Pandoranın Kutusu
İrfan Burulday /Gerçeklik ve sıradan kurgu diyalektiğine ayarlanmış birlik paradigması dağılmanın eşiğinde. Pandoranın kutusu nihayet açılıverdi. Kürtler, egemen sistemle ilişkilerinde neyin gerçek neyin illüzyonel ve neyin dijital, “hipergerçeklik”, “sümilasyon” bir algıdan, tasarıdan ibaret olduğunu anlamış durumda. Zira her toplumsal, bireysel bunalım, parçalanmışlık, yoksunluk ve ötekileşme yeni bir çıkış, yeni bir kurtuluş düşüncesiyle şekillenir. Tarih felsefesi açısından Kürtler, bugün çok önemli bir adım atarak mevcut baskıcı rejimin Kürdistan’da hangi amaçla üstlendiği ve yaslandığı meşruiyet(!) normlarını sorgular bir pozisyona gelmiş bulunuyorlar. Yüzyıllardır süregelen parçalanmışlığın; sosyo-politik ve sosyo-kültürel dinamiklerinin bugün sorgulanıyor olması Kürtler, Kürt siyaseti, Kürt hareketleri ve Kürt millileşmesi açısından önemli bir gelişmedir.
Bu gelişmeyi kısaca “eskilikten özgürlüğe dönüş noktası” olarak adlandırmak mümkün. Dönüşümün ana noktası olan özgürleşme, önemli bir saptamadır ve din, kültür-sanat tarih, siyaset gibi tüm dinamikleri içine alan hareketler ulusal-milli kavramlaştırmaya uygun bir tanımlama niteliği taşırlar. Tüm kategorik niteliklere sahip hareketlerin başarılı olacağı ve toplumsal düzeyde mevzileneceği, siyasal-politik anlamda etkin bir rol üstleneceği önemli bir gerçekliğe işaret eder. Kürt hareketlerinin toplumsal dinamiklere yaslanması ve bu noktada gözle görülür objektif bir mesafe katederek varlık kazanması; tarihsel durgunluğun kırılmasını kısmen sağlamış ve yeni kuşaklara toplumsal-tarihsel sürece ilişkin tekbiçimliliğin reddedilmesine dair özgür bir perspektif sunmayı başarabilme düşüncesi aşılamıştır.
Sömürgeciliğe uyarlı, ulus-üniter öncülüğünde misak-ı milli düşüncesinin çatladığı ve tıpkı bir saatin tik-takları gibi kendisini ele verdiği süreçte, Kürtlerin ülke-ulus ve millet kavramsalına tekabül eden Kürdistanı, anonim kurucu-özne olarak dillendirmesi ve varlık sebebini bu ilke çerçevesinde belirlemesi yeni bir sürece evrildiklerini gösterir. Kuşkusuz bu evre tekbiçimlilik kavramsalında ulusal varlığın sürdürülemeyeceğini bir kez daha kanıtlamıştır. Mitleştirilen post-kolonyal devlet ve Kürtler arasında etten bir köprünün inşası ya da tek taraflı fanteziler üzerine odaklı ilişkilerin sürdürülmesi, traji-komik olmanın ötesine gidemeyecektir.
Dolayısıyla hipergerçeklik, bedenin de (Kürdistan) en az ruh kadar özgür olmasına olanak tanımakta ve Kürtlerin bastırılmış bilinçaltı duygularının açığa çıkarılmasına katkı sunacaktır. Buna rağmen kral çıplak ve ısrarla giyinik olduğunu iddia ediyorsa (demokratikleşeceği gibi) Kürtlerin yapacakları şey onu kurgusal fantezileriyle başbaşa bırakmak ve kendi ulusal normlarına ilişkin çoğulcu, çeşitlilik kavramsalında bir demokratikleşmenin sacayağını inşa etmeye yönelmek olacaktır. Çünkü bu düşünce, onlara varoluşsal bilinç kazandırarak hem bunalımdan çıkışını hızlandıracak ve hem de meselenin özü olan kendini yönetme eylemselliğinin pratize edilmesine yardımcı olacaktır. Nitekim gerçekliğe ilişkin tarih felsefesinin bilinmesi, tarihi ve güncel olayların anlaşılması ve buna ilişkin çözümlemelerin bilimsel düzeyde yapılabilmesi noktasında önemli ve bir o kadarda gereklidir. Diğer bir deyişle tarih felsefesi çözülme, bunalım ve toplumsal sorunların başgösterdiği zamanlarda farklı düşünceler sunarak ortaya çıkmıştır.
Bunun gibi, gelinen süreçte pandoranın gizemli kutusu açılmış, büyü bozulmuş ve egemen güçlerin Kürt/Kürdistan’a ilişkin desiseci ve aldatıcı tüm sırları ortaya saçılmıştır. Her düzeyde varlığı sorgulanır duruma gelen egemen sistemin bundan rahatsızlık duymaması beklenemez. Yaşadığı bu trvmadan kurtulmak için Kürtlere karşı baskıcı otoriter ve sözde demokratik kimliğini kullanmanın yanı sıra, Kürt hareketlerini ulusal çözümleme dışında basit ve sıradan vaatlerle oyalamanın derdine düşerek Kürtleri kendine özgü bir paradoksun içine çekmek istemektedir.
Halbuki Kürtlere yönelik sempatinin(!) altında bütünlüklü olarak kolonyal yapının mitleştirilerek kurtuluşçu bir paradigmaya dönüştürülmesi ya da diğer bir tabirle, kolonyal bürokrasi ve kapitalist sermayesinin “vampirce bir sömürme” düşüncesi yatmaktadır.
Zizek’in Avatar filmine yaptığı meşhur yazısında söylediği gibi: “yerlilerin tek seçeneği insanlar tarafından kurtarılmak ya da yok edilmek. Sadece emperyalist gerçekliğin kurbanı olmakla beyaz adamın fantezisinde kendilerine biçilmiş rolü oynamak arasında tercih yapabilirler.” Fakat Kürdistan coğrafyası sadece istila edilip sömürülmekle, talan edilmekle kalmamış; insanların geleceği rehin alınmış, rüyaları çalınmış ve hikayeleri, tarihleri bir başkası tarafından yazılmıştır.
Buna rağmen pandoranın kutusu açılıverdi ve dilinde, siyasetinde, sosyal yaşamında dinsel ritüelin, insani şefkatin, merhametin(!) sıkça görüldüğü, işitildiği muktedirlerin gerçek yüzü, emelleri ve Kürtlere yönelik baskıcı, militan ve tekbiçimlilik anlayışına sahip demokratik, idelojik reformların, açılımın nasıl bir toplumsal bütünlük arzuladığı anlaşılmıştır. Kürtleri tarihsel, sosyal, siyasal, dinsel bir bunalıma sürükleyici bir siyaset izlenmesindeki amaç yükselen millileşmenin önünü tıkamak ve millet-ulus olarak uyanışımızı sekteye uğratmaktır.
Lakin büyü bozulmuş ve ipe, suya, siyasete, dünyaya kurşun döktürmenin, koca-karı büyülerinin fayda etmediğini belirtmemiz gerekir. Her toplum gibi, Kürtlerde dünyada gelişen olaylardan dersler çıkarmakta siyaset, tarih felsefesi okumakta ve coğrafyalarını sarıp-sarmalayan bu illeten kurtularak insan gibi yaşmak istemektedirler. Ama bu yaşamı kendilerini rehin alan ve geleceklerine ipotek koyan bir başka zihin algısıyla değil; kendi zihinsel ve düşünsel fantezileriyle sürdürmeyi istemektedirler. Kürtler, siyasal-politik ve ulusal düzeyde özgür ve bölgesel-coğrafi gelişmelerde bağımsız bir tercihe sahip dinamiksel aktör olmadığı sürece, Ortadoğu’nun dingin ve uzlaşı ekseninde bir huzura kavuşması zor görünüyor.


