri olan mevcut Kürt ulusal hareketleri, egemen sömürgeci düzenlerin, Kürdistan’da tarihsel süreç içerisinde sürdürdükleri işgalci saldırılara karşı ulusal, siyasal ve akılcı temelde varlık göstererek hem kendi hem de Kürt milletinin geleceğini garanti altına alabilecek, tutarlı bir yol izlemeliler. Bunun tersi bir paradigma, yani; Kürdistan’ın egemen işgalci devletlerin üniter yapısı dahilinde kabul edilmesi düşüncesi, bugün olduğu gibi kimi hareketleri egemen devlet aklının ağına düşürmekle kalmaz, onları tümden imha gerçeğiyle karşı karşıya getirir. Zira varoluşunu bir başka siyasal yapı ve egemenlik üzerinden sürdüren her hareket bağımlı ve geleceğini kurmaktan aciz bir konuma düşerek tarihsel dönüşümünü sağlayan toplumsal diyalektiğini yitirmiş sayılır.

Özetlemek gerekirse: Kürtler ile sömürgeci devletler arasında ulusal, siyasal ve egemenlik düzlemde bir karşıtlığın varlığı söz götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla bu karşıtlık, Kürt ulusal hareketlere kendi zemininde dost-düşman ve güvenlik kavramsalında yine ulusal düzeyde bir mücadelenin yürütülmesini meşru kılmakta ve sömürgeci egemen otoriter paradigma dâhilinde karşılıksız bir meşruiyet arayışını ise geçersiz hale getirmektedir. Bu noktada egemenler ile Kürtler arasındaki karşıtlığın niçin ve nasıl ortaya çıktığı, niçin ve nasıl şimdiye değin süregeldiği ve bu durumun gelecekte ortadan kalkacak bir çeşit geçici anlaşmazlık mı, yoksa değişmeden devam edecek sürekli bir şey mi olduğu sorularının yanıtlanması gerekir. Kuşkusuz tüm bu soruların ana kaynağı olarak Kürtlerin siyasal-politik ve ulusal egemenlik bağlamında bağımsız devlet olamamalarını söyleyebiliriz. Kürtlerin ulusal ve uluslararası düzeyde ulus-ülke perspektifinde siyasal statülerini elde edememeleri, özellikle siyasal varlık gösterme minvalinde kendi kendilerine yetecek bir organizma olarak ortaya çıkamamalarını sağlamış ve egemen sömürgeci devletlerin işgal, güvenlik, psikolojik, ekonomik ve kültürel asimilasyona maruz kalmalarına neden olmuştur. Öyleyse tüm bunların ortadan kalkmasını sağlayan ve Kürt ulusal hareketlerin uluslararası zeminde varlığının kabul edilmesini olumlayan en önemli statü; kendi ulus-devletlerini kurma çabası, gayreti içinde olmalarıdır. O halde Kürtler devlet olmalı mı, olmamalı mı gibi şüphecilik kaygısı taşıyıcı sorular sormanın hiçbir anlamı yoktur. Ne romantik Kürt aydınların iç içelik sloganı ne ortak inanç düşüncesi ne de henüz devlet refahının ne olduğunu bilmeyen bir millete dayatılan “devlet, ilkel milliyetçiliktir” diyen kafa yapısının çırpınışları; Kürt ulusal hareketleri ve ulusal düşünceyi devlet olma talebinden vazgeçirebilir. Kendini bundan müstağni gören kimi hareketlerin ve kafa yapısının şimdilerde nasıl bir kriz yaşadığı gözden ırak değildir.

Gerek Kürdistan’ın gerekse de ulusal perspektife sahip uzun erimli hareketlerin,  eninde sonunda karşılaşmak zorunda oldukları bir gerçektir bu. Sonuçta kendi ulusal gerçekliğini göremeyenlerin Ortadoğu’ya bu da yetmez Avrupa’ya sıçrama model devlet üretmeye çalışmasının kayda değerliliği yoktur. Çünkü siyasal zemin makuliyet, masumiyet eksenli değil, çıkar ilişkileri çerçevesinde yürür. Diğer bir ifadeyle egemen siyasal mekanizma karşılıklı “besleşmeyi” değil tek taraflı “beslenmeyi” ilke edinerek onu kolonileştirir. Kürt/Kürdistan’ın parazitçe sömürüldüğü (ekonomik, siyasal ve sosyo-kültürel) gözönüne alındığında bunun nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlamış oluruz.   

