Anasayfa Yazı Dizisi Kürt Özgürlük Mücadelesi ve.

Kürt Özgürlük Mücadelesi ve.

altVEYSEL ÇAMLIBEL-II BÖLÜM-YAKIN GEÇMİŞ ÜZERİNE : Genç kuşaklar doğal olarak bilemeyebilir, Türkiye koşullarında, önceleri Kürdüm demek nerdeyse kahramanlık gibi bir şeydi.

Sistem içinde bir yere / makama gelmek isteyen Kürtler; kimliklerini inkar ederek, o da yetmezdi, bunu şu ya da bu şekilde kanıtlayarak, bu tutumlarını da sürdürerek oraya gelebilirlerdi. İnsanı insanlığından eden dehşet bir zorlama ve yönlendirmeydi bu.

Kimliğimizin yasak olması bilemediniz kaba bir zorbalıktı, hadi onu anlamak mümkündü, bu bir yerde sineye çekilebilirdi. Üstü başı gücünüzün yetmediğine boyun eğmiş olurdunuz. Esas facia, bu zorbalığın bizi bizzat kendimizden utandırmayı becermesiydi,  bunda da ne yazık ki önemli başarının sağlanmış olunmasındaydı. ‘’ Okuyup adam olup ’’  kendinden, kimliğinden, değerlerinden utanan, ondan kaçan insan olmak bir zulümdü. İnsanın kendisini çevresindekilerden küçük görmesi, ikinci sınıf insan görmesi dehşet yıkıcı olan bir duyguydu. Oysa Kürtler dünya alemin bildiği, tanıdığı, adı – adresi belli, küçümsenir gibi olmayan büyük bir halktı. Ortadoğu’ nun yerleşik en kadim halklarından biriydi. Kürdistan onların binlerce yıllık yurduydu. Kendi öz yurdumuzda yok sayılmak, yok olma ile yüz yüzeydik.

Kendi dilimiz ve kültürümüzle yaşama, aydınlanma hakkımız yoktu. Kürtlerin yazı dilini öğrenme imkanları bir yana, anadilimizle konuşmak bile bir ihtiyaç olmaktan çıkma yolundaydı. Gidişat buraya doğru planlanmıştı, o yöne doğru da gelişiyordu.  Şiddet, baskı ve yasaklarla desteklenmiş asimilasyon yaşamda büyük tahribat yaratmıştı ve bu tahribat sürüyordu. Öyle ki; Kürt sözcüğünü duymak, bir kitap ya da gazetede görmek bile birçoklarımızı heyecanlandırmaya yeterdi. Bu gidişle güzel dilimizin yazıya dökülmesi mümkün görülmüyordu. Sözlü kültürümüz, müziğimiz, melodilerimiz onun bunun tahrif ettiği, orada / burada hoyratça kullandığı malzemeler durumuna sokulmuştu. Binlerce yıllık bize has hazinelerimiz pazarda haraç mezat satıştaydı. Bir alfabemiz, gramerimiz, edebiyatımız var mıydı, bu güne kadar yazıya dökülenler neredeydi, bu kaynaklara nasıl ulaşacaktık, büyük çoğunluk olarak bundan habersizdik.

Cumhuriyet ile birlikte başlayıp 20 yıl kesintisiz süren isyanlar, ağır sonuçları üzerinde kafa yoranlarımız çok sınırlıydı. İsyanları birebir yaşamış birçok insan kapı komşumuzdu ve bizler onlardan habersizdik. Hani denir ya, bakar körlerdik. Yanı başımızda bir nehir akıyordu, bizse susuzluktan yakınmaktaydık. Yaşanılan gerçekler dengbêjlerin dilinde, yaşlıların anılarında, öğütlerinde, anlamlı sözlerindeydi. Anadilimizden uzaklaşmamak, güzel seslerimizi yazıya dökmek, kültürümüzle aydınlanmak önlenemez hasretimiz oldu çok sonraları. Kürtçe okuyup yazmak şöyle dursun, Türkçe bile olsun eli kalem tutanlarımız oldukça sınırlıydı. İşte bu son 50 yılda çok şey oldu, önemli şeyler değişti. Vardığımız yerde artık büyüklerimiz gibi yalnızca sözlü anlatımla yetinmiyoruz, az – çok kalem tutan ellerimiz var, yazıp çizmek elimizden geliyor. Yasaklar delindi. Köklerimize, dilimize, tarihimize, kültürümüze yüzümüzü döndük. Dil ve kültürümüzün önemini gittikçe yürekleri sarıyor. Söndürülemeyen yıldızımız yeniden gök kubbede parıldıyor. Başkalarının karartarak yazdığı tarihimizi sahiplenmek, geleceğimizi kendi ellerimizle yazmak, onu doyasıya yaşamak yolundayız. Büyülü dilimizi, folklorik kaynaklı zengin kültürümüzü, klasik edebiyatımızı merak ediyor, çağdaş edebiyat arayışlarımızı artan bir gayretle sürdürüyoruz. Ama iş o kadar da kolay değil. Lokma çiğnenmeden yutulmuyor. Önümüzde yürünecek daha uzun bir yokuş, daha uzun bir yol var.

Şükürler olsun Allaha, var olan kendisini kanıtladı. Bu günlere ulaştık. Kürt halkı olarak kefeni yırttık ve bu kefeni bize zorla giydirmeye çalışan zihniyetin önüne attık. 50 yıldır yükselen, önlenemez bir Kürt uyanışı, Kürt direnişi, Kürt aydınlanması yaşanıyor. Yoğurt maya tuttu. Son 30 yılda, kendini sahiplenmede yenilmezliği açıkça görülen kitlesel bir halk duruşu gerçekleşti. Nicelikte hatırı sayılır başarılı bir yol alındı. Kürt yok, hakları yok demek artık mümkün değil. Bu kadar uzun süren mücadele senetsiz – sepetsiz olan alacağımızı kanıtlamak içindi. Alacaklı olduğumuz yarım ağızla da olsa belli oldu. Nereden bakarsak yüz yıldan bu yana alacaklıyız. Bu ancak kabul edilir merhaleye geldi. Onun ne miktar olduğu, ne zaman ve nasıl tahsil edebileceğimiz ise tartışma konusu. Ticarette olduğu gibi siyasette de hak ve hukuk belli olsa da onu tahsil etmek kolay değil. Alacağını takip etmek / tahsil edebilmek için, haklılığını sonuna kadar koruyabilen, daha nitelikli ve dirençli bir mücadele gerekiyor.

Halkımızın nicesel durumu küçümsenmez düzeyde, direnişi kararlı;  ama iş bölümü, kurumlaşmayla ifade edebileceğimiz niteliğimiz zayıf, yetersiz. Siyaset mücadelesi oldukça önemlidir, buna kuşku yok. Siyaseti tek çare olarak görmek ise mücadeleyi kazanmaya yetmiyor. Halk potansiyellerimiz büyük ama bunları kullanamıyor, harekete geçiremiyoruz. İş bölümü, kurumlaşma durumumuz kabalığını koruyor, aşırı güdümlü, etkisiz. Sonuca varmak için bu ve benzer zaafları aşmak gerekiyor. Yerelliği, cemaatçi husumetten pek de farklı olmayan kısır duruşu, dar düşünmeyi bir yana koyan bir Kürt aydınlanması ihtiyacı gelip karşımıza dikilmiş, kendisini dayatıyor. Siyaseti de kuşatan, etkileyen bir aydınlanmaya faaliyetine ihtiyacımız var. İletişim teknolojisindeki gelişme, etkili ulaşım imkanları aydınlamacı / aydınlatmacı bireyi güçlendiriyor. Çok şeylerin değiştiğini, değişmekte olduğunu, köprülerin altından akıp geçen suları görmemiz, yeni durumlara ayak uydurmamız gerekiyor. Sıkça ifade edildiği gibi ‘’ Kürtler artık eski Kürtler değiller ’’ değerlendirilmesini yalnızca ifade etmek değil, bunu hak etmek de gerekiyor.  

Siyaset düne kadar tek mücadele alanı olarak görülüyordu, insanlar hizmeti, itibar bir tek siyasette aranıyorlardı. Belki de geçmişin şartlarında bu kaçınılmaz bir durumdu. Şiddete karşı şiddet yöntemlerini kullanarak, sırtını şiddete dayayan bir siyaset tarzıyla kendini kanıtlamak mümkünse de bununla sonuca varılamayacağı artık görülmeye başlandı. Şimdi açık alanda kitlesel siyaset, tanıtım için diplomasi, her alanda, her disiplinde kaliteyi yükseltmek zamanı. Siyasal yaşamı da etkileyecek çoğulcu Kürt fikir dünyasına yönelmek acil ihtiyacımız. Siyaset oldukça gerekli bir disiplindir, zamana – zemine göre değişen, gerçekleşebilirlik üzerinden yürüyen bir mücadeledir. Ama, genel doğruları söyleyip durmayla siyaset gemisi yürümez. Kendini tekrarlayıp durmak akla ziyandır. Hazır bilgi olmaz, mutlak doğru bilgi de. Hiç kimse hazırda tutulan bilgiye itibar etmemelidir. Araştırmadan, sağlıklı bilgi edinmeden fikir sahibi olduğunu iddia etmek hiçbir derde derman olmaz. Kürt fikir dünyasındaki çeşitlilik, derinlik arttıkça, Kürt siyasal, toplumsal yaşamı demokratikleşip zenginleştikçe ayağımız gerçeklere değecektir. Kimlik zenginliği, yurt sevgisiyle anlam kazanır, güçlenir. Kürt tarihi, Kürt dili – edebiyatı çalışmaları yoğunlaştıkça Kürt aydınlanması olması gereken zeminine, Kürt kimliği, halk mücadelesi laik olduğu yere oturacaktır.

Bizim kuşaktan Kürtler, temel bilgiler edinmeden, klasik metinlerle tanışmadan, sosyal / kültürel alt yapımız olmadan sosyalizmle karşılaştık. Felsefe, tarih, sanat – edebiyat, antropoloji, sosyoloji, psikoloji, hukuk, ekonomi, siyaset bilimi, benzeri derinlikli disiplinlerin semtimize uğramadı. Okuma – öğrenme imkanları sınırlı olanların, doğal olarak yazma alışkanlıkları edinmeleri de mümkün olamazdı. İlk öğretmenlerimiz, örneklerimiz demokrat diye bilinen Türk aydını dostlarımızdı. Örnek tutuklarımız önemli bir kısmı az bilgiyle çok büyük iddia sahibi olan, öyle davranan kimselerdi. Onları da ne yazık ki bizler gibi kendileri değillerdi, kendileri olamamışlardı. Toplumsal - siyasal kültür altyapıları zayıftı, özentiye, batı taklitçiliğine dayanan, ondan medet uman kimselerdi. Tek tip olarak üretilmiş demokrasiden nasiplenmede yaya kalmış ‘’ laik / cumhuriyetçi ‘’ aydınlardı. Çok büyük bir kısmı, belletilmiş bilgilerle hareket eden, bağımsız düşünme, davranma alışkanlıkları edinememiş kimselerdi. Türk aydınlarının Marksizm / sosyalizm ile buluşması da bizler kadar olmasa da alt yapısızdı, benzer dogmatik metinler, kalıp bilgiler çerçevesinde kalmışlardı.  

SOLUN İFLAH OLMAZ HASTALIKLARI
KÜRT SİYASETİNDE

Biz Kürtlerin Marksizm ile tanışıp / buluşmamız ‘’ tavşanın suyunun suyu ‘’ kabilinden bir buluşmaydı. Marksizm, 1800 yılları ortalarında yükselen kapitalizmin ürünüydü. O güne kadar sürüp gelen bilim ve felsefi birikimin mirasçısıydı. Ne Marks peygamberdi, ne metodu ayet olarak gökten nazil olmuştu. Her şeyden önce, şeyleri bulunduğu yede gören, açıklayan, değişebilirliğinin yolunu da gösteren, geliştirilmeye uçları açık da duran dinamik bir metottu Marksizm. Bu metodu anlayabilmek, uygulayabilmek için önemli bir bilgi – felsefi alt yapı gerekirdi. Marks sağ olsa, muhtemelen; ‘’  Eski yunandan başlayıp, Eflatun’ u, Thales’i, Sokrates’ı, Aristo’yu, Descardes’i, Spinoza’yı, Voltaire’i, Kant’ı, Hegel’i okumadan benim semtime uğramayın..’’ derdi bizim gibilere. Marksizm’i direk kaynağından okuyabilme, onunla buluşma / tanışma imkanımız olmamıştı. Bu gerçek de bir başka eksikliğimizdi. Haliyle teorik çeviri metinlerini ayet beller gibi okuduğumuz da oldu, imama uyup ayetleri tersinden ezberlediğimiz de. Referansı Marksizm olan sosyalizmle kaba algılama şeklinde bile olsun tanışmamız bizlere çok şeyler kazandırdı. Kendi dar ve değirmen taşı gibi aynı tempoyla dönüp duran dünyamızın dışına çıkma şansını bir ucundan yakalayabildik. Kendi ulusal kimliğimiz üzerinden olmasa da ‘’ sosyalizm ’’ kavramı üzerinden bir öz güvene ulaşma imkanını bulduk. Sahte solu fark etmek, ondan uzak durmak uyanıklığımız da böyle mümkün oldu.

Bir yandan sosyalist olacağız diye debelenirken, bir halt da karıştırdık; sosyalist olacağız, her derdimizi bu sayede halledeceğiz umuduyla sosyal gerçeklerimizden, dokumuzdan, sosyolojimizden de uzaklaştık. Bu büyük bir paradokstu iddiamızda, yaşamımızda. Dilimizi, kültürümüzü, tarihimizi ihmal ettik, bir anlamda ikinci plana attık. Bizi içten yaralayan feodal siyasal ölçülerden kaçtık kaçmasına da, yağmurdan kaçarken de doluya tutulmuş olduk. Tepeden inmeci, seçkinci, jakoben kültür bize de bulaştı. Öyle ki; dostlar alışverişte görsün diye güya enternasyonalist filan da olduk ama kendimiz olmayı beceremedik. Yabancısı olduğumuz yoğun ideolojik siyasal algılayış keskin duruş bizi biz olmaktan, toplumsallığımızdan uzaklaştırdı, geçmişimizden kopardı. İttihatçılıktan beslenen seçkinci aydın olmak, halka karşı buyurgan olmanın kirliliği bize de bulaştı. Mücadelemizi tarihimizden, sosyal dokumuzdan koparıp sınırladı, bizi bir yanıyla yetkinleştirirken, başka bir yandan da fukaralaştırdı. Bu kendi kendimize yabancılaşmamıza neden oldu.

Türkiye’ de sol / sosyalist kültür büyük ölçüde ittihatçı anlayışın izlerini taşır. Bilindiği gibi geçen yüzyılın başlarında, inkılapçı, sosyalist / komünist düşünce ve hareketler ittihatçılık ile birlikte Anadolu’ ya ayak basmıştı. 1917 Ekim devrimi öncesi / sonrası rüzgarıyla bir damar da Kafkaslardan aşağı indi. Türkiye’ de sosyalizmin öncülerinin birçoğunun Rumeli kökenli ve İttihatçı patentli oldukları bilinmektedir. Solun omurgası TKP söz konusu bu iki koldan beslendi. Başka bir kültürel siyasal damarı da özellikle Stalinist dönemin pratiklerinden ilham almaktaydı. Bütün bu akımların ortak yanı;  tepeden inmeci, seçkinci, otoriter oluşlarıydı. Bu ortak yanları güçlü siyasal kültürler kendi öz ‘’ yoldaşlarını ‘’  bile yiyecek kadar komitacıydı, komplocuydu. Nesnel gerçekliği göz ardı eden, halkı teknede istenildiği gibi yoğrulabilecek hamur gibi gören ideolojik - siyasal – örgütsel bir anlayışın mensupları, kadrolarıydı bunlar.

Solun / sosyalizmin bu ve benzer olumsuz kavrayışları, açmazları Kürt siyasetinde bu gün bile varlığını sürdürüyor. Kürt siyaseti üzerinde derin ve yaygın bir etkiye sahip PKK kültüründe bu zaaflar en olumsuz şekilde yaşandığını görüyoruz. Laik – anti laik siyasal denklemin arasına sıkıştırılmış Kürt çözümünde statükocu militarist politikaların üzerine gerektiği şekilde gidilmemesi bu tespitin günümüzde en belirgin örneklerini oluşturmaktadır. Bu halka rağmen solcu olmak kültürü, Türklerde olduğu gibi biz Kürtlerde de pozitivizmin oldukça kaba bir algılanması ve uygulamasını ifade ediyor. Bu haliyle, değişik kesimleriyle Kürt sol siyasal dünyası, Türk sol hareketinin 2. nüshası gibidir. Tutum / davranış, kullanılan dil / üslup çatışmacıdır, halkın gerçekliğinden uzak, hep yüksek perden atılıp - tutulan bir anlayışı ifade etmektedir. Diğer yandan Kürt siyasetinde yüzlerce yılın aşiretçilik, cemaatçilik değerleri etkindir ve bu koru – sıkı solcu anlayışla gönül huzuru içinde iç içe bulunabilmekte, yaşayabilmektedir. Sosyalizm adına, sosyalistlik iddiasıyla yapılanlar ise insanı şaşırtan cinstendir. Kürt siyasetleri, siyasetçileri arasındaki iletişimde, etkileşme ve tartışmalarda itici - çatışmacı ruh hali oldukça belirleyicidir.

Ne derece yapıcı ve geliştirici, ön açıcıyız? Sonra çok mu adiliz, doğrucuyuz, ahlakiyiz diye düşünmek, benzer soruları insanın bizzat kendisine sorması gerekmez mi? Anlatılanlar yazılıp çizilenler hep tek yanlı, ‘’ben ille de ben…’’, ‘’ biz ‘’demeyi ara ki bulasın. Okumak, araştırmak, kendini yenilemek; olgular, olaylar, süreçler üzerinden düşünme ve davranmanın, kendisini bunun üzerinden ifade etmenin müşterisi yok. Şunlar kötü, ben bu nedenle iyiyim. Yöntem bu. Her kişi, her örgüt kolay güç elde etmek / itibar görmek, tez elden iktidar olma peşinde. Şu gördüğüm itibarı hak edebiliyor muyum diye düşünen yok. Birçok tartışmalar bu nedenle kısır bir çerçevede cereyan ediyor. Böylesi bir kültür gerçek rakibine yöneleceğine hane halkını hedef alabiliyor. Tartışanlar, birbirini dışlayarak yemeye çalışanlar türbünleri dolu zannediyorlar işin tuhafı. Kazın ayağı ise öyle değil. Bilelim ki; bir avuç suda kıyamet koparanlar kavrayışlarında, amaçlarında yanılıyorlar. Halkın kim haklı kim haksız diye onları izlediği yok. Çünkü o gibi tartışmada, o gündemlerde kendilerini görmüyorlar. Halkın derdi büyük, işi başından aşkın, o insanlar aşılması kolay olmayan dertleriyle boğuşuyorlar. Derdi başından aşkın insanların onları pür dikkat izlediklerini, sonunda kim iyi söz ediyor ise onun ardından yürüyebileceklerini sanmak büyük saflıktır, yanılgıdır.

İyi bilelim ki; benmerkezci anlayışların neden olduğu hır – gür, gerçek sorunlarla ilgili halkı, acı fatura ödeyen insanları asla ilgilendirmiyor. Şöyle bir kulak kabartanlar ise bir anlam veremiyorlar, onlar kim daha ‘’ delikanlı ‘’ diye itişip kakışırken ‘’ yahu bunlar neyi paylaşamıyorlar ‘’ diye söylenip geçiyorlar. Tartışmalarda meselenin özü kahramanlık, yiğitlik üzerinde dönüp dolaşıyor. İlle de yiğitlik / kahramanlıksa mesele, bu halkın bizzat kendisidir yiğit / kahraman olan, yoksa şu – kişi değil. Mücadelede ağır faturayı ödeyen bizzat halkın kendisidir de onun için. Şu devirde kişilerin kahramanlığı arabayı çamurdan çıkarmaya yetiyor sanılıyorsa vay o milletin haline! Kahraman olmaya kalkmak ciddi bir şekilde küpüne zarardır. O kahramanlar, ona özenenler gün gelir mücadele eden halkın sırtında taşınamaz bir yük haline gelebilirler. İnsanlığın mücadele tarihi, özellikle de biz Kürtlerin tarihi bu konuda sayısız ibretlerle doludur. Birçok zaman halkın özgürlüğü / kurtuluşu için yola çıkanlar, günün birinde amaçlarını bir yana bırakıp, bizzat kendilerini, yaptıklarını, geçmişlerini kurtarmaya kalkabilirler. Bu da tarihin ders alınması gereken garip cilvelerinden biridir.

*    *

Yaşanları yazmak, geleceğe bir iz düşürmek açısından önemlidir. Daha ötesi gereklidir de. İnsanlar, örgütlü mücadeleler değişen zaman ve mekan koşullarına göre durumlarını yeniden gözden geçirme ihtiyacı duyarlar, iç muhasebelerini yapar, doğrularını yanlışlardan ayırırlar. Analizler, değerlendirmeler yeter ki kişilikler üzerinden değil, olgular, olaylar ve süreçler üzerinden yapılsın. Değişen yaşam koşullarına göre, görev ve sorumluluklar yeniden gözden geçirilip düzenlenmeler güncelleştirilsin. Değişmez bir yol, bir tempo tutturarak kendisini tekrar ederek yürümek, Nuh deyip de Nebi dememek yaşamda asla karşılık görmez. Bu durumlarda hayal kurup zafer beklerken, başarısızlık kaçınılmaz olur. Kimileri bağnazlığı, kuru sıkılığı ahlaklı olmanın, kararlı olmanın bir ifadesi gibi sunar çevresine. Ne kadar silkelersen ağacı, ne kadar budarsan siyasal kadrolarını, ne çok insanı yemeğe kalkarsan mücadele o kadar arınır, yetkinleşir diye düşünenler de çıkabiliyor. Bu büyük bir yanılgıdır. Siyaset gerçekler üzerinden, olabilirlikler üzerinden yürür. Yaşam senim – benim isteğine göre değil, kendi mantığınca, kurallarınca işler. Onun yasalarını bilmeden iradenizi doğru yere koyamazsınız, haliyle iyi bir sonuç da alamazsınız. Kısacası; devran size uymaz siz ona uyacaksınız. İşin aslı budur, başarılı olmak da gerçekçi olmaya, ona uygun hareket etmeye bağlıdır.

Kürtlerin olarak bizler sözlü bir hafızaya sahibiz. İhtiyaç duyulansa yazılı bir hafızadır. Yaşadıklarını önemli, değerli bulan ehli kalem sahipleri anılarını yazar, birikimlerini dillendirirler, gelecek kuşaklara bırakırlar deneyimlerini. Yazmak faydalıdır, ondan da öteye gereklidir de. Kuru öğünme dehşet bir zaaftır. İnsan baltayı vurduğu yerin kendi ayakları olduğunu göremez öylesi durumlarda. Övünme karşı övünmelere çanak tutar, ortalık karşılıklı övünme yarışına döner, buysa siyasette ciddi bir enerji kaybı demektir. Diğer yandan yazı dili, hırslı / kontrolsüz kimselerin kaleminden önlenemez kalıcı kirlilikler yaratabilir. Tarihçiler birbirleriyle çatışan anlatımlardan / belgelerden sağlıklı yorumlara ulaşır, geçmişi kendince yorumlar / yazarken zorlanırlar. Bu nedenle yazılan çizilenlerde objektifliğin, tutturulan düzeyin önemi büyüktür.

Elbette her bir insan, her hareket, her farklı siyasal örgüt mücadeleyi kendince değerlendirir, ufkunca yaşar, öyle anlatır yaşanılan olayları. Yazar - çizerken her şeyi kendine doğru yontanlar, iyileri ben, kötüleri öbürleri yaptı diyenler de olur. Bu konuda çizmeyi temelli aşanlar da çıkabilir. Hem de, işi insana ‘’ atma Recep din kardeşiyiz’’ dedirtecek kadar yüksekten tutanlar da.  Kendisinin iyi olması için başkasının kötü olmasını gerekli görmek, binlerce yılın ikna etmede kullanılan klasik metotlardan biridir. Bu ve benzer yöntemler de ne yazık ki kullanılmıştır, kullanılacaktır. Konuyla ilgili dikkatli bir okuyucu ise, yazılanlardan yazan kişinin ‘’yükünde ne var ne yok’’ diye bir kanaat sahibi olabilir, kalem sahibinin kişilik kotlarına, karakter özelliklerine kolayca ulaşabilir.
devam edecek...

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile