Kürdistanda ideolojik ve baskı aygıtları

newrozİrfan burulday / Egemen resmi ideolojiler ve ardıllarının Kürdistan’da politik, siyasi, dini, hukuki ve ideolojik bir kriz yaşadığına ilişkin düşünceler önemli bir gerçekliğe işaret eder. Kuşkusuz bu kriz, yıllardır Kürtlere dayatılan resmi ideolojinin yanı sıra siyasi-politik, hukuki ve dini anlamda onu besleyen kaynakları da içine alan cinstendir. Bir başka deyişle egemen resmi ideoloji, başta ideolojik olmak üzere beslendiği kaynaklar konusunda da tartışmasız şekilde bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya kalmış ve egemen paradigma olarak da iflasın eşiğine gelmiştir

 

Resmi ideoloji ya da bu bağlamda egemen sömürgeci güçlere yataklık eden ideolojiler, seküler-laik düşünceler aslında mevcut egemen siyasal sistemin beslendiği kaynak olan siyasal-politik, tarihi-kültürel, dini öznelerle kurdukları ilişkilerle varlık kazanabilirler.Dolayısıyla egemen güç iki ayaklı bir aygıt üzerinden kendini varkılmaya çalışır: Sosyo-politik kavramsalında ifadelendirilen “devletin ideolojik aygıtları” ve yine sosyo-kültür kavramsalında tanımlanan “devletin baskı aygıtları.” Zira bugün Kürt siyasal düşüncesinin bu iki temel retorik üzerinden ciddi bir saldırıya maruz kaldığı görülmektedir.  

 

Gerek ideolojik aygıtlar; özellikle Türk kimliğiyle özdeş devlet hegemonyası ve siyasal otoriter düzen gerekse de bu düzeninin temel normlarını tetikleyen psikolojik, sosyolojik ve metafiziksel baskı aygıtları (din, dil, kültür, tarih, hukuk, medya vb.)  Kürtlere yönelik ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Örneğin medya, cami, diyanet, sinema, kültür-sanat, görsel ve yazılı basın gibi kitle iletişim araçları resmi ideolojinin baskı aygıtları olduğu gibi ideolojik aygıtlar olarak da kabul edilebilirler.

 

Nitekim bu aygıtların yalnızca resmi ideoloji tarafından değil aynı zamanda resmi ideolojinin kahramanlığını yapan dini, seküler STK’lar tarafından da Kürtlere karşı bir baskı unsuru olarak kullanılmaktadır. Dini bir örgütlenme anlayışına sahip Gülen hareketi, Türk milliyetçisi egemen devleti savunan dini tarikatlar ve eskinin radikal günümüzün muhafazakâr Türk İslamcıların; Kürdistan’da dernek, vakıf ya da dershane adı altında örgütlenmeleri yine devletin baskı aygıtları olarak örnek verilebilir.

 

Kürtleri mevcut sisteme entegre eden ve Kürtlerin millileşerek siyasal geleceğini kurmalarına karşı bu kurumların, ciddi bir baskı ve dinsel korku duygusu yarattığı bir gerçektir. Kürdistan halkının geleceğini savunan İslamcı Kürtlerin milliyetçi, yurtseverlik adı altında itham edilmeleri ve dini, ümmeti, birlikte yaşamı, kardeşliği parçalayan bir unsur olarak gösterilmeleri, buna ayrıca önemli bir örnektir. Öyleyse Kürt siyasal ve sivil hareketler açısından bu iki kavramlaştırmanın dikkate değer olduğunu belirtmemiz gerekir.     

