Gayri resmi tarih gibi 33
Selim Çürükkaya / Tanıdığımız çok sayıda kişi, Çaldıran inşatlarında işçi olarak çalışıyordu.
Bizi gayet iyi karşıladılar.
Akşamüzeri güzel yemekler hazırladılar
Sohbet ettik, tavşan kanı çaylar içtik.
O gece işçiler bana bir teklifte bulundular.
"Müteahitle konuş, bize birkaç köy al, boya işlerini yapalım" dediler.
Sabahın erken saatlerinde Müteahidin bürosuna gittim.
İşçilerin önerisini söyledim, hemen kabul etti.
Köylerin isimlerini söyledi:
Bu haberi işçilere söyleyince sevindiler.
Bir gün sonra köylere bakmaya gittik
En büğüğü Muradiye ile Çaldıran arasında bir nehrin kıyısındaydı.
Hemen buraya taşındık
Evleri saydık 120 adetti. Bizimle çalışacak işçi arkadaşın sayısı ise yediydi.
Bu işçilerle o kadar çok işi yapamazdık. Evlerin pencere, kapıları ve saçakları boyanacaktı.
Mehmet Karasungur ile konuştuk, kendisi Bingöle’ e gidip, boş dolaşan arkadaşları toplayıp getirecekti.
Bende Müteahitle görüşüp boya dahil, her türlü malzeme isteyecektim.
Çünkü bizim malzeme almak için paramız yoktu.
Kalacağımız evler, yeni yapılmış ve güzeldi.
Hemen yakınımızda bir nehir akıyordu.
Köyün çıkışında bir köprü vardı.
Köprünün az ötesinde bir kahvehane bulunurdu
Yol işlek olduğundan, kamyon şoförleri kahvehaneye uğrardı.
Ve bizde bu şoförlerden, sağda solda olan bitenleri öğrenmeye çalışırdık
Köprünün altından geçen suyun rengi dikkatimi çekmişti.
Siyaha yakın bir rengi vardı.
Çevrenin dağları, çırılçıplaktı.
Tek bir ağaç bulunmazdı, işbaşı yapmadan önce suyun kaynağına kadar gitttim
Çünkü Çaldıran ovasında doğuyordu
Ve bu suyun doğduğu kaynaklarda göletler oluşmuştu.
Su öylesine sıcaktı ki, elinizi içinde fazla tutamazdınız.
Suyun bu sıcaklığı, hem dağların çıplaklığının, hemde suyun renginin sırrı hakkında insana ipucu veriyordu.
Buralar maden yataklarıydı… Ama bakir!
Karasungur bir grup arkadaşla tez döndü
Ümit, boya işlerinden iyi anlıyordu, o bizim baş ustamız oldu.
Malzeme ve diğer ihtiyaçlarımız tamamlanınca işe koyulduk.
Gündüz hepimiz birlikte çalışıyor, akşamları işçilerle eğitim çalışmaları yapıyorduk.
Bizim en önemli amacımız, arkadaşlarımızı eğitmek, burayı bir üs haline getirerek Van, ilçeleri, hatta Muş ve kasabalarına ulaşmaktı.
Görebildiğimiz her Türlü olanağı değerlendiriyorduk.
İnşaatta işler biraz rayına girince, ben geçici olarak ayrıldım
Muş’ un Bulanık ve Malazgirt kasabalarına gidecektim.
Çünkü burada arkadaşlarım vardı.
Onları öğretmen okulundan tanıyordum ve oralarda barınabileceğime inanıyordum.
Okulumuzun en küçük öğrencilerinden birinin adı Orhan’ dı
Babasının bakkalı vardı, oraya uğradım, O’ nu buldum:
Beni görünce çok sevindi, sarılıp öpüştük, diğer arkadaşlarla görüştük.
Buralarda uzunca bir zaman kalabileceğim yerler vardı, ilk geceki sohbetimizde Bulanık kasabası hakkında arkadaşlardan bilgi aldım.
"Bulanık Lisesinde bizim gruba ilgi duyan bir lise öğretmeni var" dediler.
Arkadaşlarımın anllatıklarına göre öğretmen Antep’ liydi ve Hakki Karer’ in arkadaşıydı.
Okullar kapalı olmasına rağmen, bazı imtihanlardan dolayı öğretmen Antep ‘ e gitmemişti.
Bir gece kendisine misafir oldum.
Akşamüzeri sohbete daldığımız bir sırada, arkadaşlarımdan biri: “Bulanık’ ta gelişme kaydedebilmemiz için, iki kişinin adını söyledi, bunların ikna olması gerekiyor,” dedi ve ekledi, “eğer bunlar ikna edilirse, Bulanık’ ta biz etkin oluruz” iddiasında bulundu.
Bu kişileri daha yakından tanımak istedim.
Bana birinin daha önce sol bir örgütün mensubu olduğunu, İstanbul' da kaldığını, bazı soygun işlerine karıştığını, diğerinin ise Rızgari Örgütüne ilgi duyduğunu, ama şu anda ikisininde Rizgari adına faaliyet yürüttüklerini söylediler.
Öğretmen arkadaşa söz konusu kişileri buraya çağırıp çağırmayacağımızı sordum.
Onaylayınca, Orhan, onları bulmak için çıktı.
Bir saat kadar sonra, üçü birlikte içeri girdiler.
Biri uzun boylu iri yarı, diğeri ufak tefek bir adamdı.
Karşılıklı tanıştık, ben gerçek adımı söyledim,.
Onlar ise, takma isimlerle kendilerini tanıştırdılar:
Daha önce arkadaşların bana anlattıklarına göre Bulanık’ ta kimse bu ikisinin gerçek isimlerini bilmiyor, herkes onları takma adlarıyla tanıyordu.
Aradan 32 yıl geçmiş o arkadaşların başına bir iş gelmesin diye takma adlarını burada zikr etmek istemiyorum.
Çünkü bu iki isim, orada çok sayıda kişinin tanıdığını biliyorum.
Gelen bu arkadaşlarla çay içerken sohbete daldık.
Bu tartışmamız iki saat kadar sürdü:
Kısa boylusu daha bilinçliydi; “Tamam sizin görüşlerinize katılıyoruz, yani ikna olduk, bizim size bir önerimiz var, mensup olduğumuz siyasetimizin yöneticilerine önerimizi götürdük red ettiler, siz önerimizi kabul edecekseniz, biz grubumuzdan ayrılır sizin gruba katılırız” dediler.
Hiç teredüt etmeden nedir dedim, benimle ayrı bir odada görüşmek istediklerini belirtince, odaya geçtik, karşılklı oturduk, kısaboylu arkadaş, heyecanla bana şunları anlattı: “Mademki Kürdistan sömürgedir ve silahlarla işgal edilmiştir. ve mademki silahlı işgale karşı silahlı mücadele gereklidir. Biz silahların yerini bulmuşuz. Bulanık adliye deposunda çok sayıda silah var, biz soymak istedik örgütümüz müsaade etmiyor, gelin birlikte bu işi yapalım ve biz sizin gruba geçeriz.”
Bu sözleri dinledikten sonra ayağa kalktım, kalkın adliye binasına bakmaya gidelim, diğer arkadaşlara siz bekleyin, biz geliyoruz dedim ve dışarı çıkarak adliye binasına doğru yürümeye başladık.
Resim: Deprem sonrası Çaldıran Kasabası
Devam edecek


