Kurucu unsur olarak öznenin çeşitliliği ilkesi

 

sorİrfan burulday / Kürdistan meselesine ilişkin tartışmaların ve bu bağlamda çözümün iki noktada yoğunlaşması gerektiğini söyleyebiliriz. Birincisi öznenin çeşitliliği ekseninde devleti ve devletin inşa sürecini,  ikincisi öznenin çeşitliliği temelinde çok sistemli bir siyasal, idari yapının teşekkülü. Diğer bir deyişle devletin yeniden teşekkül sürecin de Kürtlerin siyasal düzeyde kurucu unsur olmaları ve bu bağlamda “ortak devlet” fikri ya da Kürtlerin Kürdistan’da kendi siyasal iktidarını inşa edebilecek leri bağımsız/federal bir siyasi yapılanma. 

 

Sözkonusu bu iki yöntemin dışında üçüncü bir çözüm arayışı, Kürtleri egemen sömürgeci paradigmanın mutlak kölesi konumuna getirir. Bir kısım Kürt aktörlerin de savunduğu ve bu noktada mevzilendikleri bir çözüm şeklidir bu. Bu çözüm arayışında egemen devlet, monolitik ve tekçi bir idari yapılanmayı özümser ve öznenin çeşitlilik ilkesini kurucu-siyasal düzeyden kültürel düzeye taşır. Yani Kürtleri kültürel çeşitlilik üzerinden egemen devletin bir parçası sayar ve kollektif hakları bireyselliğe indirgeyerek, onları anayasal temelde sade bir vatandaş ve hukuki bir nesneye dönüştürür. Dolayısıyla Kürtlerin, yukarıda belirttiğimiz gibi devletin oluşum, inşa sürecine müdahale etme, onu biçimlendirme, yeniden dizayn etme ya da mutlak surette kendi geleceklerini belirleme gibi bir haklarının olduğundan bahsetmek mümkün olmayacaktır.

 Anahtar kavram olarak belirlediğimiz öznenin çeşitliliği, heterojen toplumların yönetsel yapıları ve kollektif yaşamı açısından son derece önemli bir kavramlaştırmadır.  Bu kavram, hukuka ve hukuki olana ilişkin alanı değil; siyasal, politik ve egemenlik gibi yapısalcı alana ilişkindir. İster modern ulus-devletlerde isterse de totaliter rejimlerde, devletin her halükarda hukuki alana hatta anayasal haklara müdahale edebilirliği sözkonusudur.  Örneğin totaliter, dikta rejimlerde devleti temsilen siyasal organizma, demokratik parlamenter rejimlerde ise halkın seçtiği parlamento; devletin geleceği, üniter devletin eko-politik güvenliği gibi düzmece gerekçelerle, hukuki normlara müdahale edebili. Bu bağlamda hukukun esnek ve değişken olduğu Türk siyasal sisteminde, Kürtlerin özgürlüklerinin garanti altına alınması düşünülemez.

Dolayısıyla öznenin çeşitliliği,   kavramsal anlamda ne hukuki ne ahlaki ne de üniter ulus-devlet egemenliğinde monolitik, tekçi bir idari yapılanmayı ifade eden bir anlam taşır.  Bu bakımdan siyasal-politik gerçekliği, etnik-kültürel çoğulculuk çerçevesinde değil, “siyasal olan”ın kurucu unsur olma hakikatı ve öznenin kendisiyle ifade etmek gerekir.

 

Ayrıca öznenin çeşitliliği kavramsalı; devletin kurumlarını,  ekonomik gelişmeleri, sosyal, kültürel ve iç hukuk düzenlemeleri, yerel yönetimlerde yetki genişlemesi,  merkez-çevre ilişkisi gibi konular çerçevesinde değil; doğrudan devletin doğal statüsü ve bu statünün, öznenin çeşitliliği ile kurduğu ilişkinin keyfiyetini ölçüt alır.  Özcesi devletin varlık bulma sürecini muhatap alır. O halde devlet; özünde toplumsal sözleşmenin gerçekleştiği, karşılıklı bir iradenin yansıması biçimiyle varlık bulur. Bu durum bize mevcut egemen devletin hiçbir şekilde Kürtlere özgü bir yapısallık taşımadığını ve onları temsil etmediğini gösterir. Kürtlerin, öznenin çeşitliliği kavramsalında iradelerinin yansıtılmadığı bir devletin, Kürtleri temsil etmesi düşünülemez.   

 Bu bakımdan Kürtler, öznenin çeşitliliği kavramsalında kurucu aktör olarak yukarıda belirttiğimiz gibi iki önemli karar verme hakkına sahiptirler: Birincisi devletin yeniden yapılandırılmasında özne taraf, diğeri ise bunun dışında kendi kendilerini yönetebilecekleri  siyasal-politik ve ekonomik bağımsız bir yapı. Bu da güçlü bir toplumsal, siyasal iradeyle mümkündür. Legal-illegal Kürt siyasetinde bunu gerçekleştirebilecek normlara sahip, kuşatıcı bir hareketten sözedemeyiz. Çünkü Kürdistan meselesi egemen öznenin baki kalması şartıyla, hukukun yeniden yapılandırılması ve kısmi bazı hakların güvence altına alınması şeklinde tanımlanamaz kadar büyük ve köklü bir meseledir.

