Anasayfa Yazı Dizisi Kürt Özgürlük Mücadelesi ve ..

Kürt Özgürlük Mücadelesi ve ..

Veysel Çamlıbel-(Sayın Çamlıbel’in bu yazısını dizi yazı halinde ve olduğu gibi veriyoruz.K.Aktuel)Kürt Özgürlük Mücadelesi Ve Siyasetçi Anıları  
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    -1-
Giriş;

1960’ tan günümüze, tam tamına 50 yıl geçti. Bu 50 yıl biz Kürtlerin özgürlük mücadelesinde kesintisiz, büyüyen / derinleşen önemli olayların, süreçlerin yaşandığı yıllardır. 1960 öncesi 10 yıl, tek parti baskısını yaşamış Kürtlerin kendini yeniden fark etme, gözden geçirme dönemidir. Bu on yılda Kürt aristokrasisinin, ‘’ ileri gelenlerinin ’’ Kürt halkı adına hala söyleyecek sözünün olduğu, olabileceği görüşü Kürt okumuşları arasında yaygın bir kanat olarak önemini korumaktaydı. Buna ilişkin

değerlendirmeler, 49’ lar davası öncesi ve sonrası siyasi zemininde şu ya da bu ölçülerde, ancak sınırlı bir ‘’ aydın ’’  çevrede tartışma konusuydu. 1960 darbesi sonrasındaysa bu çerçevedeki tartışmalar gelişti, yaygınlaştı, siyasal yaşamdaki karşılığını aramaya yöneldi. Kürt siyasal arayışları akabileceği yatağı bulmada gecikmedi, sol kulvarda yoğunlaştı. Özgürlük arayışlarında Kürt siyasallaşması sola doğru yönelince olup bitenler, olaylar da ona göre şekillenip gelişti. Kürt siyasetinin sola yönelişini, 50 yıllık süreci aşağıda özetlemeye çalışacağım.

Aydınlarımızın, halkımızın hakkını – hukukunu aradığı, kimliğini aktif bir şekilde sahiplendiği 50 yıllık bu yakın geçmişin üzerinde durmak büyük önem taşıyor. Günümüzü anlaşılır kılmak için; geçmişin gelecek kuşaklara dosdoğru yansıtılması, yararlanılması gereken bir deneyim olarak bırakılması önemli. Bu çerçevede siyaset ehlinin, mücadele insanlarının birinci elden yazdıkları / yazacakları yararlı, sığ olan tarih bilincimizin güçlendirilmesi bakımından böylesi çabalar oldukça da gereklidir. Bu arada yazılan anılarının, yapılan yorum ve değerlendirmelerin kuşkusuz içeriği, üslubu açısından düzeyli olması da aranır. Yazılanların kuru sıkı övünmelerden, sen - ben çekişmesine meydan vermekten uzak; olgu, olay ve süreçler üzerinden düşünülüp – değerlendirilmesi, bu günden yarına ön açıcı olması, gelecek kuşaklara örnek olunması, onlara derli toplu bir miras olarak bırakılması beklenir, arzu edilir.

Bu yazdıklarımla, 1960 başlarından bu güne uzanan 50 yılda olup bitenleri elimden geldiğince, özellikler genç kuşaklara ulaştırma, onları bilgilendirme amacıyla değerlendirmeye çalıştım. Ve bu çerçevede her şey yerli yerine görülsün, gerçekler çarpıtılmasın, olup bitenler olduğu gibi kavransın, anlaşılsın diye; Kemal Burkay’ın, parti tarihi mi, anıları mı pek de belli olmayan ( kolayca birbirlerinin yerine kullanılabilir özellikte olan görüş ve değerlendirmelerini ) yazdıklarına, özellikle de hakkımda yazdıklarına, kimi görüş farklılıklarımıza da değineyim istedim. TKSP olayını, kurulurken tartıştığımız konuları, partiden ayrılışımın gelişigüzel / basit bir tartışmadan doğmadığını, aksine fikri, siyasi ve ahlaki gerekçelere dayandığını okuyucuya anlatmak benim için bir zorunlu hale geldi. Bunu anlatırken TKSP ‘ yi son 50 yılın gelişmeleri içerisinde nasıl bir yere oturduğunu da göstermenin yararlı olabileceğini düşündüm. Dilerim, yazımı uzun tutmuş olmam nedeniyle okuyucuyu sıkmış olmam.

Yakın Geçmiş Üzerine

27 yıl süren tek parti iktidarı, halkların oylarıyla 1950 Mayısında devrilmişti. CHP iktidarında, kesintisiz 18 yıl süren isyanlar ve yıkıcı sonuçlarıyla Kürt halkı mezalimin alasını görmüştü. 1950 seçim sonuçları CHP otoriter zihniyetine karşı gelişen büyük bir tepkiydi, bu düdüklü tencerenin kapağını fırlatıp atması gibi bir şeydi. Tek parti devri, jandarma zulmü, tahsildar soygunu devri kapanacak, ak koyunun hakkı kara koyunda kalmayacaktı. İsyanların acıları dinmemişti. Nice işlenmiş günahlar yanında, 1943’ ten beri üstüne sünger çekilen ‘’ 33 kurşun / Mustafa Muğlalı ‘’ olayının da defteri yeniden açılacaktı. Kürt sürgün aileleri, derinden bir oh çekmişti CHP’ nin iktidardan alaşağı edilmesine. ‘’ Vatandaş Türkçe konuş ‘’ kampanyalarından yılan köylü artık şehre inebilecek, adam yerine konulabilecekti. DP ile birlikte seçmen oyu Reşat altını değerine yükselmişti, köylü pala bıyıklı ağa / bey takımının arkasında da yürüse, yekten vatandaş olmuş, itibar kazanmıştı. 1950’ li bu yıllar, itibarlı bürokrasisi, üniformalılar bakımından ise, kabul edilmez bir hazmetti. Osmanlı Devletinin bakiyesi olan devleti kurtarmış, milleti elleriyle yaratmaya koyulmuş asker - sivil bürokrasi bu hükümran geleneği ile kuru kalabalık olarak gördüğü ‘’ cahil halk’’a boyun mu eğecekti yani, bu olacak şey miydi? Devlet CHP, CHP de devletin bizzat kendisiydi, ‘’ Top ondaydı, tüfek ondaydı ‘’, sandıktan çıkmakla iş bitmezdi elbette. İşin aslı – esası göründüğü gibi olmasa da, şeklen bile olsa, iktidar koltuğu kudretlilerin ellerinden kaçmış, ‘’ ayak takımının’’ eline geçmişti.

Uygar olmak, çağdaş olmak falan / filan, bu boya üstüne çekilen işin cilasıydı. Faşizm, 1920 başlarında Avrupa’ da doğup, gürleyip - esmiş, ortalığı silip süpürmüş, 1940 ortalarına gelirken de çıktığı yerde inine tıkılmıştı. Demokrasi, insan hakları, özgürlük, dünyada yükselen değerlerdi. Türkiye’ de; çok sesli olmayan çok particiliğe, o da demokrasiye az çok da olsa benzesin diye, mecbur kalındığı için, ‘’ namus belası ‘’ geçilmişti. DP derseniz, o adı gibi değildi, demokrat bir parti olmaktan uzaktı. CHP’ nin içinden çıkmış, onun soy damarından gelen bir partiydi. Onun da damarlarında dolaşan da İttihatçı kanınıydı. Nitekim üç beş yıla kalmamış DP’ nin yüzündeki boyalar akmıştı. Sonuçta olan olmuş, celallenen silahlı bürokrasi darbe yapmış, emanetini silah zoruyla gerisin geri almıştı. Yassı Ada’da özel bir mahkeme kurulmuş, oradaki zevata olmadık şeyler yakıştırılmış, biri başbakan, iki bakan da vatan – millet aşkına ipe çekilmişti(!) Genç kuşak Kürtlerin ilgisinin sürdüğü 49’ lar davası da sonuçlanmamış, askeri mahkemelerde sürüyor, yaşamdaki sıcaklığını koruyordu.

