Öznenin çeşitliliği ve "Toplumun öz örgütlenmesi"

irfanİrfan Burulday / Türk devleti katı, inkârcı ve tekçi anlayışa sahip bir ulus-devlettir.  Merkez-çevre ilişkisinde monolitik bir sistem kurup, varoluşsallığını siyasi, politik ve hukuki düzeyde sınırsız bir egemenlik imkânıyla donatmış ve hâkimiyetini kayıtsız şartsız “siyasi kararın öznesi” ve/veya ulusal özne haline getirerek kendini mutlaklaştırmıştır.  Zira bu nedenle, öteki-düşman diye tanımladığı ve asimile ederek kendine benzetmeye çalıştığı etno-milli ulusları, ulusal özneliği dışında tutarak etkisizleştirmiştir.  

 

Özellikle periferik/çevresel form olarak görmek istediği Kürtlere karşı, inkârcı ve tekçi ulus-devlet olma özelliğini günümüze kadar devam ettirmiştir. Çünkü Türk devleti siyasal, politik ve sivil-sosyal tüm örgütlenmeleri, sendikal çalışmaları, bilimsel araştırmaları ulusal özne formuyla özdeş kıldığı Türk devleti kavramsalında konumlandırmaktadır.Örneğin egemen devletin hukuk düzeninde ya da mevcut anayasada Kürdistan ismine müsemma siyasal bir partinin ya da sivil-toplumsal bir örgütlenmenin varlığına rastlayamazsınız. Dolayısıyla ne Türk devletinin mevcut anayasasında ne de somut hukuk düzeninde, öznenin çeşitliliğine vurgu yapacak bir işaret bulunmaz.  Nitekim egemen devlet içinde “toplumun öz örgütlenmesi” de olsa  “siyasi kararın öznesi” ve ulusal özne biçimsel açıdan değişmeden varlığını sürdürecektir.  
“Siyasi kararın öznesi” ve/veya ulusal özne “kudret-hükmetme” açısından emir verme, silah kullanma, yasama- yürütme, siyasal iktidar, devlet otoritesini elinde tutma ve iktisadi sonuçları kapsayacak ve “toplumun öz örgütlenmesini sağlayan” her türlü tahakküm hakkına sahiptir. 

 Mevcut Kürt siyasetinin bir değerlendirme sonrası zikrettiği ifadeler “devlet içerisinde toplumun öz örgütlenmesidir” cümlesi de bu kulvarda düşünülmelidir.  “Toplumun öz örgütlenmesi”  siyasal, politik ve egemenlik düzeyde kendini yönetmeye yönelik bir örgütlenme modeli olmadığı gibi Kürdistan meselesini ulusal özne düzeyinde ele alabilecek her türlü gelişmeden uzaktır.

 Kürdistan meselesi karşısında meşruiyeti sorgulanır hale gelen mevcut Kürt siyaseti ve onun yönlendirici aklın(!) Kürdistan ulusal mücadelesi gerçekliğini yani Kürtlerin devlet/federal bir düzeyde kendilerini yönetme haklarının olduğundan vazgeçerek, Türk devlet egemenliğinde bir demokratikleşme arayışı kabul edilebilir hiçbir gerçeklik taşımamaktadır.   Ulusal (statü yoksunluğu, işgal ve sömürgeleştirilme, uluslararası emperyal devletlerce parçalanarak bölge egemen devletlerine sunulması vb.)  düzeyde ele alınması gereken bir meselenin kavramsal olarak ulus-devletin nedenselliği ve biçimselliği gölgesinde tartışılıyor olması düşündürücüdür. Aynı şekilde Kürtlerin vatanlarının işgal edilerek devletsizleştirilmelerini “ulusların kendi ulus-devletlerinden yoksun olabileceklerinin mümkün olabileceği” sonucunu, bilimsel bir tespitmiş gibi göstermek istenmesi Kürtlerin ulusal kollektif hak arayışına yönelik yapılan en çirkin saldırıdır. Kürtlerin devlet istemediklerini ve kendi doğal kaynaklarını sömüren ve onları siyasal sömürgeciliğin kucağına itilmelerini ve buna rağmen Devlet’i savunmayı “ilkel milliyetçilik” diyerek geçiştiren bir algının, Kürdistan’ın geleceği konusunda hiçbir endişesi yoktur. Bir taraftan Kemalizmi güncelleştirme çalışmaları diğer taraftan egemen ulus devletin leviathan yüzünü gösterme gayreti öte taraftan da Kürtlerin doğal ve ilahi taleplerinin reddedilmesi açıkça bir çelişkidir. Kürtlerin belirsizlikler çerçevesinde sönük kalmaları ve mevcut ulusal normların her geçen gün dumura uğratılması, bilinçli bir imha hareketinin öteden beri uygulamaya konulduğunu gösterir. 

 Ulus-devletin leviathan yüzüne yönelik yazılan onlarca makale, çalışma incelendiğinde; egemen ulus devletin reddine ilişkin hiçbir metin bulamazsınız. Ama Kürtlerin, devlet-siyasal taleplerinin sabote edilmesine yönelik yüzlerce açıklamaya rastlamanız mümkün.  Öte taraftan mevcut egemen ulus-devletin, Kürdistan’da işgal, sömürgeci yüzünün örtbas edilmesi, Kürtlerin egemen devletin dışında millet-ulus olma hakikatini ısmarlama milliyetçilik teorileriyle geçiştirilerek etkisizleştirilmek istenmesi ve Kürtlerin sıradan bir sivil toplum kavramıyla ifadelendirilmelerinin bilimsel, felsefi bir çalışmanın ürünü olarak ileri sürülmesi yalnızca bir aldatma veya aldatılmadır.  Kürtlerin derdine, sorunlarına çare olamayan bir iradenin düşsel hezeyanlarını tüm Kürtlerin talebiymiş gibi göstermek ne ahlaki ne de insanidir.

 Avrupa merkezli milliyetçilik eksenli Birinci, İkinci Dünya Savaşını çıkaran Kürtlermiş gibi bir tavır içerisinde “milliyetçilik kötüdür” diyerek, Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme hakkının olduğunu yok sayamazsınız. Avrupa merkezli milliyetçiliğin uzun bir dönemdir tartışılması, kısmen teorileştirilmesi ve bu bağlamda somut bir düzen formuna dönüşmeyen araştırma kaynaklı çalışmaların yapılmasına imkân tanımıştır. İşgale maruz bırakılarak sömürgeleştirilen, tüm siyasi-politik geleceği egemen sömürgeci devletlerin insiyatifine bırakılmış, anayasal düzeyde de olsa hiçbir hakka sahip olmayan Kürtlere, bu ve buna benzeri çalışma metinlerini yeni bir model gibi sunulması tek bir kelimeyle ifade edilirse oyalamak ve zaman kazanmaktır. Sözkonusu çalışma metinleri kuşkusuz önemli de olsa Kürtlerin kendilerini siyasal-devlet şeklinde yönetebilme gerçekliğini inkâr etme hakkını vermez. Öyleyse kavramsal olarak Devlet’in iyi-kötü, faşist anti-faşist olması özsel bir durum değildir. Nitekim işgal, sömürgecilik ve inkâr, beraberinde benim ontolojik olarak tanımladığım Devlet olma zorunluluğunu getirmiş olur.   

 Oysa mevcut Kürt siyaseti, Kürtlerin devlet (kendini yönetme) talebini reddederken somut anlamda Türk devletinin devlet gerçekliğini reddetmez, aksine egemen devletin “Siyasi kararın öznesi” halini benimsemeye devam eder. Buradaki belirsizliği de “devletin bazı yetkilerinin “toplumun öz örgütlenmesi”ne verilmesi gerektiğini söyler. Oysa ne kısmi yetkilerin devredilmesi onu siyasal, politik olanla özdeş kılar ne de onu “siyasi kararın öznesi”, öznenin çeşitliliği kavramsalıyla yeniden ele alır. Toplumsal bir örgütlenmenin devlet formunda algılanması ancak egemenliğini gerçekleştirmesiyle mümkündür. Hobbes siyasetin kilit kavramını ya da siyasi olanı iktidar olarak belirlerken, Carl Schmitt buna ilişkin siyasi-politik olanı egemenlik ve karar vericilik olarak tayin eder.  

 Fakat ne yazık ki Kürtlerin öz’e ilişkin çalışmalardan uzak durmaları ve çözümü egemen devletlerin siyasi, sosyal ve politik konjonktöründe aramaları, esas amaca yönelmeleri konusunda ciddi bir sorun yaratmıştır.

 Mevcut Kürt siyasetinin sıklıkla kullandığı ve son günlerde Kürt aydın ve yazarlar tarafından  gündeme taşınan ulus devletin biçimselliği, merkeziyetçi geleneksel zihniyet yapısının esnetildiği, devletin kimlik politikalarının belirlemesindeki merkeziyetçi zihnini terk ettiği gibi konular önemli olsa da Kürtlerin kendi gerçekliklerini görmeden sözkonusu değişim ve dönüşümden faydalanabileceklerini söyleyemeyiz.

 Türk devletinde yukarıda söylediğimiz gibi birden fazla öznenin çokluğundan bahsedemeyiz. Öznenin çeşitliliği katılımcı, çok-kültürlü ve demokratik bir çoğulculuğu ifade etse de bunun Türk siyasal gerçekliğinde kendine uygun bir zemin bulması zor görünüyor. Bunun olabilmesini sağlayan siyasal, politik ve hukuk düzeni algısı, yalnızca anayasal düzeyde değil  siyasal olana ilişkin alanda da elverişsizdir. Kuşkusuz bahsettiğimiz öznenin çeşitliliği ne anayasal vatandaşlık, yurttaşlık ne de bireysel hakların savunulması ne de hukukun karşısında eşit olma gibi durumları ifade eder. Söylemek istediğimiz ve bu bağlamda kullandığımız kavram, sosyal ve toplumsal örgütlenmelere ilişkin değildir şüphesiz. Bu tamamen siyasi, politik, egemenlik ve siyasal-iktidar alana ilişkindir. Bu bakımdan Türk ulus-devletini demokratik devlete dönüştürme adına Kürtleri egemen sömürgeci devletin etkisiz bir parçası haline getirilmesi ve üstüne üstlük öznenin çeşitliliğinden bahsetmek boş ve beyhude bir çalışma olacaktır.    

 

 

 

Yorum ekle