Kürdistan Kavramsalında Öznenin Diyalektiği

 

kavramsallikİrfan Burulday / Kürt coğrafyasında toplumsal, siyasal, politik, ideolojik ve dini değişimler Kürdistan gerçekliği üzerinden gelişir. Bir bakıma Kürdistan tüm bu değişim ve dönüşüm pratiğinin varlık bulmak zorunda olduğu merkezi konumdadır. Düşünce dünyası neye karşılık gelirse gelsin ya da beslendiği, dayandığı kaynaklar ne olursa olsun şüphesiz tüm hareketler, cemaatler bu merkezin bağımsızlığını, siyasi, politik ve dini geleceğini hesaba katmak zorundadır. Kısacası inşa edici, yapıcı ve kurucu özne olan Kürdistan kavramsalı çerçevesine kümelenmiş her olgu, hareket, düşünce kendi varlığını bu ulusal hakikat üzerinden sürdürmek durumundadır. Dolayısıyla Kürdistan jeopolitiğinden, siyasal ve sosyal konjonktöründen beslenmeyen, varlığını bu noktada temellendirmeyen bir hareketin, cemaatin, grubun Kürdistan kavramsalında ifade edilmesi düşünülemez.      
Kürdistan epistemik anlamda ontolojik bir varlık olarak anonim bir özneye karşılık gelir. Bu anlamda varlığını ifadede tekçi ve dışsal bir unsura değil, çoğulculuk bağlamında çeşitliliği ifade edici içsel normların varlığına ihtiyaç duyar. Dolayısıyla anonim özne (Kürdistan) her türlü farklılığı ya da çeşitliliği özselleştiren ve onları kendi varlığına duyarlı kılan siyasi-sosyolojik bir diyalektiğe sahiptir. 
Bu nedenle Kürtlerin varlık kazanması; kurucu, anonim özne Kürdistan’ın siyasal, politik ve uluslararası alanda temsiliyle mümkündür. Nitekim bu varoluşun kendisi ne zamansal ne mekânsal bir başkalığa ihtiyaç duyar ne de başkasının ben’i ile varlık kazanmaya çalışır. Çünkü Kürdistan’ın varoluşu bir öznelik bilincinin yansımasıdır ve bu bilinç ancak mevcut yapısalcı, işlemci öznenin hareketiyle gün yüzüne çıkar. Zira Kürtler çağdaş, modern ve İslam dünyasında yurtsuzluk sorunu yaşamamakla birlikte devletsiz bir ulus olma hakikatını yaşayan tek toplumdur. Bu nedenle Kürtlere mekânsal bir varlık kazandıran ve onları bu değişimin/dönüşümün ana parametresi haline getiren sosyal, tarihsel ve coğrafi dinamiklerden kopuk ve başkalılık üzerinden egemen paradigmaya eklemlenmiş bir anlayış, onları derin ve çözülmesi mümkün olmayan bir krize sürükler ve aynı zamanda ifadesi güç bir yabancılaşma duygusu yaratarak, bizi dehşet içinde korkunç bir güvensizlik ve yetersizliğe yönlendirir. 
Bugün Kürdistani hareketlerin, cemaatlerin ve grupların ileri sürdükleri evrensel birlik paradigmasının yarınlarda değişmeyeceğinin garantisini kimse veremez. Örneğin Emeviler, Abbasiler, Eyyubiler, Osmanlılar... Şüphesiz ümmet bilincinin yansıması olan bu imparatorlukların siyasi, politik, egemenlik ve işgal hırsıyla nasıl bölünüp parçalandığına bugün tarih şahitlik etmektedir. Diğer taraftan doğu bloku ülkelerini temsil eden ve komünistlerin cenneti Sovyet Rusya’nın dağılması, Berlin Duvarı’nın yıkılması, Avrupa’nın merkezi Balkanlarda yaşananlar, Arap Birliği, İKÖ, İran İslam Cumhuriyeti, modern Türk devleti de örnek verilebilir. Nitekim