 

Egemen resmi ideolojinin (devletin) “baskı aygıtları” ile “ideolojik aygıtları” zaman zaman yer değiştirmiş olsa da önemli olan her iki durumda da bu aygıtların egemen ideolojinin çıkarlarını savunuyor olmalarıdır. Mesela devlete doğrudan bağlı “hükümet, iktidar, polis, mahkemeler, hapishaneler, ordu…” gibi baskı aygıtları, ideolojik aygıtlarla desteklenerek otoriter bir düzene dönüşebilirler. Zira bugün Kürt/Kürdistan’a yönelik baskıcı politikaları egemen sömürgeci düzenin gerek ideolojik aygıtları (sosyo-politik) gerekse de baskı aygıtlarını (sosyo-kültürel) etkin bir şekilde uyguladığını görüyoruz. O halde hem Türk İslamcıların hem de Türk solunun mevcut egemen siyasal devleti ya da Ortadoğu’da yayılmacı, egemen güç olma politikası güdecek Neo-Osmanlıcılığı ve Şii-Safevi siyaseti adı altında yürütülen velayeti fakih teorisinin ortak bir zemin algısıyla Kürtlere dayatmaları kabul edilebilir değildir.

 

Çünkü, gerek İmparatorluk döneminde gerek ulus-devlet formülasyonunda her iki düşünce de siyasal, bölgesel egemenliklerini dini metinlere dayandırmış ve karşısındakini düşman olarak algılamıştır. Açıkça şunu söyleyebiliriz ki Kürdistan meselesi üniter ulus-devletlerin  varlık bulmasıyla şekillenmiş bir mesele değildir. Bu noktada özellikle İslamcılar ile solcu Türk hareketlerin ciddi bir hedef saptırmasıyla karşı karşıya olduğumuzu belirtmeliyiz. Meseleyi seküler, laik ve faşizan bir sistemin varlığıyla ilişkilendirmek, İslamcı Türklerin imparatorluğa duydukları özlemi yansıtır. Diğer taraftan meseleyi dine ve bu bağlamda imparatorlukla ilişkilendirmek; Kemalist ulusalcıların, laiklerin Kemalist rejime duydukları hayranlığı yansıtmaktadır. Halbuki Kürdistanı paylaşan imparatorluklar Şii-Safeviler ile Ehli-sünnet tarafını temsilen Osmanlı İmparatorluğu döneminde de Kürtler kendi siyasal birlikleri ve yurtlarının parçalanmasına karşı zaman zaman savaşmış ve sözkonusu egemen imparatorluklara meydan okumuştur.

 

Dolayısıyla Kürdistan meselesi ne dini ne de seküler bir düşünce devletinin varolmasıyla ya da yok olmasıyla şekillenmemiştir. Bu bakımdan dini ya da seküler, laik bir demokratik(!) devletin kurulmasıyla da çözülebilecek bir mesele değildir.  Çünkü imparatorluklar, devletler;  “saf dinsel”, “saf ahlaki”, “saf hukuki” ya da “saf ekonomik” saiklerle yürütülemezler. Örneğin dinsel bir hareketin veya temelde ahlakiliği esas alan bir grubun ya da ekonomiyi toplumsal formasyonların ana merkezine alan bir düşüncenin siyasi birim ya da siyasi bir yapı olmadığını söyleyemeyiz. Ahlaki, dinsel ve ekonomik temelli tüm hareketlerin, devletlerin, imparatorluk sonrası birliklerin (Avrupa Birliği, İslam Birliği vb.) siyasi bir birlik oluşturarak egemenliklerine yönelik siyasi amaç gütmeleri kaçınılmaz bir gerçektir. Dolayısıyla ne ahlaki ne dini ne de ekonomik formasyonlar, siyasi amaçtan vazgeçmeyi ve dost-düşman diyalektiğini ortadan kaldırmaya yönelik saf temelde bir faaliyet göstermezler. Siyasal, politik amacın dışında salt adalet, eşitlik ve özgürlük temelli bir devlet perspektifinden bahsetmemiz olanaksızdır. Çünkü siyasal karşıtlıklar doğal bir şekilde politik olanı, dost ve düşman diyalektiğini yaratır. Dolayısıyla siyasal antlaşmalar, çıkar ilişkileri, ekonomik ilişkiler devlet temelli siyasal yapının vazgeçilmezi haline gelmiş olur. Zira tarihte imparatorlukların, günümüzde ise mevcut egemen devletlerin Kürtlere, Kürdistan’a bakışı bu noktada anlaşılır olmaktadır.