Nitekim egemen sömürgeci zihniyetin Kürtlere yönelik yürüttüğü savaş konsepti gerek askeri  gerekse de kültürel, siyasal ve teolojik alanlarda hızla görünürlük kazanmaktadır. Diğer taraftan "Kürtlere ana dilde eğitim hakkı tanımayı düşünmediklerini" ve Kürtçe medeniyet, uygarlık dili değildir” diyen egemen zihniyetin, sözkonusu savaşın kodlarının hangi parametre, dinamik ve normlar üzerinden sürdüreceğini de göstermiştir. Kuşkusuz bu cümleler gelişi güzel, anlamsız ya da kasıtsız söylenmiş değildir. Aksine Kürtlere yönelik savaşın salt askeri, siyasal-politik alanlarda değil aynı zamanda kültürel, uygarlık, coğrafi, köle-efendi diyalektiği babında da sürdürüleceğine işaret eder. Yani egemen düzen ile Kürtler arasındaki ilişki, piramidin üstündekiler (yapıcı, kurucu özne) ile altındakiler (hizmetkârlar) şeklinde tezahür edecektir. Kuşkusuz bu kavramlar, sömürgeciler ile sömürülenler arasındaki bir ayrışmanın bilinçaltı yansıması ve paradigma içi alt-çözüm arayışının bir sonucudur.  

Ulusal hareketler özünde egemen siyasal düzeni ıslah edici, demokratikleştirici, birleştirici, bütünleştirici ve bu düzenin hem kurumsal hem de hukuki alanda yaşadığı kaosa karşı duygusal yaklaşan ve bu konuda legal-illegal destek veren siyasal bir üslup kullanmaktan imtina etmelidir. Böylesi bir yaklaşım ayrılıkçı ve işgale karşı meşru müdafaasını, direnişini haksız bir duruma sokmakla kalmaz, onu önemli bir çelişkiyle karşı karşıya bırakarak ulusal mücadelenin derin bir yara almasını sağlar.  Bu durum da ulusal hareketler, mevcut egemen düzenin yaşadığı siyasi, hukuki ve farklı alanlara ilişkin düzensizlikten, kaostan lehine sonuçlanacak bir yol izlemeli ve ayrılıkçı yönünü geniş bir alana yayma stratejisi güderek ulusun menfaatini gözetip, konjonktörden faydalanıp ulusal özgürlük gerçekliğini öne çıkarmalıdır. Zira bağımsızlık ya da siyasal düzeyde yönetime konsantre olmuş tüm ulusal hareketleri var kılan ana neden işgale, sömürgeciliğe ve egemen otoriter sisteme karşı ulusal haklarını elde etmektir. Bu nedenle ulusal hareketler, ulusal çıkarların önünde değil arkasında ve onun hizmetinde bir tavır içinde olmalılar. Milletiyle bütünleşmeyen ve milletinin menfaatini düşünmeyen hareketlerin ulusal kavramsalında tanımlanmaları doğru olmaz.

 

Her ne olursa olsun ulusal siyasetten beslenen her hareket ulusal bir karakter taşır/taşımalıdır. Bu şu anlama gelir: Ulusal hareketler, mücadele süresince doğrusal ve doğrudan ilişki-iletişim kurdukları nesne, imge, olay, olgu ve davranışa ulusal bir karakter kazandırsa bile asıl olan sözkonusu etmenlerin, bileşenlerin bu ulusal yansımadan beslenmesidir. Dolayısıyla ulusal hareketler ulusal temel, norm ve dinamiklere dayandıkça, ulusal olma faktörünü içselleştirebilir ve kendileri dışında gelişen enstrümanlara ulusal bir kimlik katabilirler.

.

 

Yorum ekle