her parçalanış ya da yeni bir birlik, Kürdistan coğrafyasında yeni bir işgalci egemen siyasal sistemin ortaya çıkmasını sağlamış ve Kürtlerin Kürdistan’da özgürleşmelerini sağlayıcı bağımsız devlet olmalarından mahrum bırakılmalarına neden olmuştur. Ne İran İslam Cumhuriyeti ulusal paradigmasından vazgeçerek ümmetin savunuculuğuna soyunmuş ne laik, seküler, milliyetçi Türk devleti ulusalcı faşizmden ne de bağımsız devletlerden oluşan Arap Birliği siyasal devlet modelinden vazgeçmiştir. En basitinden siyasal, politik ve ekonomik çıkar, tüm bu bahsettiğimiz dostların düşman olabileceklerini gösterir. Bu da bize gerçekte siyasal-politik ve ekonomik ilişkilerin dost-düşman diyalektiği üzerinden sürdürüldüğünü kanıtlamış olur. 
Dolayısıyla bir kez daha söylemek zorundayız: Kürdistan’da sömürgeciliği meşrulaştıran iki ana güç vardır. Birincisi egemen demokrasiler, ikincisi ise bu demokrasilere yataklık eden politik teolojidir.  Çünkü tüm bu saydıklarımız ya ümmet adına temsiliyet hakkını elinde bulunduruyor ya dünyanın liberalleşmesiyle özgürlük, eşitlik ve adaletin sağlanacağına inanıyor ya da sosyalizme inanarak yeni bir dünya yaratılmasını savunuyorlar. Zira her düşüncenin kendine göre bir evren, dünya ve yaşam tasavvuru vardır ve kuşkusuz bu bir hakikattir. Lakin ortada hakikat olmayan bir şey var ise o da bu kavramları dayatanların bugün Kürdistan’da işgalci konumunda olmaları ve Kürdistan’ı parçalayarak sömürgeleştirdikleri gerçeğidir. Böylesi bir durumda Kürt hareketlerinin, Kürtleri dini ya da seküler içi boşaltılmış kavramlar çerçevesinde egemen sistemlere bütünleşmeye davet etmelerini anlamak zor gerçekten.  
Kuşkusuz Kürdistan canlı bir organizma (varlık),  Kürtler ve Kürdistanlı hareketlerde bu organizmanın (varlığın) merkezinde onu kalıcılaştıran bir konumdadır ve bu varoluşun devamlılığı karşılıklı beslenmeyi gerektirir. Bu da Kürdistan kavramsalından beslenen yapıların, kurucu-anonim özne Kürdistan ile ulusal, milli (dini, gelenek, kültür, tarih) düzeyinde kuracakları ilişkiyle alakalıdır. İster Kürt İslamcıların inanç düzeyinde önemsedikleri ümmete aidiyet olma istemi isterse de sol-devrimci- modernistlerin modern dünyanın bir parçası olma isteminin gerçekleşmesi siyasal, politik anlamda Kürdistan’ın varlığıyla mümkündür. Kürdistanlı hareketlerin her ne olursa olsun bu varlığın kendisini yeniden inşa etmesine ve varlık düzeyinden çıkarak görünür kılınıp somut düzeye çıkartılmasında, her türlü katkıyı sunmaları zorunludur. Nitekim gerek İslami hukuk (ümmet olma bilinci) gerekse de modern hukuk (self-determinasyon) Kürtlere böyle bir imkânı tanımaktadır.   
Siyasal, coğrafi ve kültürel parçalanmışlık yaşayan Kürtlerin, kronik bir zayıflılık belirtisi göstererek ulusal haklarından vazgeçmeleri, Kürdistan varoluşsallığına yönelik ciddi bir darbe olacaktır. Bu açıdan Kürt hareketlerin Kürdistan temelinde başlangıcında ve sonrasında varlıklarını mümkün kılan bir tutum sergilemelidirler.    

 

Yorum ekle