Kürdistan' da İşgale meşruiyet arayışı : Dini-politik

 

teqn damaskusİrfan Burulday / Resmi ideoloji kurulduğundan itibaren Kürdistan’da işgal ve sömürgeci varlığını bazı önemli temel dinamikler üzerinden sürdürerek hem hukuki hem de ahlaki bağlamda kendine mutlak bir meşruiyet zemini yaratma çabasında olmuştur. Kuşkusuz bu dinamiklerin en başında gelen ve devletin denetimine alınarak kurumsal alanda sekülerize edildiği halde siyasal, politik, sosyal, kültürel ve toplumsal zeminde egemen ulus devletin baskıcı, totaliter ve faşizan amaçlı hizmetlerinde kullanılmak için elden bırakılmayan dini-politiktir. Zira Türk devleti her ne kadar demokratik, anayasal, laik bir hukuk devleti olduğuna ilişkin bir gerçeklik üzerinden şekillendiğini söylese de dini teoloji her zaman mevcut hukukun, anayasanın ve dolayısıyla devlet ve toplum ilişkisinin manevi bir destekçisi olmuştur.  

Gerek İmparatorluklar dönemi gerekse günümüz egemen sömürgeci ulus devletlerde dini teoloji, Kürdistan’da siyasal, politik ve yönetimsel bir eşitlik sağlamak yerine mevcut siyasal otoriteyi kutsallaştıran bir baskı unsuru olarak kullanılmıştır.


Örneğin dini teolojinin politik teolojiye evrildiği Ortadoğu’da hiçbir devlet Kürtlerin bağımsızlık talepleri karşısında olumlu bir tavır sergilememiş, aksine sahih dini sünni gelenek çerçevesinde devletin siyasal ve politik otoritesine bağımlı kılarak Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme haklarını engellemek için yoğun bir çaba harcamışlardır. Ortadoğu’da İslamcı tüm devletçiklerin yaptığı tek şey Kürtleri egemen ulus devletlerin (İran, Türk devleti) egemenliğinde ve onların hükümranlığında bir halk olarak yaşamaya zorlamak olmuştur.  


 

Bununla birlikte Egemen ulus devletler sadece kavramsal anlamda dinin kendisini değil; dini sembolleri ve kurumları da (cami, kuran kursu, ilahiyat fakülteleri, imam hatip liseleri ve kısmen medreseler vb.) Kürtlere karşı önemli bir asimilasyon ve inkâr aracı olarak kullanmıştır. Bir başka deyişle, egemen paradigmanın yedeğinde ve onun en büyük destekçisi halinde şekillendirilen din, ona iyi niyetle nasıl kötülük yapabileceğini öğretmiş ve neticede asıl gerçekliğinin dışında, politik-siyasal anlamda otoriter düzenin Kürdistan’da işgal ve sömürgeciliğine önemli düzeyde bir katkı sunmuştur. Yani bir bakıma din, mevcut egemen sömürgeci anlayışın Kürdistan’da meşrulaştırılmasında manevi bir destek sunucu olarak aktif rol üstlenmiştir.


Nitekim sömürgeci devletlerin Kürdistan’da yürüttükleri savaşta din; siyasal, politik bağlamda madden işlevsiz, fonksiyonsuz gibi görünse de manen devletin ve hatta perde arkasında devletin işgalci varlığını benimseyen sivil dini, seküler hareketlerin ve cemaatlerinde önemli bir varlık nedeni olmuştur.  Bu açıdan Türk devletinde her ne kadar siyasal sistem seküler-laik ve teolojiden uzak gibi görünse de Kürdistan’ın işgal ve sömürgeleştirilmesi gibi ortak bir amaçta din ve profan laikliğin aynı düzlemde kesiştiğini görürüz. Sömürgeci, işgalci Fars devletinde de durum bundan farklı değildir. Devrim sonrası hem sol hem de İslamcı Kürt hareketlerin otonomi taleplerine karşılık Fars devleti sert tutum takınmış ve devrimin ruhani lideri Humeyni, Kürtlere karşı “cihad” ilan etmiştir. Gerek sünni ekolün manevi temsilcisi Türk devleti (Osmanlı) gerekse de devrimci direnişin savunucusu(!) İran devleti (Safeviler) Kürdistan’ın bölünmesini onaylamış ve Kürtlerin siyasal düzeyde kendilerini yönetme ve kendi topraklarında siyasal egemenliklerini mukim kılmalarına karşılık sert ve soykırıma varan tedbirler almıştır. Nitekim siyasal düzeni korumak adına din; siyasal mekanizmanın elinde tam bir ölüm makinesine dönüşmüş, seküler üniter devlet ve İslam ümmetçiliği adına binlerce Kürt öldürülmüştür. Dolayısıyla mevcut egemen-sömürgeci ulus devletlerin, Kürtlerin millileşerek kendi bağımsızlıklarını kurma adına ortaya koydukları ulusal mücadeleleri, meşru siyasal sisteme yönelik bir iç isyan hareketi (baği) ve diğer taraftan seküler anlamda da demokrasiye yönelik bir tehdit olarak tanımlamıştır. Bu da Kürtlerin iki önemli faktör tarafından çepeçevre kuşatıldığı anlamına gelir: Politik-teoloji, tekçi ve otoriter egemen demokrasi. Yani egemen sömürgeci devletler salt seküler bir siyaseti öncelemez aynı şekilde politik-teolojiye de öncelik verir. Bir yandan üniterlik ve demokrasiyi sentezleyerek elde ettiği sonuç diğer yandan politik teolojik araçlarla Kürtlere karşı işgal ve savaşını meşrulaştırmış olur.



Egemen-sömürgeci devletlerin Kürdistan’da meşruiyetleri için izledikleri bu yol, kuşkusuz Kürtlerin onlara bakışını değiştirmiş, işgalcilerin dost ve kardeş olarak kabul edilmelerine neden olmuş ve Kürdistan’ın gerçek sahipleri oldukları kadar yönetiminin de kendilerinde olması gerektiği düşüncesini unutturmuştur. Dolayısıyla bunda salt seküler laik hukukun değil aynı zamanda dini metinlerin, egemen rejimlerin meşruiyeti doğrultusunda yorumlanması da önemli bir katkı sunmuştur. Ayrıca Türk İslamcı hareketlerin de buna katkılarını unutmamak gerekir.

Müslüman Kürt alimlerin ve Kürt İslamcı hareketlerin bu konuda üzerlerine düşün görevi yapmaları, Kürtlerin kanını emen bu paradokstan kurtulmalarını sağlayacak ve bu milletin de siyasal, politik ve hatta dini haklarına kavuşmalarına imkan tanıyacaktır.

 

Başka bir açıdan bakıldığında dini-politik zemin, egemen paradigmanın Kürtlere karşı varlığını sürdürmekte hiçte zorlanmadığı ve Kürt millileşmesinin nötr kılınmasını kolaylaştıran bir alandır. Kürtlerin devlet ya da federal sistem talebi yalnızca Türk devletinde ve İran da değil neredeyse tüm Müslümanlar tarafından İslam birliğinin ve ümmetin parçalanması, bölünmesi olarak görülmüştür. Kürtlerin milletleşmesi ve diğer devletler gibi varlıklarını somut düzeni ifade eden devlet kavramsalında sürdürmeleri istemini meşru kılacak onlarca haklı gerekçe vardır.



Bundan amaç sözkonusu dini-politik düşüncenin çoğulculuk temelinde bir alternatif toplum projesi olarak sunulması değil, teolojik düşünceden nasıl ve ne şekilde yararlanılacağı ve Kürtlere karşı mutlak hükümranlık, egemenlik ve hatta şiddet düşüncesinin meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır. Egemenlik açısından dini-politik ile laik- seküler politik arasında hiçbir fark yoktur. Biri Kürtleri demokrasi üzerinden egemen ulusun bir parçası sayarken diğeri de ümmet üzerinden üretilen yapay kavramlarla onları bu ulusun bir parçası sayar. Bu nedenle iktidarı ellerinde tutan egemen güçlerin, rejimlerini devam ettirebilmeleri için her çare ve vasıtaya başvurmaları mubahtır mantığıyla hareket ettiklerini söyleyebiliriz.    

Kürdistan’da işgal ve sömürgeciliği meşrulaştıran bu çalışmaların özünde, Kürtleri yurttaşlık, vatandaşlık adına egemen ulus ile bütünleştirmek ve Kürtlerin siyasal-politik alana ilişkin varoluşsallık gerçeğini reddetmektir. Siyasal zeminde varlık kazanamamış bir milletin, hukukun yapıcısı ya da kurucu bir bileşkeni olması olanaksızdır. Bu bakımdan dini-politik zemin Kürtlere siyasal olanı değil mevcut işgale gönülden razı olmalarını sağlayacak bir dizi ahlaki öğretiyle sınırlıdır. Sömürgeci ve işgalci ahlaksızlıktan beslenen egemen güçlerin Kürtlere sunduğu bu düzen anlayışı ne kurtuluşçu ne de gerçek dinin özüne uygun bir hakikat taşır.

 

Yorum ekle