 Kürdistan meselesine ilişkin tartışmaların öznenin çeşitliliği ilkeselinde, devleti ve devletin varlığını dayandırdığı temel esaslar üzerinden sürdürülmediği gayet açıktır.  Diğer bir deyişle Türk devlet üniterliği ekseninde sürdürülen bu tartışmalar, öznenin etnik çeşitliliği (kurucu unsur) gerçekliğinin inkâr edilerek, yerine ulusal-etnik bir kimlik ile özdeş kılınan   “Türk milleti, Türkiye milleti ve Türk devleti” gibi kavramların alt kategorileri çerçevesinde yapılmaktadır. Nitekim bu kavramlar ve delalet ettiği anlamlar, öznenin çeşitliliğini ifade edici bir bütünlülüğü yansıtmamaktadır. Dolayısıyla sözkonusu bu kavramlar, ne kültürel bir çeşitliliğe ne de devlet kavramsalına yaslanması gereken özne unsurların çeşitliliğine işaret eder. Bu bağlamda anayasal vatandaşlık, hukukun insan-bireyle ilişkilendirilmesi ve vatandaşlık halinin bu hukuk çerçevesinde dillendirilmesi, devlet kavramının koşulsuz dayanağı öznenin çeşitliliği gerçeğini yansıtmaz.

 Nitekim öznenin çeşitliliği kavramı toplumsal, kültürel çeşitliliği sağlayan imgesel  bağlamda düşünülemez. Bu bakımdan Kürtler, Türk devletinin kültürel ve toplumsal çeşitliliğini yansıtan  bir halk olarak tanımlanamazlar. Çünkü öznenin çeşitliliğini yansıtmayan, devlet kavramının teşekkül ettiği siyasi-politik yapıların, ortak egemen bir kavram çerçevesinde ifade edilmeleri olanaksızdır. Kendini mutlak kurucu ve “siyasi olan”ın öznesi olarak merkeze alan Türk devleti, yeni anayasa önerileri ve bu tür çalışmalarda da ayrıcalığını korumaktadır. Bu nedenle Türkçeyi hem devlet hem de anayasal güvence altına alıp resmileştirerek devletin değiştirilmezleri arasına koyar, Kürtçeyi de bireysel tercih düzeyinde ele alır. Verdiğimiz bu örnek bile egemen paradigmanın Kürtlere karşı ne denli otoriter ve inkârcı bir program ölçeğinde hareket ettiğini gösterir.

 İşin aslı egemen Türk devleti, Kürtleri “demokratik katılım”a ya da “demokratik devlet”e davet ederken, bu katılımın mevcut anayasal sistem üzerinden bireysel vatandaşlık kimliğiyle sağlanmasını ister. Dolayısıyla Kürtleri, öznenin çeşitliliği ilkesinde kurucu-özne olarak görmek istemediğini açıkça beyan eder. Türk devletinin insiyatifine ve onun egemen hukuki düzenine terk edilmiş bir ulusun, kurucu-özne olarak kabul edilmediği gayet açıktır. Türk devletinin demokratikleşmesi bu gerçeği değiştirir mi, doğrusu inanmak zor. Nitekim Türk devletinde anayasa, toplumsal (öznenin çeşitliliği paralelinde) bir sözleşme olarak çıkmaz karşımıza. İleriki süreçte bu durum değişse bile bu sözleşmenin, Kürtleri öznenin çeşitliliği ilkesinde, millet-ulus düzeyinde kurucu bir özne olarak görmesi mümkün olmayacaktır.  Kürtler ve Kürdistan kurucu-özne olmadan, Türk devletinin ister “modern demokrasi” ister “radikal demokrasi”  isterse mevcut totaliter inkârcı halini sürdürsün, Kürtler nezdinde işgalci ve sömürgeci devlet olma gerçekliğinden kurtulamayacaktır. 

 Sonuç olarak heterojen (birden çok ulusal-etnik kimlik) toplumlarda anayasalar, egemen özne unsurun değiştirilmezleri üzerinden ve bireyselliğe indirgenerek hazırlanamazlar. Bugün Türk devletinin kendini merkeze alarak totaliter demokrasi anlayışıyla, Kürtlere değiştirilmezlerini dayatıyor olması. bir sonraki anayasanın da buna benzer değiştirilemez maddeler öne süreceğini gösterir.  Böyle bir zihniyet ve zihinsel algıyla Kürdistan meselesinin çözüme kavuşacağına inanmak gerçekten deliliktir.

 

 

 

Yorum ekle