 

 

Diğer taraftan siyasal, somut düzen ve siyasal iktidar niteliği taşıyan bir meseleyi ideoloji ve herhangi bir düşünce sistemiyle ilişkilendirmek, başta egemen siyaset olmak üzere tüm tarafların kurnazca bir oyunudur. İster imparatorluklar dönemi ister günümüzdeki ardılları egemen ülkelerdeki rejim ya da anayasa değişikliğine odaklı bir çözüm beklentisinin bir çıkış noktası olarak görülmesi; Kürtlerin millileşerek devletleşmelerinin önünü tıkamak anlamına gelir. Öyleyse Kürdistan meselesi ya da bu bağlamda davası, ne dini ne de ideolojik temelde bir dava olarak tanımlanabilir. O halde siyasal-politik ve ulusaldır demek durumundayız. Ulusal-siyasal-millet kavramsalında teşekkül eden bir meseleye sistem içi çözüm ararken kullanılan adalet, eşitlik ve hukuk düzeni gibi kavramların, günümüzde ideolojik ve baskı aygıtları şeklinde kullanılmaları, gerçeğin hangi boyutta ve nasıl kullanılmak istendiğini gösterir.

 

Tarihi gelişimi, süreci tersinden okuyan ve perde arkasında mevcut egemen güçlerin İslamcılarca desteklenerek egemen ulus adına bir ümmet paradigması inşa edilmeye çalışılması, tarihin yeniden tekerrür etmesi olarak okunmalıdır. Bu noktada egemen devletlerin öteden beri Kürtlere karşı kullandıkları ideolojik ve baskı aygıtlarının nasıl devreye sokulduğunu anlamış olacağız. Çünkü sözkonusu siyasal düzenler sadece Kürtlere karşı fiziksel zor kullanmakla kalmamış, aynı zamanda Kürtlerin yurdunu parçalamış ve siyasal statüsüne son vermiştir.

 

Dolayısıyla Kürdistan halkı karşısında siyasal-politik meşruiyetini yitirmiş bir siyasal düzenin ıslah edilerek(!)  ümmet paradigması adı altında Kürtlere sunulmasına karşı çıkmanın dini-ahlaki bir vecibe olduğunu ayrıca belirtmemiz gerekir. Nitekim Kürtlerden soyutlanmak istenen gerçek; Kürdistan kavramsalında varkılınmaya çalışılan öznenin asli işlevi olan sosyo-politik düzenini inşa etmesidir. Bu bağlamda devletin ideolojik ve baskı aygıtları Kürtlere karşı çarpık bir bilinç yaratarak sözkonusu bu gerçekliği maskelemeye çalışmaktadır. Lakin bugün gelinen süreç dikkate alındığında, Kürt aklının özne kategorisinden soyutlanmayacak kadar önemli bir gelişim göstererek kendini varkılma edinimi kazandığını söyleyebiliriz.

 

Sonuç olarak “kutsallık hiyerarşisine” dönüştürülen bu aygıtların ve politik-teolojinin siyasal bir baskı unsuru olarak kullanılması, egemen sömürgeci aklın meşruiyetini dayatan bir teolojik dilin yaratılmasını sağlamıştır. Nitekim ülke-ulus çıkarları kavramsalı dini bir algı ile dercedilerek politik bir söylemle yeniden kavramlaştırılmıştır. Propaganda ve dezenformasyon malzemesine dönüştürülen politik-teoloji, sözkonusu egemen siyasal sistemin elinde Kürtleri terbiye adı altında ideolojik ve baskı aygıtı olarak kullanılmış ve teatral bir formla konumlandırılmıştır. Reel ve politik olanın teolojik imgelere bulanarak Kürtlere dayatılması, egemenlerin kaçınmaktan imtina etmeyecekleri stratejik bir taktiktir. Devletin iktidar rolünü üstlenmiş “müesses nizam”  sosyo-politik ve güvenlik zeminde politik-teoloji dilini dün olduğu gibi bugünde etkili bir biçimde kullanacaktır. Açıkça dinsel metinlerin birer baskı unsuru olarak kullanılması Kürtleri aldatmamalıdır.   

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile