Anasayfa Yazı Dizisi Gayri resmi tarih gibi 30

Gayri resmi tarih gibi 30

altSelim Çürükkaya / Şantiye de çalışmalarımız  devam ediyordu.
 Grev işinde başarılı olmamız, işçiler arasında itibarımızı artırmıştı.
Diyebilirimki köylülerin  sosyalizme ilgileri bile başlamıştı.
Şantiyede geçen ve bir arkadaşın bana anlattığı  olay, bizi  hem düşündürmüş, hem de güldürmüştü.

Arkadaşımın anlattığına göre, bizim köylü Hacı İbrahim usta, yanında çalışan birkaç işçiye, “Sosyalizm demek işçilerin haklarını savunmak demektir” diye propağanda yapıyormuş,
Şantiye şefi Özdemir Sutunç üç adım ötede, arkası kendisine dönük Hacı İbrahim ustayı dinliyormuş.


Bir müddet sonrara şef yürüyerek hacı İbrahim ustanın yanına gelmiş: “Ne o hacı, sende mi komünist oldun?”  demiş.
Şef’ in suratına bakıp gülümseyen hacı İbrahim usta, “Şefim, eğer işçilerin hakkını savunmak komünistlikse, en büyük komünist benim” demiş. Bir hayli yaşlı olan şantiye Şefi Özdemir Sutunç, hacı İbrahim’ in bu sözleri karşısında kendini tutamamış: “ vay ben bu Yeniköyün a…… koyayım, hacıları bile komünist” deyip geçmiş..

Arkadaşlarım şantiyede işçiler arasında çalışmalarına devam ederken, ben Bingöl’ e gittim.
Mehmet Karasungur ve Resul Altınok’ a Varto' ya kadar gitmek istediğimi söyledim.
Karasungur: “Tamam git, durumlara bir bak, bir daha birlikte gideriz” dedi.

Resul Altınok elini cebine attı, şu anda hatırlamadığım miktarda bana biraz para verdi.
Bingöl' den otobüs garacına gittim.
Muş' a gitmek için  bir bilet aldım.
Hayatımda ilk olarak Muş ile Varto’ ya gidiyordum.
Muş’ a kadar otobüs ile gidecek, orada garajda aktarma yapıp, başka bir araçla Varto’ ya gidecektim.

Üç arkadaşım vardı Varto’ da: Nizamettin Taş, Haki ve Orhan.
Onları bulacak ve onlarda kalacaktım.
Bu günkü gibi o dönemde telefon ve internet yoktu ki geliyorum diye haberde bırakamazdım.
Gidecek arayacak, soracak ve bulacaktım.

Otobüse bindiğimde  saat henüz 11 olmamıştı.
Bizim köye  sapan yolu geçince ormanlık bir alan başlamıştı.
Solhan kasbasına ulaşınca, yaklaşık olarak yolu yarılamıştık
Muş’ a öğleden sonra varmıştık.

Otobüsten iner inmez yazıhaneden Varto' ya gidecek olan araçları sordum
Bana münübüsü gösterdiler.
Hemen bindim, en arka koltuklardan birine oturdum.
Şoför müşterileri tamamlayınca direksiyonun başına geçti.
Muavin de binip kapıyı kapatınca, hareket ettik.
Yol boyunca hiç kimseyle tek bir kelime konuşmadım
Pencerden  dışarıyı izliyor, yaylaları köprüleri, kırları seyrediyordum.

Şu anda hatırlayamayacağım bir yerde münübüsten indim.
Hafızam beni yanıltmıyorsa, Varto  nahiyesi çağu barakalardan ibaret bir yerleşim yeriydi.
Çünkü  daha önce yani 7 Mart 1966 tarihinde 5.6 büyüklüğünde bir deprem olmuş 14 kişinin ölümü ve 75 kişinin de yaralanmasına yol açmıştı.

Aynı yıl ikincisi  ise, 19 Ağustos 1966  Varto depremi olarak adlandırılan,  Depremin büyüklüğü Richter ölçeğine göre 6.9 olarak belirlenmişti. Felaketin boyutu 2.394 ölü ve 1.489 yaralıya ulaşmıştır. Felaket, Varto'daki tüm yapıları mahvetmiş olmalı ki depremden sonra kurulan yapılar, şehri bir barakalar kenti haline gitirmişti..


Arkadaşlarımı bulmakta hiç zorlanmadım
Münübüsten inip dolaşırken Töb-Der levhası gözüme çarptı.
Hemen oraya gittim.
Bir grup genç oturuyordu, selam verip oturdum.
Kendime bir oralet istedim, oturan gruptan biri nereli olduğumu sordu.
Bingöl’ lü olduğumu ve arkadaşlarımı aradığımı söyledim
Bir saat geçmemişti ki; Haki isimli arkadaşım geldi.
Oturanlara “iyi akşamlar” deyip ayrıldık.

O geceyi Haki’ nin evinde geçirdim 
O' ndan  öğrenebilidiğim kadarıyla Varto bir solcu kentiydi
Hem Türk solu, hemde Kürt solundan gruplar vardı.

Bizim grubun görüşlerini savunan bazı arkadaşların da olduğunu, ama Varto’ya uzak köylerde kaldıklarını, hatta bunların üçünün öğretmen olduklarını, birisinin adının Mehmet Can Yüce, birinin Hüseyin, birin de Mihriban isimli bir bayan olduğunu söyledi.

Nizemettin Taş’ ın köyü Varto’ ya çok yakındı, ama onunla yarın görüşecektik.
Gece boyunca Hakki den Varto hakkında gerekli olan bütün bilgileri aldım.
Öğle saatlerinde Nizamettin Taş ile görüştük:
Bir kahvede oturup çay içtik.

Tartışma yerinin Töb- der olduğunu söylediler.
Kürt solundan Rizagari grubunun güçlü olduğunu da öğrenmiştim.

Töb - Der’  e gittikten bir müddet sonra, orada oturanlarla aramızda tartışmalar başladı.
Hatırlayabildiğim kadarıyla konu sömürge ülkelerde legal çalışmalar üzerineydi.
Biz o tarihlerde legal çalışmayı red ediyorduk.
Daha doğrusu illegal çalışmayı esas alıyorduk.
Diğer Kürt gruplarına göre zaten tuhaf bir gruptuk.

O dönemin ölçülerine göre solcu bir grup olabilmek için
Her şeyden önce, bir dergiye veya yayın organına sahip olmak gerekiyordu.
Birde grubun taraftarlarının gidip oturabilecekeri derneklerin olması lazımdı.
Grubun yazılı görüşleride şart olarak aranıyordu:

Bizde bunların hiç biri yoktu!
Varto daki dernekte benimle tartışma yapan grubun sözcüsü gibi davranan kişi
Henüz tartışmanın başında, beni suçlamaya başladı ve şöyle konuştu:
“Senin burada ne işin var? Sen yabancısın, Bingöl’lüsün, buralarda ne ararsın?
Siz zaten ajan bir grupsunuz, derginiz yok, derneğiniz yok, her biriniz ayrı yerlerde ayrı şeyler konuşursunuz, bu gün söyler yarın inkâr edersiniz”
dedi

Yanımdaki arkadaşlarım bana bu kişinin adının Selim Fırat  ve Rızgarici olduğunu fısıldadılar.
Adam hızını alamayarak habire konuşuyordu
Herkesin duyabileceği şekilde adımı ve soyadımıda telefüz ediyordu.
Baktım ki böyle tartışma olmaz
Selim Fırat’ ı sakin olmaya devet ettim.
Sustuktan bir müddet sonra adamı dışarıya çağırdım.
Bir ara sağına soluna baktı, ayağa kalktı
Dışarı çıkınca tenha bir yerde, taşlık bir alanda karşılklı oturduk.
Kendisine dedim ki, “Bak Selim, tartışman ve mantığın  devrimcilere yakışacak türden değildir.
Sen örgütün ne olduğunu daha kavramamışsın.
Zan ediyorsun ki, üç beş kişi bir araya gelip  Ankara’ da bir dergi çıkardı,
Kürdistan’ ın kasabalarında ve şehirlerinde bazı dernekler açtı, birde birkaç sayfadan ibaret bir proğram yazdı, bunlarla örgüt olunuyor….

Yanılıyorsun, Kürdistan da bunlarla  örgüt olunmaz
ve Kürt halkı dergi ve dernek aracılığıyla da örgütlenmez”
dedim.
Aramızdaki tartışma uzun sürdü, geç saatlerde ayrıldık
O geceyi Nizamettin Taş’ ın evinde geçirecektim.
Köye girdiğimizde Nizamettin bana, Cibranli Halit beyin (*) de eskiden bu köyde oturduğunu söyledi.

Cibranlı halit bey:(*) Miralay Cibranlı Halit Bey (Kürtçe: Xalit Begê Cibirî veya Xalîd Beg Cîbran; 1882 Varto (Gimgim), Muş - ö. 14 Nisan 1925 Bitlis), Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti ordusunun askeri, Kürt Azadî cemiyetinin başkanıdır.

1882 yılında Muş'un Varto (Gumgum) ilçesinde doğdu. Babası Cibran aşireti'nin reisi Mahmut Bey'di. İstanbul'da bulunan Aşiret Mektebi'ni bitirdi. Daha sonra Yıldız'daki Harbiye Mektebi'nden mezun olan tek Kürt asıllı öğrenci oldu. Yüzbaşı rütbesiyle ve yaver unvanıyla Osmanlı Ordusu'na katıldı.

I. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Filistin'deki görevini bırakıp Varto'ya döndü. Cibran aşireti mensuplarından oluşan üç hafif süvari alayından (Hamidiye Alayları) birinin başına geçti ve Rus ordusuna karşı savaştı. Bu savaşta gösterdiği kahramanlıktan dolayı miralaylık rütbesine terfi edildi. Kurtuluş Savaşı'nda Mustafa Kemal'in yanında yer aldı ve İstanbul Hükümeti'yle müttefiklere tavır aldı. Fakat, Koçgiri İsyanı'ndan sonra yavaş yavaş Kemalistlere karşı tavır almaya başladı.

Şeyh Said'in kayınbıraderi olan Cıbranlı Halit Bey, Azadî cemiyetinin kurulmasının ardından isyancı girişimlerini yoğunlaştırdı. 20 Aralık 1924'te Erzurum'da tutuklandı ve Süvari Tümen Komutan Vekili Albay Ferit Bey başkanlığında kurulan Bitlis Harp Divanı'nda yargılandı. Hıyanet-i Vataniye Kanunu gereğince verilen karar sonucu 14 Nisan 1925 saat 5.30'da Bitlis'te Yusuf Ziya Bey, Yusuf Ziya'nın kardeşi Teğmen Ali Rıza Bey, Yusuf Ziya'nın damadı Faik Bey ile Molla Abdurrahman ile birlikte kurşuna dizildi.

Ailesi 'Sever' soyadını aldı.

Devam edecek



 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile