MUNZUR ÇEM-RÖPORTAJ-ALEVİLİK
1.Bölüm/
Munzur Çem kamo?
“Munzur Çem, 1947 de dewa Gêxî (Cêxî/Kêxî) Qurze de ame dinya. Mektebo virên dewa Gêxî Seter de, mektebê mîyanên kî qezaya Dêrsimî Qisle de wend. Serra 1962 de Erzirom de dest bi wendişê Kolejê Tenduristîye (bi tirkî: Sağlık Koleji) kerd, 1966 de Dîyarbekîr de qedêna.
Amnanê 1966î de sey memurê tenduristîye (bi tirkî: sağlık memuru) dest bi kar kerd. Hetê ra gureya hetê ra kî wend. Bi no tore, mektebê Îqtîsadî û Ticarî yê Berzî yê Anqara 1971 de qedêna.
1975 de îmtîhan qezenc kerd û Anqara de, Sayiştay de sey kontrolorî dest bi karê xo yê neweyî kerd. 1980 de, çend aşmî/mengî cuntaya 12ê êlule ra ravêr, welat terk kerd, şî welatanê teberî. Sebebê nê terkerdişî kar û xebatê eyê polîtîk û karê nuştoxîye bî. A roje ra nat welatanê peşeyan de ciwîyeno.
Munzur Çem 1970 ra bi nat meqala, hîkaye, roman û temayanê bînan de kitaban nuşneno; şanik û lawikê ke mîyanê şarî der ê, înan dano arê. Temaya meqalayanê ey ekonomî, polîtîka û kultur o. Îmla û rastnustişê kirmanckî ser o kî xeylî gureyeno.
Cuntaya 12ê êlula 1980 ra avê, grûba polîtîk a ke bi nameyê “Özgürlük Grubu” (Riya Azadî/Rayîrê Azadîye) amêne namekerdene, aye de xebitîya. Meqalayê xo yê perîyodîkî kî sifte kovar û rojnameyanê na grûbe de nuştî. Ma vajîme, kovarê sey Özgürlük Yolu, Roja Welat, Özgürlük ûêb.
Tawo ke nuştoxî welat terk kerd, peynîya serra 1980 de şî Almanya. Ey hetê ra karê xo yê polîtîkî ramit, hetê ra kî sey rojnamevanî gureya. Ma vajîme, çiqas ke resmî nêbo kî pratîk de serredaktorê Dengê KOMKARî bi. Dengê KOMKAR, rojnameyê Komelên Karkerên Kurdîstanê li Almanya (KOMKAR) bî.
Adara 1984 de Almanya terk kerde û şî Swêd, uca îltîca kerd. Payîzê peyênê 1996î ra bi nat paytextê Almanya Berlîn de ciwîyeno.
Munzur Çem, destpêkerdişê serranê 1990 ra bi nat, karo polîtîk de aktîf nîyo. Ey giranîya xo da nivîsnayîşî. Bi taybetî kî derheqê ziwan û kulturî de aktîf o. Têpiya no dem de, persa elewîyênî û rewşa elewîyan kî kar û xebata ey de cayêde muhim girewt û ewro hîna kî gêna.
Rewşe ra gore, Munzur Çemî nuşte û eserê xo bi cîya-cîya îmazayan nuştê. „(Bibliyografya Zazaki.net’ten alınmıştır)
**************
Dursun Ali Küçük-Alevilik neredeyse geçmişten bu güne ezilen ve katliamlara uğrayan bir kimlik, inanç ve kültürdür. Bu kadar yok sayılmasını ve inkar edilmesini kısaca açıklarmısınız?
Munzur Çem- Hangi görünümle ortaya çıkarsa çıksın, bir ideolojiye ve ona uygun politikaya sahip bir iktidar, eğer kendisi gibi olmayanların varlığını tanımak istemiyor, onlara boyun eğdirmek, gerektiğinde ise yok etmek istiyorsa, baskı ve şiddetin ortaya çıkması kaçınılmaz hale gelir.
İslami ideolojiyi benimsemiş siyasal iktidarların yüz yıllarca yaptıkları da bu oldu. Müslüman imparatorluklar, egemenlik alanlarını genişletme çabasını sürdürürlerken, kendi dini inançları dışındaki inançları ortadan kaldırmayı temel bir politik amaç haline getirdiler. Öyle yaptılar çünkü istenilen yükümlülükleri yerine getirmekte daha az sorun çıkartan, daha itaatkar kullar topluluğuna sahip olmak, ancak bu şekilde mümkün olabilirdi.
İslami etkilenme söz konusu olsa, hatta bir çoğu „gerçek müslüman biziz“ dese de, Alevilerin, özünde islam olmayan bir inanca sahip oldukları bir gerçektir. Devlet yönetimleri başta olmak üzere, egemen olan siyasal odakların istedikleri kalıpların dışında olmak, Alevilerin, sistemle sürekli sorun yaşamalarına neden oldu. Bu yüzden de Aleviler yüz yıllarca ezilen, horlananıp dışlanan, zulme uğrayan ama aynı zamanda direnen bir toplumsal grup olma özelliğini hep korudular.
DAK- Cumhuriyet tarihi boyunca Aleviler ve inancı yasaklandı. alevilerde adeta şeriat olacağına, ona, yasaklayan ve kendini laik ilan eden sisteme bir bakıma sarıldılar. hala bu tür yanılgılar devam ediyor. bunu neye bağlıyorsunuz?
M.Ç. Cumhuriyet tarihi boyunca, bir genelleme ile Alevilerin „kendini laik ilan eden sisteme sarıldıklarını“ söylemek kanımca doğru bir değerlendirme olmaz.
Her şeyden önce şunu unutmamak gerekir; 1919 yılını, kemalist hareketin çıkış noktası olarak ele alacak olursak, bu harekete karşı ilk silahlı başkaldırı eylemi 1921 yılının başlarında Koçkiri`de ortaya çıktı. Elbet başkaldırı, bir Kürt ulusal direnişiydi ama bu yola baş vuranlar inanç olarak Aleviydiler.
1926`da Dersim`in Güneybatısına düşen Ali Boğazı`nda, 1930 yılında yine bu bölgenin kuzeyindeki Erzincan-Plemuriye (Pülümür) yöresinde gerçekleştirilen askeri harekat, aynı şekilde birer Alevi Kürt-devlet çatışmasıydı.
Devletin en son hakim olabildiği Kürdistan bölgesinin Dersim olduğunu ve Cumhuriyet tarihinin en büyük soykırımının bu bölgede gerçekleştiğini de gözardı etmemek gerekir. Elbet Dersim jenosidinin temel nedeni, onların Kürt kimliği ve devletin hoşuna gitmeyen hak taleplerinde bulunmalarıydı ama sonuçta yöre halkı, inançsal yönden aleviydi ve Dersimlilerin sahip olmak istedikleri haklar içerisinde dini inanca ilişkin olanlar da vardı.
Malatya-Maraş yöresinde, Dersim`deki gibi sert çatışmalar yaşanmasa da Alevi kitlenin tümüyle devlete yakın olduğu söylenemez. Bu, yörenin ekonomik ilişkileri, 1950`lere kadar büyük ölçüde Suriye ve Beyrut ileydi. Askere gitme, vergi verme gibi “yurttaşklik görevlerini“ yerine getirmede de yörenin Alevi halkı ile devlet arasında, 1960`lara kadar sürkeli sorunlar yaşandı.
Sisteme sarılma bakımından Alevi ile Sünniden çok Türk-Kürt farkına dikkat çekmek daha doğru olur kanısındayım. 1923-38 döneminde Alevi-sünni fark etmez; Kürtlerle devlet arasında adeta sonu gelmez çatışmalar yaşanırken, Türk toplumunun hemen hemen hiç bir kesiminde, kayda değer bir karşı koyma gözükmüyor. Türk Sünniler gibi, Türk Aleviler de, Kürtlere oranla devlete çok daha yakın oldular, daha doğrusu sistemle bütünleştiler.
Öte yandan, yok sayılıp haksızlığa uğrasalar da, T.C.`nin, şeriata dayalı olmayan bir devlet olarak sahneye çıkması, laiklik vurgusunu öne çıkartması, Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaştırıldığında, dinin, toplumsal yaşamda daha geri bir plana atılmış olması türünden adımların, Aleviler arasında belli bir sempatiyle karşılanmasında da şaşılacak bir yan olmasa gerek.
İkinci Dünya Savaşından sonra, uluslarası politikaya damgasını vuran, soğuk savaş oldu. NATO bünyesinde bir araya gelen Batılı kapitalist güçler, İslamı komünizme karşı bir silah olarak gördüler ve onu alabildiğine güçlendirdiler. Elbet bu, Türk egemen güçlerinin çıkarlarına da uygun bir durumdu ve „komünizme karşı yeşil duvar örme“ politikasının hayata gecirildiği başlıca alanlardan biri de Türkiye oldu. Bu ise genellikle „sağ partiler“ olarak adlandırılan partilerin iktidar dönemlerine rastladı. Yapılan bu yatırımların da etkisiyle, politik islamın sürekli gelişmesi, sol ve demokratik çevreler gibi Aleviler arasında da huzursuzluklara neden oldu, onları endişelendirdi.
Fanatik islami akım gibi faşist tırmanışın da hızla yükseldiği ve büyük kagaşaların yaşandığı 1960-1980 döneminde, CHP, gerek demokratik hak ve özgürlükler, gerekse ekonomik alanda hayli ileri sayılabilecek taleplerle ortaya çıktı. „Ortanın Solu“, “Adil Düzen“ ya da „İnsanca ve Hakça Düzen“ vb. sloganlarda ifadesini bulan bu politika, Alevi kitlenin büyük bir kesimi tarafından tarafından desteklendi.
Unutmamak gerekir ki Aleviler dahil, CHP`ye bu yıllarda sempati duyan kitlenin hiç değilse önemli bir bölümü bunu yaparken, asıl olarak 1924 yılında temelleri atılmış olan sistemi değil, CHP`nin „Düzen Değişikliği“ olarak adlandırılan programını, onun, faşist tırmanışa karşı olan söylemlerini desteklemekteydi. CHP, söylediklerini hayata geçirecek pratik adımlar atmasa da gerçek buydu.
Diğer taraftan, CHP ne kadar bir sistem partisi idiyse DP, AP, MHP ve benzeri öteki partiler de en az o kadar sistem partileriydiler. CHP`ye oy verenler kadar, hatta onlardan da fazla, bu partilere oy verenler de sonuçta, politik tavırlarını sistemin sınırları içerisinde dile getirmiş oluyorlardı.
Bu arada, 1960-1980 dönemin de Türkiye`de önemli bir potansiyele sahip olan ve genelde sistemle çatışmalı durumundaki „Marksist Sol“ kesim içerisinde, Alevi gençliğin, göreceli olarak toplumun öteki kesimlerinin tümünden daha ağırlıklı bir yere sahip olduğu gerçeğini de gözardı etmemek gerekir. Hatta kimi sol örgütler nerdeyse birer Alevi örgütü görünümündeydiler.
1980 yılından sonraki politik gelişmeler ve Alevilerin yönelimleri, çeşitli yönlerden ciddi analizlerin yapılmasını gerektirecek kadar ilginçliklerle doludur. Bilindiği gibi bu dönemde „marksist sol“ olarak bilinen sol kesim adeta silindi. Kitle desteğine sahip olup ta politikaya damgasını vuran siyasal akımlardan biri sürekli yükselen islami kesim, ötekisi ise silahlı başkaldırıya yönelen Kürt hareketi oldu.
Kürt alevilerin bir bölümü, yönlerini silahlı Kürt hareketine çevirir ve oldukça ciddi ölçülerde destek sunarken, diğer bir bölümü, bir süre için islami yükselişe, moda deyimle „irticaya karşı“ gözüken CHP`ye sarılmayı bir kurtuluş çaresi olarak gördü. Tabi Alevilerin CHP verdikleri desteği irdelerken, sahnede bu partinin yerine tercih edebilecekleri ciddi bir demokratik alternatifin olmayışının oynadığı rolü de asla gözardı etmemek gerekir.
Bu gün geniş Alevi çevrelerin, Ergenekon davası ile ilgili ikircikli tavırları, suskunlukları, hatta bir bölümü tarafından bu davada yargılananlara duyulan sempatinin başlıca nedeni de aynı „şeriat gelir“ korkusudur.
Bu arada, Kürt halkının yükselen mücadelesine karşı Türkler arasında geliştirilen ırkçı-şöven milliyetçilik, Türk Alevi kitleyi de belli bir ölçüde etkisi altına almaktan geri kalmadı. Türk Aleviler arasında bu eğilim gelişirken, Kürt Alevilerde tersine, kendi diline ve kültürüne karşı ilgisizlik, ondan da öte kaçış, kendi ulusal kimliğini reddetme, hatta bazen Türk milliyetçilerininkini bile gölgede bırkan tepki şeklinde geri bir eğilim güç kazanmaya başladı.
Kanımca, Kürt Alevilerdeki bu yozlaşma ve gericileşme eğilimine iki temel neden gösterebiliriz.
Bunlardan bir tanesi korkudur. T.C.`nin kuruluşundan bu yana, Kürt olmak, Kürt Alevilerin başına o kadar büyük belalar açtı ki, bunlardan bir bölümü kendi dilinden, kültür ve kimliğinden kaçıp katillerinin kanatları altına sığınmayı bir nevi kurtuluş yolu olarak görür oldu. Aslında bu, sırf Kürt Alevilere özgü bir durum da değil. Bu, ağır baskı koşullarında, ezilen toplum kesimleri içerisinde sıkça görülen sosyolojik dönüşüme ya da zemin kayması olayına örnektir. Tabı ki, 1923 yılından bu yana süregelen sistematik asimilasyonun, bu sonucun ortaya çıkmasındaki rolünü de unutmamak gerekir.
Dönüshüme neden olan ikinci temel etken ise devletin, Alevileri kendisine uygun kalıplara sokmak üzere üzere harcadıdğı çaba ve yaptığı müdahalelerdir. Özellikle de 1980`li yılların ilk yarısından başlayak bu alanda yapılanlar, gözardı edilebilecek gibi değil. Orduya, polise, mahkemeye ve zindana ek olarak, idareyi, parayı ve etkin propaganda olanaklarını elinde tutan gücün, çabalarının sonuçsuz kalması ve belli bir kitleyi etkilememesi ise tabi ki düşünülemezdi.
DAK-Son aylarda Kürt Açılımı ile birlikte Alevi Açılımı tartışılıyor. Devlet ve hükümet çalıştaylarla görüş aldığını söylüyor. sanırım final niteliğindeki Alevi Çalıştayı bu ayın sonunda yapılacak. Bu çalıştaylar ve toplantılarla Alevilerin iradelerinin dikkate alındığına inanıyor musunuz? Aleviler ne kadar bunun içinde ve dışındadır?
M.Ç. Bu soruya yanıt vermeye çalışırken her şeyden önce şu noktaya parmak basmak isterim: Bu gün, Alevilerin iradesi diye bir iradeden bahsetmek pek de gerçekçi olmaz. Aleviler, son derece parçalı bir durumdalar ve her kesimin kendine göre istemleri, özlemleri, yapmak istedikleri var. Dolayısıyle de „Alevi iradesi“ kavramını kullanmak bana gerçekçi gelmiyor.
Alevi açılımına gelince; her sheyden önce on yılarca inkar edilen bir sorunun varlığını kabul etmek, başlı başına yararlıdır. Çünkü, bir gerçeği şu veya bu şekilde kabul ettıginiz zaman, isteseniz de istemeseniz de, onunla ilgili yasak duvarlarının yıkılmasını da gündemleştirmiş olursunuz. „Alevi açılımı“ndan bahsedilmesini bu yönden olumlu buluyorum.
„Peki açılım, mevcut hali ile Alevilerin sorunlarına gerçekçi bir çözüm getirir mi?“ diye sorarsanız, yanıtım tereddütsüz „hayır“ olur.
Çünkü Kürt sorunu gibi Alevilerin sorunlarının kalıcı bir çözüme kavuşturulması, en başta, T.C. devletinin kuruluşundan bu yana gerçekleştirilmeye çalışılan tek tip toplum yaratma stratejisinin terkedilmesini gerektirir. Bu ise ideoloji ve politikada olduğu gibi, devlet yapılanmasında, toplumsal örgütlenme ve kurumlaşmada da çok derin ve temel dönüşümlerin gerçekleşmesi anlamına gelir.
Oysa, Türkiye`de şu an iş başında bulunan siyasal iktidarın böyle bir niyeti ve programı yok. Muhalefetteki sistem partileri ise zaten hükümetten daha geri bir konumdalar. Kürdistan`da küçümsenemiyecek bir kitle gücüne sahip olan politik örgüt bile böyle bir konudan habersiz gözüküyor.
Alevi sorununda, AKP hükümetinin yapmak istediği şey, 1924 yılında çerçevesi çizilmiş sistemin dışına çıkmadan, taktiksel düzeyde bir takım adımlarla, Alevilerin hiç değilse bir bölümünü denetim altına almak, onun üzerinden politika yapmaktır. Elbet iktidar, bu arada dünyaya da Alevi sorununun çözüme kavuşturulması için çaba harcandığını göstermek gibi bir avantaja da sahiplik etmektedir.
Gerçek şu ki AKP iktidarı ve sistemle bütünleşmeye hazır kimi „Alevi kuruluşları“, Aleviliği, özüne uygun şekilde değil, ona sistemin istediği bir forma giydirmek ve gelecek nesillere de onu bu formalı hali ile aktarmak istiyorlar. Bu formanın adı „Türk ve İslam“dır. Bu ise, Alevilerin önemlice bir kesimi tarafından benimsenmeyeceği belli olan ve bu inancın gerçeğine aykırı bir durum olur.
Maraş katliamının sorumlusu olarak bilinen Ökkeş Şendilleri „açılım“ toplantılarına davet eden, buna karşılık Kürt yurtsever çevreleri ile sol kesimden Alevilere ambargo koyan bir anlayıştan ne beklenebilir ki?
Devaam edecek