Sandıktan çıkan halk iradesine karşı CHP’ nin arkasında yer aldığı, yargının, cumhuriyetçi aydın kesiminin, üniversite hoca ve öğrencilerinin aktif rol aldığı 1960 askeri darbesi ve sonuçları, siyasal yaşamın yolunu başka bir yöne doğru çevirmişti. Tek parti döneminden kalma ilericilik, inkılapçılık kavramları yanında, onlardan pek de farklı olarak algılanmayan sol kavramı tedavüle girmişti. Sol, bir yerden sonra da sosyalizm kavramı bir ucundan ilişiyordu siyaset dünyasına. Cumhuriyetçi / laikçi kuşakların gözünde pek ilerici / inkılapçı olan CHP tek itibarlı parti olarak yeniden yükselişteydi. Ceplerine özenle yerleştirilmiş Cumhuriyet Gazetesi, yakalarda altı oklarıyla memurların keyfi yeniden yerine gelmişti. Davetsiz misafirdi sol, peki o kuru sıkı rejimin neresinde kendisine yer bulacaktı? Belli ki, siyaset meydanında şenlik vardı. Darbeciler her şeyi, bu arada yeni anayasayı, yasaları sandığın hükmünü etkisiz kılmaya,  devleti topluma karşı daha da güçlendirmeye göre düzenlemişlerdi. CHP’ nin halka fazlaca muhtaç olmadan iktidar olmasının şartları oluşturulmuş, yasal kurallarla vesayet düzeninin temelleri atılmıştı.

1961 anayasası, halkın sandıktan çıkabilecek iradesini bürokratik mekanizmalarla sınırlandırmış, yargı,  yasama ve yürütmeye karşı olağan üstü güçlendirilmişti. Resmiyet penceresinden görülenler belliydi. 27 yıllık tek parti diktatörlüğünü halkoyuyla düşüren DP, Amerikancı, gerici, ‘’ cahil halkın ‘’ partisiydi; CHP ise vazgeçilmez, ilerici bir parti olarak yeniden işlem görüyordu. Toplumun tutuculuğu / gericiliğine karşı Kemalizm bir defa daha ilerici / devrimci ilan edilmişti(!) Gerekirse CHP solcu da olabilirdi. Bu çerçevede CHP’ ye zorluk çıkarmayacak, devletin güdümünde olabilecek sol bir anlayışa da yeşil ışık yakılmıştı. Sendika, meslek örgütü, kooperatif, dernekler vb, bütün bu örgütlenmeler ilerici / devrimci ilan edilen CHP’ nin toplum katında ki mutasavver ayakları olacaktı, bundan öteye ilerici, muasır medeniyetçi CHP’ ye hizmet edeceklerdi. Değişmez Milli Şef İsmet Paşa solculuktan nasiplenmek için 1965 genel seçimleri hemen öncesinde yekten solcu olmuş, CHP’ ye yeni kimlik bulmuş, yılların eli sopalı partisine ‘’ ortanın solu ‘’ adını vermişti.

O tarihlerde bölücülük denilince, gerici ‘’ kör olası feodaller ‘’, Kürtlerinse ‘’ ileri gelenlerimiz ‘’ diye ifade ettikleri unsurlar anlaşılıyordu. Devlete, devlet partisi CHP’ ye göre onların kulağı bükülürse sorun da çıkmazdı; Kürtler kolsuz - kanatsız kalarak susar, asimilasyona, her türlü baskı ve dayatmaya boyun eğer, kendi kimliklerinden de utanır duruma gelirlerdi. Gerici ‘’ Kürt ağa – beylerinin ‘’ burnu kırılmalıydı(!) 27 Mayıs askeri darbesiyle kimi Kürt aristokratlar, nüfus sahibi unsurlar değişik Kürt illerinde gözaltına alınmış, bunların bir bölümü ‘’ 55’ ler /  55 ağa  ‘’ adı altında teşhir edilmiş, Sivas’ ta bir askeri kampta tutuluyordu. İlericiliği, modernliği ifade eden darbenin başına getirilip oturtulan ve Kürt olduğu söylenen Cemal Gürsel, sıkı bir Kürt karşıtı olduğunu açıkça ifade ediyor, ‘’ Kürdüm diyenin yüzüne tükürün ‘’ diyebiliyordu. Darbecilerin Kürtlere karşı eli tetikte duruyor, ‘’bölücülük faaliyetleri ’’ beklide son bir defa daha ‘’ ağalar, beyler, şeyhlerde ’’ aranıyordu. Osmanlıdan bu yana devletin eli Kürt aristokrasisini sürmeye / süründürmeye, onları zorunlu iskanlarla yıldırmaya, terbiye etmeye alışıktı. 27 mayısçıların yaptığı da buydu.

Genç kuşak Kürtlerdeyse Kürt egemen unsurlarından bundan öteye Kürt halkına bir hayır gelmeyeceği, bunun doğruluğu, yanlışlığını tartışmaya başlamışlardı. Kürt egemenler yorgun, ürkek ve iddiasızdı, bir bölümü DP saflarında kendi payına düşeni almış, Yassı Ada’da yargılanmış, paylarına düşen cezaları da almışlardı. Kürt davasının bir sahipleneni olmalıydı, kimlerdi bunlar, toplumun hangi unsurları, kesimleriydi değişim, özgürlük, eşitlik, adalet  için mücadeleyi göze alacak olanlar? Arayış içindeydi kimliğini fark etmiş Kürtler, yetersiz bilgi ve donanımlarıyla bir ucundan Kürt sosyal dokusunun, sosyolojisinin tartışmaları içerisindeydiler. Bu yükü, ağır katarı nasıl bir lokomotif çekebilirdi? Sola eğilimli bir kısım Kürt okumuş - yazmışları, siyasal seçimlerini aykırı olandan, soldan, ve o vakitler uç bir parti işlemi gören TİP’ den taraf belirlemişlerdi. Ve öyle anlaşılıyordu ki; 1961 anayasasını yapanlar, gerekirse CHP’ yi güç durumda bırakmayacak, devleti zora koşmayacak bir solculuğa hayır demeyeceklerdi. Yeter ki bu solculuk devlet katından gelmiş, bürokrasinin kontrolünde olsun,  CHP’ yi zora sokmasın, gerisiyse kolaydı.

Tehlikeli görünen ise, toplum katından gelebilecek solculuktu, yani Marksizm’ den kaynaklı olan soldu, sosyalist olandı. Tehlikeli, sistem dışı olan, kabul edilmeyecek olan da oydu. Devlet patentli solculuk ise; 27 yıllık tek parti döneminin ilericiliğinin, inkılapçılığının devamı niteliğinde, mevcut rejimin güdümünde bir solculuk olacaktı. Ondan öteye bir solculuk da zaten ortalıkta görünmüyordu. Biz ‘’ okumuş, adam olmuş ‘’ Kürtlerin de ilerici diye baktığımız 1961 anayasası lütfedip gelmişti, bu anayasa bizim de işimize yarayabilecekti. Kimi darbeci subaylar da TİP’ te, değişik sol örgütlenmelerde,  bu çiçeği burnunda siyaseti bir ucundan destekliyorlardı. 1961 başında çıkan Yön sol Kemalizm’in devrimci / inkılapçı bir sol versiyonu olarak gelişmelere el atan etkili bir yayındı. Yön 1930 başlarının ‘’ İnkılapçı / Kadrocuları ‘’ gibi bir girişimdi. Laik – Cumhuriyetçi, Kemalist ve hem de solum / devrimciyim, sosyalistim diyen çevrelerde ilgi buluyor, okunuyordu. Yön Dergi çevresi, birkaç koldan yürüyen MDD’ ciler ( Milli Demokratik Devrimciler ) Dev – Geç, ardından gelen THKO, THKP benzeri gençlik kökenli radikal siyasal hareketler TİP’ i zaman içinde kuşatan, üstünden aşarak onu etkisizleştiren güçler haline geleceklerdi.

Düz soldan, devrimci / inkılapçı geçinen soldan öteye bir de farklı bir yerde durmaya çalışan çok da ‘’ ideolojik / kitabi ‘’ bir profil çizen ‘’ sosyalizm ‘’ diye bir kavram vardı, peki ya o neydi? Vitrinlere çıkan bu kitapların sosyalizm hakkında dedikleri kolay bulunmaz, çekici, güzel şeylerdi. Ve fakat boyumuzu hayli aşan teorik kitaplardı bunlar. Her derde deva olan şeye, sosyalizme can kurbandı. Sosyalizmin bir de asık suratlısı, güler yüzlüsü tartışma konusu olacaktı sonradan. Ütopik olanı, bilimsel olanı vardı sonra. Demek hazır bir reçete yoktu sosyalizme dair, onun da iyisi kötüsü söz konusuydu. Şu durumuyla sosyalizm çok mu farklıydı yaygın olan soldan? İdeolojik, siyasi, ekonomik, toplumsal, insani, ahlaki temelleri çok mu farklıydı?  Marksizm, sosyalizm ilişkisi neydi, Marksist olmadan sosyalist olunur muydu? Marksist geçinenler özel bir dil kullanan popüler kimselerdi, bunlar sınırlı bir akademik çevreden gelen, diğerlerinden çok da farklı duran insanlardı. Bir başka gerçek daha vardı, sosyalist siyaset iddiası olanlar da pratikteki durumlarıyla Kemalist solculukla derinden farklı bir duruş içinde olmanın çok da ayırımında gözükmüyorlardı, doğrusu uzun boylu böyle bir dertleri de yoktu.

Biz Kürtlere gelince... Deneyimsiz ve rehbersizdik. Bu tartışılanlar hayli yeni şeylerdi bizim yerel dünyamızda. Geleneksel Kürt kesimlerinden gelen okumuşlar, İsyancı aristokratik geleneksel unsurlardan, ‘’ Kürt ileri gelenleri ‘’ diyebileceğimiz kesimlerden umudunu kesmiş değillerdi. Onlara yönelik eleştirileri haksız buluyorlardı. Bu nedenle de solcu olan / sola yönelen Kürtlere, Kürt kimliğine gereken değeri vermeyen kimseler olarak bakıyorlardı. Onların adı ‘’ komünist Kürtler ‘’di, resmiyette bakılırsa bu gibiler ‘’ Komünist Kürtçüler ‘’ di. Solcu Kürtler bakımından da onlar feodal ve gerici olan, değişimden, sosyalleşmeden uzak duran ‘’ milliyetçi Kürtler ‘’di. Kimler haklıydı diye düşünülürse, bu günün gerçekleriyle ifade edelim; her iki tarafın da kendince haklı tarafı, doğruları ve yanlışları vardı. Hızlı ilerleyen bir değişim ve açılım ile sol kısa bir sürede Kürtler için ilgi merkezi haline geldi. Kürtler tarihlerinde beklide ilk defa bu yaygınlıkta dar / yerel dünyalarından uzaklaşıp, kendi sınırlanmış dünyalarının dışına çıkıyorlardı. Sol ile tanışanlar; siyasetin sol kulvarında kendileri için, özgürlük, adalet arayışı içinde oldular. O dönemler sol Kürt’ e Kürt demiyor, demek istemiyor, diyemiyordu. TİP’ de onlara ‘’ Doğulu gurup ‘’ deniliyordu. Kürtler sol ile olan yakınlaşmalarından önemli ilkleri yaşadılar. Döneme göre küçümsenmez bir kitlesellik taşıyan ‘’ Doğu mitingleri ‘’, hemşericilik boyutunu aşan,  cumhuriyet dönemi ilk Kürt gençlik örgütlenmesi olan DDKO bir ihtiyaç olarak doğacak, yaşam bulacaktı.

Sol siyasette gelişme beklenenden de hızlı cereyan etti. Sol kulvarda yürüyen Kürtler, çok sürmedi, 1960 sonlarına gelirken antiemperyalist / ulusal vurgulu solun militarizme hizmet ettiğini, iyiden iyi fark eder oldular. Sol içinde Kürt sorununun o kadar anlaşılır, kolay kavranılır gibi olmadığını görür hale geldiler. Milliyetçi / ulusalcı sola karşı mesafeli durmaya yöneldiler. Sol, devrim, bağımsızlık, yabancı düşmanlığından çok da ayırt edilemeyen emperyalizme kuru sıkı karşıtlık, bu temel üzerinde yükselen siyasal dalga, nasyonal solculuk, faşizm dediğimiz şey değilse ya neydi? Çevreye yayılan bu akım bir ucu cuntacılığa, askeri darbelere kadar uzanıyordu. Bu ulusalcı düşüncelerin ideologları da bilinen bazı ‘’ eski tüfek ‘’ kimselerdi. Bunlar 1930 başlarındaki bir kısım TKP merkezi kadrolarının rehberliğinde Kemalizm limanına sığınmış ‘’ İnkılapçı kadrocular ’’ dan başkası değildi. Günümüzde ise, artık bütün karanlık yüzü ile tanıdığımız derin devlet güçleri bünyesinde yuvalanan, egemenliğin dizginini elinde tutan darbeci radikal milliyetçi / ulusalcılardı, bunlar genel bir tanımlanmayla ‘’ Ergenekoncu ‘’ unsurlardı.

Sosyalizm apayrı bir akımdı, toplumcuydu, emek referanslıydı. Sahici sola bakılırsa bütün ezilenlerin kaderi ve gelecekleri birdi. İşçi sınıfı yekvücut olmuş uluslar üstü öncü bir güç, halklar eşit ve kardeş olacaktı. Aman Allah’ım bu tam tamına bir cennet tablosuydu… Sosyalistler yerel olmaz, milliyetçilik yapamaz, darbeci olamazlar, dört başı mamur enternasyonalist olurlardı. Kavrayabildikleri ölçüde Kürtlerin sempatisi mazlumun hakkını tanıyan sosyalizmeydi, sıradan sola ise kuşku ve endişeyle bakıyorlardı. Bizim gibilere kalırsa, taş gibi bir SSCB vardı yanı başımızda. Allı – pullu bir koç gibiydi komünistlik, güvenilirdi, güçlüydü, yenilmezdi. Revan radyosunun Kürtçe yayını Kürt halkına hizmetti, dilimizle yayın bizi kabullenmenin, bizleri desteklemenin bir ifadesiydi. Öyle ya, sosyalizm ezilenin, mazlumun yanında olurdu. Bunun için yanlışları doğrularıyla sosyalist kimselerle, hareketlerle tanıştı, etkileşti, beraber yürüdü Kürt kadrolar. Sosyalistim diyenler, sosyalist iddialı hareket ve partiler de bir şekilde Kürt gerçekliğinden böylece haberdar oldu, onları bir ucundan hesabına kattı. Kürt diye bir halkın varlığından, halklarından, bunun destekleyeceklerinden de söz edildi. Bu nedenle sistemi zorlama ihtimali olan sosyalist siyasetin önü kesildi, Kürt gerçekliğini tanımaları nedeniyle partiler kapatıldı.

Kürt halkının özgürlük davası elbette bizim kuşakla başlamış değildi. İnsan olarak, özgür bir halk olarak yaşamak için önceki kuşaklar bizler yeterince bilgi sahibi olmasak da, kendi şart ve imkanları içinde mücadele etmişlerdi. Lozan’ dan sonra, Cumhuriyetin Kürtsüz inşa edilme sürecinde bir çok mücadelelerin içinde yer almış, ağır bedeller de ödemişlerdi. Geçen yüzyıl başlarından ortalarına kadar Kürt yakın tarihindeki kalkışmalar kanla bastırılmış, sürgünlerle, yasaklarla, ağır asimilasyon uygulamaları çerçevesinde geçmişti. Bu direnişleri yaşayan aydınlar asılmış, susturulmuş, öncü unsurlar, ülkelerini terk etmek zorunda bırakılmıştı. Ne yazık ki bizler olup bitenleri sözlü anlatımlardan, nakledilenlerden, sadece kenarından köşesinden bilebilme imkanına sahiptik. Hafızamız sis perdesiyle örtülmüş,  gerçekler, geleceğimiz karartılmak istenmişti. Çarpıtılmış, bölünmüş kimliklerin sahibiydik, başkası olamadığımız gibi, kendimiz de olamamıştık, köklerimizden koparılmış, başarılı olabilecek öz güvenden yoksunduk.

Her şeyden önce bizlere öğretilen yalan ve riyanın üzerindeki bu uğursuz örtünün kaldırılması gerekti. Gerçeklerin gün ışığına çıkması büyük bir önem taşıyordu. Özümüze, köklerimize dönmeliydik. 1960 sonrasında bu ihtiyacı fark eder duruma gelmiştik. Varlığı inkar edilen, hiçbir insani statüsü olmayan, millet olma yolunda gecikmiş mazlum bir halktık. Eğitimsiz büyüklerimizden duyduğumuz şeyler negatif, umutsuzluğu besleyen telkinlerdi. Onurlu yaşamak, kendimiz olarak yaşamak, geleceğimizi sahiplenmek, değerlerimizle saygı görmek bizim de hakkımızdı. Kolay çiğnenir - yutulur gibi dağınık, küçük bir topluluk, bir halk da değildik. Kadim coğrafyamız üzerinde, baskı ve yasaklar altında bile; dilimiz, kültürümüz, bütün değerlerimizle yaşamımızı kesintisiz sürdürüyorduk. Küllerimizin altında söndürülememiş, yanan ateşti kimliğimiz. Yaşayan güzel dilimiz, yazıya dökülmesi yasaklanmış zengin ve sözlü kültürümüz vardı. Yıldızımız her şeye rağmen sönmemiş, parıldıyordu. Karanlık tünelin karşı ucunda koskoca bir aydınlık duruyordu. Kendisi olarak yaşamak, insanca yaşamak isteyenler oraya, aydınlığa doğru yürüyecekti.
Devam edecek
  

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile