Anasayfa Yazı Dizisi Kürt Özgürlük Mücadelesi ve.

Kürt Özgürlük Mücadelesi ve.

altVeysel Çamlıbel-III. Bölüm-Kemal Burkay’ ın ‘’ Anıları ‘’Allah selamet versin Kemal ‘’ anılarını ‘’ yazmış. Yazmış da hayırlı bir iş yapmış. Yazdıkları gerçeklerin tartışılmasına, bilinmesine iyi bir vesile de olmuş böylece.

Yazarken ne derece objektif yazdığını sanıyor, ne derece titiz ve ‘’ usta ‘’ davranmış, bilinen tepkileri aldıktan sonra ne der / ne hisseder, onu ancak u alanda bana kalırsa yetenekli, başarılı olan biridir. Gençlik yıllarından bu yana duyarlılık alanında çalışmış, iyi şiirler de yazmış.

 1965 yılında olacak Elazığ’ da Çıra dergisini çıkarıyordu. Hatırladığım kadarıyla isteği üzerine benim de bir şiirim, bir kaç yazım çıkmıştı dergidekendisi bilir. Kemal Burkay 70 yılını aşmış bir Kürt aydını. Şair, duyarlılık / edebiyat ehli, b. Tanışmışlığımız ise biraz daha eskiye, 1960 başına rastlar. Şiir, duyarlılık insanı olarak alçak gönüllü, yumuşak bir sesle konuşan, halim selim bir insandır Kemal Burkay. TİP’ de başka arkadaşlarımızla birlikte aktif siyasetle meşgul oldu sonraları. 1966 yılıydı galiba, Av. M. Ali Aslan’ ın çıkardığı Yeni Akış dergisine de yazdı. Siyaset alanında iyi işler yapılmasına katkılar da koydu.

İnsanlar yaşamları boyunca birçok paradokslar yaşar, kendi kendisi ile çelişirler. Bu bir yerde doğaldır, kaçınılmazdır. Bu kendinle çelişmeler nerdeyse her durumda, her insan için geçerlidir. Siyaset disiplini ile sanat – edebiyat yaşam içinde farklı / zıt yerlerde dururlar anladığım kadarıyla. Bu iki disiplin doku uyuşmazlığı içinde olurlar. Zira siyaset ve sanat / edebiyat birbirleriyle kolayca uyuşamayan iki farklı faaliyet alanıdır. Sanat – edebiyat ayrıntılar üzerinden kendisini ifade eden, özgür düşünceler, duyarlılıklar üzeriden yürüyen özgün bir alandır. Siyaset ise; hiyerarşik işleyen, kolay sonuç almayı öngören, ahlaki kaygıları kolayca göz ardı edebilen, oldukça iradi işleyen, katı, daha ötesi bizdeki uygulamaları ile kaba sayılabilecek bir disiplindir. Öyle sanıyorum ki, Kemal’in açmazının / sıkıntısının kaynağını öncelikle burada aramak gerekiyor. Birincisi bu. İkincisine gelince; Kemal’ in diğer bildik Kürt aydınlarından farklı bir başka yanı daha var. O, şiir, sanat - edebiyat ilgisinden, başkaca da bir model olmadığından Kemalist resmi sanat / edebiyat formatından, o bildik çevrelerden siyasete, Kürt kimliğine / Kürt siyasetine yönelip gelmiş bir aydındır. Diğer bildik Kürt aydınlarından farklı bir gözeden kaynaklanıyor, onun hareket noktası farklı. Bu farklılık doğal olarak onun algılamalarına, düşüncelerine, davranışlarına da yansımış. Bunu belirlemeyi de şu ya da bu niyetle değil, böyle olduğu için, objektif bir durum diye gördüğümden ifade ediyorum.

1970 ortalarında benim de içinde bulunduğum bir gurup arkadaşla TKSP’ nin kurucularından biriydi. Nasıl bir guruptu bizimkisi? Bir araya gelen arkadaşların her biri belli sınavlardan geçmiş, buralara öyle gelmiş, çevrelerinde belli itibarı olan kimselerdi her şeyden önce. Kimsenin öbüründen ahım şahım bir üstün vasfı da yoktu. Zaaflar derseniz o insanlara mahsustu bir şeydi, doğaldı. Kısacası bulunmaz ‘’ Hint kumaşı ‘’ değildik. Eksileri, artılarıyla insan insandı. Bizler de öyleydik. Yeter ki eleştirilmeye açık, olumsuzlukları kabul edilebilir sınırlarda kişilik özelliklerine sahip olabilseydik. Doğrusu benim aradığım, reel düşünmeyi esas alan, güvenle beraber yürüyecek, var olan iradelerimizi ortak güçlü bir iradeyle ortaya çıkaracak, sürdürecek yoldaşça bir örgütlenme ve mücadeleydi. Yoksa yapacağımız işi bir kenara bırakıp, itişip kakışmak, hele de bir senyörlük heveslisinin peşine takılıp gitmek değildi. Bu benim ufkuma, karakter özelliklerime aykırıydı. Kemal’i genel sekreterliğe getirmiştik. Bu verilen rütbe onda nasıl bir yansıma bırakmıştı, bununla kendisine nasıl bir güç vehmetmişti, doğrusu bunu o günler için bilmem mümkün değildi. Benim hesabıma göre o sadece eşitlerden biriydi. Hangi ortamda, ne gibi gereksinmelerle, hangi koşullarda bir araya gelip bir yola koyulmuştuk? Bu kadar ciddi bir hareket noktası için farklılıklarımızı önceden iyice bilebilmek gerekmez miydi? Bunun ihtiyacı ve muhasebesi konusunda her birimizin aynı, ya da benzer duyarlılıklarda olmadığımızı zamanla daha iyi anlayabilecektim.

Kemal, 12 Mart sürecide yaşananların büyük ölçülerde dışında kalmış, dışarı çıkmış, orada boş durmamış, kendince gayret göstermiş, 1974 affının ardından da geri dönmüştü. Bu nedenle ayrı örgütlenmenin gerekliği konusunda herkesten önce kendisinin bunu fark etmiş olduğunu bile sanabilir. Bölesi bir ihtiyacı önce ben gördüm, işi de ben organize ettim şeklindeki bir anlayışın sahibi olabilir, bu mümkündür. Ama bu ihtiyaç yaygın bir şekilde çoktan konuşulmaya, görüşülmeye başlanmıştı. Nitekim, değişik arkadaş guruplarının, farklı kanallardan yürüyüp, birden ziyade kulvarda örgütler peşinde oldukları görülüyor, biliniyordu. Bu girişimler 1974 affından sonra da iyiden iyi yoğunlaşmıştı. Kemal ile tanışmışlığımız eskiydi eski olmasına da, bu yüzeysel, öylesi bir tanışmışlıktı. Onun da beni iyi tanıyabildiğini hiç sanmıyorum. Doğaldır, uzak / genel ilişkilerden problem çıkmaz. Yakın, özel / süreklilik taşıyan ilişki, birlikte ciddi bir iş yapma söz konusu olunca elbette iş değişir.

Bu yakın ve süreklilik taşıyacak ilişki benim bakımımdan hiç de iyi sonuç vermedi. Sorunları görüşme ve netleştirme konusunda Kemal ile anlaşamadığım ciddi fikir ve değerlendirme farklılıklarımız oldu. Neydi onlar? Ona geleyim şimdi. Faklı görüş ve algılayışlarımızın içtenlikle etkileşerek makul bir zaman içinde aşılabileceğimizi düşünmeden yana bir tutum içinde oldum önceleri. Öyle ya siyaset disipliniydi bu, ilkeler de elbette sıkı olurdu. Ne de olsa burnundan kıl aldırmaz sıkı sosyalistlerdik(!) Diğer yanıyla da siyasette olabilirlik aranırdı, mükemmeliyetçilik ise siyasetçinin meşrebi olamazdı. Sosyalist olma, falan – filan da denilse siyaset diye bellenen / yapılan şey doğrusu benim de işim değildi; hele de bizim gibi toplumlarda, o bir yerde ‘’ ver şapkayı – al külahı ‘’ demeyi gerektirirdi. Bizim yaşadığımız o dönemlerde ise; toplum / halk için mücadele denilince nerdeyse sadece siyaset akla gelirdi. Her düşünce / mücadele insanı zorunlu olarak siyasetçiydi, biz de halkımız için mücadele edeceksek aktif siyasetçi olmak durumundaydık. Madem siyaseti işimiz, hem ilkeli olmak ve hem de mükemmeliyetçilik yapmamaktı aklımın bana sıkı sıkıya tembihlediği.

Kemal Burkay’ ın, anılar kitabının 2. cildini yakın bir zamana kadar görmemiştim. Kitabı hakkında konuşulanları çevreden duyar oldum. Doğrusunu isterseniz, beğenene, Allah razı olsun, doğru yazmış, iyi yazmış diyen birine rastlamadım. Bana sizden de söz ediliyor filan diyenler de oldu. Kendim görmeden, okumadan bir şey diyemezdim doğal olarak. Yakın zamanda ise yazılanlar çerçevesinde internet sitelerinde yürüyen bir ciddi tepki, ondan öteye bir öfke olduğunu da gördüm. TKSP’ de kurucu olmuş, sonradan MK üyesi olmuş, siyasal mücadele içinde bulunmuş, emek harcamış kimi eski partililer oldukça tepkili, kendilerine yöneltilen değerlendirmeleri yanlış, haksız buluyor, yazılanları eleştiriyorlardı. Yakınanların, bu yazılanları haksız / insafsız bulanların önemli bir bölümü bu günde kendilerine değer verdiğim, emeklerine saygı gösterdiğin insanlardır. Doğrusunu isterseniz başkaca siyasetçilerden de anı adı altında yazılanları okumuştum şu beş – on yıl içinde. Kemal’in yazdıkları ile nasıl da benzer bir algılayışın / kavrayışın ürünüydü yazılanlar. Model, mantık ne kadar da benzerdi, anı denilen şeyin böylesi ‘’ evlere şenlik ‘’ cinsindendi. Böylesini anıları okumak, çok sabırlı olmayı, çok da hoşgörü / bağışlayıcı olmayı gerektirirdi. Kemal’ in yazdıklarını ise, ibretle ve doğrusunu isterseniz onun adına üzülerek okudum.   

Anladık, nihayet siyasetti bu, zor zanaattı. Buna kimsenin bir diyeceği olamazdı. Ama o siyaset denilen şey, hadi en merhametli ifadeyle söyleyelim, bu kadar düzeysiz olabilir miydi? Oluyordu demek. Biz ulusal ve demokratik siyasal geleneği oturmamış, bu yolda gecikmiş bir halktık. Deve örneği her yanımız eğriydi. Ne yapalım, siyasetçilerimiz de böyleydi işte. Yanlışlarımız, eğrilerimiz, insani zaaflarımız çoktu. Yanlış anlamayalım, benzer ithamlar, tartışmalar yalnız TKSP / PSK’ de yapılıyor da değildi. Bu gibi olumsuzluklar neredeyse bütün Kürt örgütlenmelerde mevcuttu. Bu yaygın bir düzeysizliğe de işaret ediyordu. Diyelim oldukça uzun bir zamandır PKK üzerine yazılıyor, konuşuluyordu. PKK gibi silahlı, mücadelesi Kürt halkı bakımından iz bırakmış bir örgütün, kendi içinden gelen şiddet ve infaz olaylarının öteden beri yazılıp çizildiği ilgilenenlerin malumuydu. Bunların ne kadarı, nasıl bir gerçeklik taşıyordu, bu ayrı bir konuydu. Bunu birinci elden ancak işin içinde olanlar, yaşayanlar bilirdi. Kürt tarih yazımcıları, yorumcuları ise bunu nasıl değerlendirirdi, bu başlı başına bir araştırma, değerlendirme konusuydu. İş siyaset yapmakla biter sanılmamalıydı, siyaset tezgahında olup bitenleri irdelemek, mücadeleyi kirliliklerinden, yanlışlarından arındırmak için eleştirmek gerekti. Bu da her şeyden önce aydınım diyebilen insanların, fikir – kültür sahibi insanlarımızın işi ve görevi olmalıydı.

Türkiye koşullarında Kürt siyasal örgütlenmeleri kendilerini nerdeyse bütünüyle solcu, devrimci, sosyalist olarak ifade ediyorlardı. Bu pek de garip bir durumdu. Dermanlık olsun, milliyetçi bir parti, muhafazakar bir parti olmaz mıydı aralarında. Bereket versin 1965’ te kurulmuş TKDP vardı, ama o da aradığını bulamamış olacak ki günün birinde o da direksiyonunu sola kıvırmıştı. Kalem tutanlarıyla, silah tutanları birbirlerinden ne kadar benzer, ne kadar farklıydı bu solcu Kürt partilerin, örgütlerin. Karşılaştırılırsa ne sonuca ulaşılabilirdi acaba, o da ayrı bir konuydu. PKK siyaseti şiddet yöntemleri ile yapan bir örgüttü, kılıcını her iki yanı da aynı tarzda kesiyordu. Bu kılıcını hane halkına, ‘’ heval ‘’ dediklerine karşı da kullanabiliyordu. PKK’ nin anlayışına kalırsa, bir kahramanlık rütbesi vardı, bir de hainlik. İkisinin arasında başka hiç bir rütbe olmazdı ve bu kabul görmezdi. Hukuka bağlı olması gereken devletin durumu ise bundan da beterdi. O da derinden örgütlediklerini gerektiğinde gözünün yaşına bakmadan yiyor, tasfiye edebiliyordu.

Şiddet ortamında insani değerlerin, hukukun bütünüyle ortadan kalkacağının, her türden kötülüklerin / kirliliklerin olabileceğinin, cinayetlerin işlenebileceğinin kaçınılmaz olduğu akla aykırı düşmezdi. Şiddetin daimilik kazanıp bir yaşam tarzı olarak benimsenmesiyle ise;  tarafların asla temiz kalmayacakları, insanlık dışı uygulamaların altından kalkılamayacağı bir cinnet ortamı kaçınılmaz olacaktı.  Bu anlamda, 25 yıl süren, ‘’düşük yoğunluklu ‘’ diye ifade edilen iç savaş ortamında PKK’ yi anlamada zorlanmazdı insan. Kuru yaş birlikte yanabilir diye düşünülebilinirdi. Ya diğerleri, elinde silahı olmayan solculuğu / sosyalistliği kimselere kaptırmak istemeyen Kürt örgütleri? Burası Ortadoğu ise olabilecekler de ona göreydi elbette. Barışçı yöntemlerle mücadele etmiş / elini silaha vurmamış örgütlerde, elde silah olmayınca infazların olmayacağı akla gelmemeliydi. Burada da infazların olabileceği, ancak şeklinin farklı olabileceği düşünülmeliydi. Eli silahsız örgütlerde de infazlar vardı, olabilirdi. Çok ‘’ halim / selim ‘’ görünüşlü örgütlerde de infazların olabileceği, bunun da kendine has yalan, iftira, dedikodu, tecrit yöntemleriyle gerçekleşebileceğini düşünmek gerekirdi.  

                  *    *

Şu belirlemeyle başlayalım; 1970’ lere gelirken, sol / sosyalizm iddiası, emek gerçekliğinden öteye bir potansiyel oluşturan Kürt gerçekliğinden haberdar olmuş, gereken niteliğe ulaşamayınca da Kürt halk yükünü taşıyabilecek bir hareket olmanın gittikçe uzağına düşmüştü. Solun belirleyici ucu işçi / emekçiler yerine, militarist çevrelerle, cuntacı eğilimlerle buluşmuştu. Sol cuntacı 9 Martçılar diğer cuntacı kanat tarafından tasfiye edilmeseydi Allah bilir halkımız beklide zulmün daha okkalısını, daha katmerlisini yaşanacaktı. Toplum kaynaklı sol / sosyalizm siyasal yaşamda maya tutmadan gerilemek, silinmek üzereydi. Bu Kürtlerce fark edilmişti. Kürtler bakımından ayrı örgütlenme kapıya gelip dayanmıştı. Kürt halkı bundan böyle kendi göbeğini kendisi kesmek durumundaydı. Bir başka soru da şuydu; Kürtler ayrı örgütlenmeye fikren hazırlar mıydı, ufukları, donanımları buna uygun muydu? Yoksa aynı tarz siyasal kültürle farklı örgütlenmeler mi gündemdeydi? 12 Mart 1971 sonrasında böyle bir partileşmeyi gerektiren koşulları, imkanları, insan unsurunu kısaca değerlendirmek gerekiyor. Unutmamak gerekir ki; siyaset insanla yürüyen, mevcut insan unsuru ile yapılabilecek bir işti.  

TKSP kurucuları olarak çok da öyle ortak model bir siyasal geleneklerimiz olmasa da, nihayet hepimiz sosyalisttik. Dünyada, Türkiye’ de ne kadar sol ekol, fraksiyon varsa Kürtlerde de bunlar aynen vardı. Her bir fraksiyonun siyasal kıblesi ayrıydı. Bizler ise Sovyet eğilimli sosyalistlerdik. TKP, 2.TİP, TSİP ile bu anlamda akrabaydık. İdeolojilerimiz, siyasal algılarımız, örgütlenme, çalışma kültürümüz nerdeyse tıpkısının aynısıydı. Diğer yanıyla da biz farklı bir örgüttük. Oraya nasıl bir ortamdan, iklimden gelmiştik, ayrıca o da önemliydi, bunu belirtmekte yarar var. Bizler, daha doğru bir ifadeyle (  özellikle bir olumsuzluk olarak işaret ediyorum sanılmasın / belki de Kemal dışında olanlar ) işin başından bu yana Kürt kimlik mücadelesi çerçevesinde yola çıkmış, solla öyle tanışmış, sol ve sosyalizmle bu şekilde buluşmuş insanlardık. Hareket noktamız Kürtlüktü, Kürt olmaktı. Sosyalistliğimizse bir artı puanımız, ileri amacımızdı. Kürt halkının özgürleşmesinden öteye sosyalistlik iddiası olmayan başkaları da vardı. 1960 başlarında güneyde Kürt özgürlük mücadelesi toparlanmış, yükselişteydi. Kürdistan’ın diğer kesimlerinde bunun yansımaları da görülmekteydi. Kürt üniversite gençliği 1960 başlarında İstanbul ve Ankara’ diğer kimi Kürt il ve ilçelerinde bilemediniz birkaç yüz kişinin yönlendiriciliğinde bir hareketlilik içindeydi. 49’lar tutuklaması bu gibi gelişmelerin sonucuydu. 49’ lar olayı, İstanbul harbiye hücrelerine tıkılmaları, yargılamaları konuşuluyor, bu gelişmeler aydınları, genç kuşakları etkiliyordu. Kürt aydın ve öğrenci gençliğinde eğilim farklılaşmasının ilk işaretleri bir yanıyla bu davayla ortaya çıkmıştı.

Sorun her şeyden önce Kürt kimlik sorunuydu, aranan onu çözüm yolu ve imkanlarıydı bizler için. Kürt aydın ve öğrenci gençliği kent kültüründen yosun, geleneksel değerlerinin belirleyiciliği altında, modernleşmenin, sosyalleşmenin eşiğinde duruyorduk. Dünyamıza büyük ölçülerde yerellik, hemşericilik kültürü egemendi. Sol, sosyalizm Türk aydın çevrelerinde henüz telaffuz edilmeye başlamıştı. Sol bizim bakımımızdan üzerinde şüphelerin durduğu bir kavramdı, sol Kemalizm’in farklı bir yüzü gibi duruyordu. Sosyalizm ise; ekim devrimini, çözdüğü ifade edilen milliyetler sorununu, biz Kürtlerin sorununu sorun bilmiş bir farklı mücadeleyi ifade ediyordu. Bu nedenle de bizim için çok çekiciydi. Kitaplar, dergiler eliyle yeni siyasal teoriler, düşünceler vitrinlere çıkmıştı. Bu düşünceler Kürt okumuş yazmışlarında, aydın ve gençlikte ilgi bulmakta, gelişmekteydi.

Dilimiz yasaklıydı, Türkçeyi de zar zor, ‘’ kelle kulağını yararak ‘’ öğrenmiştik. Klasikleri okumamış, liberal felsefeyle, fikirlerle tanışamamış birçoğumuz için Marksizm’i kavrayabilmek, onun üzerinde yetkinleşmek mümkün müydü? Sosyalist olmak bilgili olmak, kültürlü olmak, araştırmayı, öğrenmeyi sevmek demekti bizler için. Sol, daha doğrusu sosyalist eğilimli Kürtlere bakılırsa Türkiye demokratikleşerek Kürt sorunu tartışılır ve çözülür hale gelebilecekti. En aşağısından böyle bir imkan varsayılıyordu. Aybar hatırı sayılır demokrat ve sosyalist Türk aydınlarından önde duranlardan biriydi. Aybar liderliğindeki TİP Kürt kadroların ilgisini çekti. Sol bir kısım Kürt aydınlarının ilgisini çekerken, bir zaman sonra Kürtler de kenarından köşesinden solun ilgi alanına girmeye başladı. Sosyalizm iddiası ile Kürt davası birbirleriyle belli yakınlıklar kurdular, derken kirve oldular. Bu konuda birçoklarımız için TİP bir anaokulu görevini gördü.

Geleceğin Kürt kadroları, en büyüğü sol olmak üzere iki farklı damardan akıyor, arayışını sürdürüyordu. On yıla yakın bir süre Türk gençliği ile bir arada yol yürüyen Kürt üniversite gençliği öz güvenini kazanmak, kendi ayakları üzerinde yürümek üzereydi. Gençlik kesiminde Solun Kürtlerle buluşması daha dinamik bir süreçti. Gençlik hem soldan ve hem de Barzani hareketinden etkileniyordu. 1950 sonlarına doğru öğrenci olaylarının içinde yer tutan Kürt gençlerinin mirasının o günkü temsilcisi durumunda olan gençler, bir ilki, özerk gençlik mücadelesinin temellerini DDKO ( Doğu Devrimci Kültür Ocakları ) ile attılar. Gençliğin vardığı bu yol ayırımı, Kürt siyasallaşmasının kimyasını, yönünü dönüştürmede oldukça etkili oldu. Kürt özgürleşmesi akacağı yatağı arıyordu. Bu arada başlı başına bir konu olan TKDP’ nin 1965’ te kurulduğunu, 1970’ lere giderken karanlık ellerin bulaştığı, sonu iyi gelmeyen ‘’ İki Sait olayı ‘’ nın cereyan ettiğini, bunun Kürt siyaseti açısından talihsiz bir konu olduğunu işaret etmek gerekiyor.

Kürt özgürlük arayışları solla buluştu buluşmasına da Türkiye’ de solun sicili 1920’ lerden bu yana pek de temiz değildi. Solculuğa kalırsa onlar 1930 – 1945 yılları arasında olduğu gibi Kemalizm’in rotasında yürüyecek, bildik devletçi / seçkinci yatağından akacaklardı. Kendisine farklı bir yatak arayan sosyalizm ise uzun sürmedi, açıktan cuntacılıkla / militarizmle buluşan sözde solun yükselen baskısı altında nefessiz kaldı, etkisizleşti. Tasfiye edilecek bir noktaya kadar geriletildi. Kürtler bilgileri ile olmasa da sezgileriyle milliyetçi solculuğun tehlikesini anlamada gecikmediler. Türkiye’ de solun Kürt sorunu gibi bir ağır sorunu taşıyamayacağı da kısa bir zaman içinde anlaşılır hale geldi. Kürt kimlik mücadelesi kendi akacağı özgün yatağı aramaya yöneldi. Kürtler daha 12 Mart 1971 askeri darbesi öncesinden başlayarak kendi göbeğini kendi kesme yolunda bir arayış içindeydi. Kürt siyasetçilerinde öz güven giderek gelişmekteydi. Ayrı örgütlenmenin ihtiyacı kendisini dayatıyordu. Bu yola girmek, bir takım girişimlerde bulunmak artık kaçınılmazdı.

12 Mart 1971 darbesi, birkaç bin Kürt aydını, gencini, halktan insanı Diyarbakır’a toplayıp soruşturmaya tabi tutmuş, bir kısmını yargılamış, bir bölümüne de ağır cezalar vermişti. 12 Mart’ ta Kürt gençleri bir başka ilki de gerçekleştirmiş, Diyarbakır’da Kürt halkının varlığı ve hukukunu açıkça ve kararlılıkla savunmuş ve büyük cezalar almış, ancak 1974 affı ile de dışarı çıkmışlardı. 1973 genel seçimleriyle demokratik gelişme yeniden yükselişteydi. Siyaset, 12 Mart darbesini aşabilme şansını yakalamıştı. Dışarı kaçıp gidenler kolayca geriye dönebildiler. Yeniden açık alanda siyasete yönelmede sıkıntıya düşmediler. Sol ve sosyalizm için yeniden açık siyasal mücadele mümkün ise de, Kürtler için kendi kimlikleriyle açık siyaset yapabilme zemini son derece sınırlıydı. Kürt siyaseti bir yol ayırımındaydı. Solun lokomotifinin göründüğü gibi olmayan Kürt yükünü taşıyamadığı, taşıyamayacağı denenmiş, yaşanmış, görülmüştü. Bağımsız bir hesap, ayrı örgütlenme kaçınılmazdı. Yaşam bunu dayatıyordu. Der demez illegal bir örgütlenme söz konusuydu. Bu da o güne kadar yapılan açık, yarı açık mücadele birikimi üzerinden kendisini ifade edecek, yürüyecekti.   

1974  / Hareketli Bir Yıl
TKSP’ nin Kuruluşu

Olay, olgu ve süreçleri yaşanan somut zaman ve zemindeki koşulları üzerinden değerlendirmek gerekiyor. Yoksa, doğru değerlendirme, sağlıklı sonuçlara varmak mümkün olmaz. Durumu yeniden ifade edelim; 1970’lere gelirken ‘’ sosyalist sol ‘’ diyebileceğimiz sol, ulusalcı / milliyetçi sol tarafından etkisizleştirilmiş, nefessiz bırakılmıştı. Meydan cuntacı solundu, ‘’ devrimin şanlı yolunda ilerleyen ‘’ sosyalizm filan değil, devlet katından kontrol edilen milli / ulusalcı bir solculuktu. 1974 affıyla Kürtlerin morali daha da yükselmişti, hareketli bir dönem başlıyordu. TKSP ihtiyacı işte böylesi bir zaman ve ortamda değerlendirildi ve gerçekleşti. Birey olmada yaya kalmış, bağımsız düşünme ve davranma alışkanlıkları yeterince şekillenememiş bölesi bir arkadaş çevresi olarak yola çıkacaktık. Bilgi donanımımız, örgütçü tecrübemiz bize göreydi, yetersizdi. Maddi imkanlarımız yoktu, geçimimizi kendimiz sağlayan insanlardık. Teorik altyapımızın yeterli olduğu, bizleri başkalarından ayıracak düzeyde net olduğu elbette söylenemezdi. Ayrı örgütlenirken de seksiyon biçimindeki çalışma tarzından bütünüyle kopmuş değildik. Ayrı parti olacaktık, başka bir çaremiz mi vardı? Biz artı ve eksilerimizle, bilgi düzeyimiz, insan unsurumuzla buyduk. Yaparak öğrenecek, yetkinleşecektik.  

Bir kere, arkadaşlarımızın hepsi de güvenilir insanlardı, her biri kendince sınavlardan geçmişlerdi, hiç birimizin diğerinden üstünlüğü de yoktu. En aşağısından benim gördüğüm, düşündüğüm, algıladığım buydu. Her birimizin genel özellikleri yekdiğerince az çok biliniyordu. Somut olaylar karşısındaki tutum davranışlarımız, ayrıntılı kişilik özelliklerimiz, yaşam şeklimiz açısından ise birbirlerimiz hakkında doğrusu yeterli bilgiler taşıyor değildik. Geçmişten bizim gibilere intikal eden, model oluşturan sınanmış örgütlenme, çalışma örnekleri de yoktu. İçimize sızmış ajan, dar günde bizi satabilecek biri yoktu, o açıdan tertemizdik, bu veriler de başlangıç açısından oldukça önemliydi. Yalnız iş bununla bitmiyordu, aksine bununla başlıyordu. Türkiye koşullarında rejim nerelere doğru giderdi, sırtlandığımız yük boyumuzu aşar mıydı, bunun üstesinden nasıl gelebilirdik, bütün bu soruların cevapları yoktu elimizde.  
 
Genel olarak ikişer kişilik etkileşmelerle üç - beş ay, beklide daha da uzun bir zaman sürdü bu iletişimlerimiz. Ortak bir hareket noktasına doğru yürüyüp geldik. İç hukukumuzu belirleyen tüzük bizlerce zor bir olay değildi, o klasik sol anlayışın ürünü bir kurallar bütünü olacaktı. Demokratik merkeziyetçilik diyorduk iç işleyişimizin prensibine, ya onun uygulaması nasıl olacaktı? Demokratiklik neydi, merkeziyetçilik neydi, bu iki zıt kavramın ipi koparmadan geçinebilecekler miydi? O da söz müydü, sosyalistiz demiştik ya mesele kapanmıştı. Bu sebepten tüzük tartışma gerektirmeden kabul gördü. Programsa öyle değildi, farklıydı / önemliydi, en aşağısından bana göre böyleydi. Kemal ile farklı yerlerde durduğumuzu zamanla daha iyi fark ettim. Program neyi hedeflediğimizi, ne yapmak istediğimizi, işimizi işaret ve tarif edecekti. O nasıl olacaktı peki? Kemal ile birçok defa neyi amaçlamamız gerektiğini konuşmuş, etkileşmiştik, zaman zamanda tartıştığımızı ama sonuç alamadığımızı hatırlıyorum. Ona göre bunun acelesi yoktu, o sonraki işti, sonradan ele alınabilirdi. Yola çıkmazdan önce Kemal ile yaptığım etkileşmelerde Hıdır Murat müstear adla dışarıda hazırladığı kitapçığı programa temel olsun diye yazdığını görüyordum. Kitapçığı okumuş, değerlendirmiştim. Önemli, kimi katıldığım belirlemeleri vardı, bir takım benzer görüşleri de karşılıklı ifade etmiş, etkileşip paylaşmıştık.

Olumsuz, yanlış gördüklerimi ise gerektiği her seferinde kendisiyle açıkça ifade ettim, müzakere ettik, tartıştık. Bu konuyu bir iki arkadaşımızla daha ilgi gösterdikleri ölçüler çerçevesinde görüşmüştük. Kemal’i yakın etkileşim ve tartışma ortamında alçak gönüllü görünüşü ardındaki gerçek kişilik profilini tanımaya başladım. Sorunların tartışılıp çözümü açısından uygun bir müzakereci olarak gözükmedi bana. Benim dediğim, yazdığım yanlış olmaz gibi bir tavır içinde gördüm onu. Sonraları bu tutumu beni yordu, ardından açıkça midemi bulandırdı. Yazdıklarına ayet gibi baktığını, bunu böyle görülmesini istediğini defalarca tespit ettim. Açık bir partide olsaydık bu yanı benim bakımımdan asla sorun olmazdı. Ama rizkleri yüksek bir mücadele ortamında bu özelliğinin asla kabul edilmez olduğunu, böylesi olumsuzluklar taşıyan insanlarla çalışılmayacağı kanaati bende giderek yer etti. Bu eleştirilerim arkadaşlar tarafından biliniyor ve fakat bu tartışmayı fazla değer bulmadıklarını tutum davranışlarından görüyordum. Demek ki onlar bakımından bir sorun yoktu.

Eğer yanılmıyorsam, program ancak 1977 yılı içinde ( Anılar – 2, sayfa; 488 da belirtildiği gibi program 1975 yılında kabul edilmiş değil. Kemal tüzük ve program gibi temel iki metinde ta işin başında anlaşmışız da ben sonradan ikide bir böylesi bir tartışmayı yaratıyormuşum gibi yazabilmiş. Bu maddi hataya işaret ediyorum ) kuruluştan 2 yılı aşan bir zaman sonra gündeme geldi ve söz konusu tartışmamız gergin bir ortamda geçti. Kemal’ in, kendisinden bu kadarını da beklemediğim, kişiliğime yönelik kabul edilemez kaba söz ve davranışları sonucu köprüler atıldı. Meğer, karşımda olanca kibrini kuşanmış, dört başı mamur bir sekreter varmış da benim haberim yokmuş. Kendisini kontrol dışı bir havaya kapılmış, ha bre atıp tutuyor. Daha dün bir, bu gün ikiydi. Bu ne kendini beğenmişlikti, bu ne kendine tapınmaydı böyle…Esip gürlüyor, bunu kendisinde bir hak olarak gördüğünü de diğer arkadaşlara özellikle de göstermek istiyordu. Bu sözler, bu tavır benim asla kabul edemeyeceğim bir tutum ve davranıştı. Benim aradığım iradelerimizi ortak bir iradede buluşturmaktı, yoldaşlıktı; ve fakat böyleleriyle ‘’ yoldaş ’’ filan olmadığımı, bu saatten sonra da asla olamayacağımı, açıklıkla, kalın çizgilerle tespit ettim ve benim bakımımdan her şey orada bitti.

Peki, Kemal ile farklı olan görüşlerimiz nelerdi?

1 ) Söz konusu kitapçık program için bir çerçeve metindi Kemal’ e göre. ‘’ Kürdistan sömürgedir ‘’ deniliyordu ve her nedense ısrarla da vurgulanıyordu. Bu tespit olmasa hiçbir şey de olmaz gibiydi ona bakılırsa. ‘’ Sömürgedir ‘’ tespiti, laf olsun diye vurgulu bir tarzda söylenmiyordu elbette. Bu tespit, yapılacak mücadelenin şeklini / tarzını, hedefini belirleyecekti, bu hareket noktası, ondaki ısrar bu gemiyi, ister istemez belli bir limana götürecekti. Hem sömürgeydi ve hem de federal bir çatı altında halkların ortak yaşama imkanı söz konusu ediliyordu. Sömürgeyi elinde tutan devletle, sömürge statüsünde yaşayan bir halk arasındaki ilişki, egemen olan ulusla, sömürge statüsündeki ulus ilişki böyle mi olurdu, çözüm olarak da federasyon mu istenirdi?

‘’ Kürdistan Sömürgedir’’ demek ve hem de TİP yeniden kurulurken (  Söylediğinin aksine TİP’ i koruyucu şemsiye gibi değerlendirmek gibi bir anlayışın ötesinde bir tutum ve davranış söz konusudur ) oraya koşmak, TİP programı üzerinde konuşmaya / tartışmaya bile katılmak ne anlama geliyordu? Bir partiye bağlılık yetmez, bir ikinci parti disipliniyle kendisini bağlı görmek, üstüne üstlük bununla kalmayıp iki partiyi birlikte ‘’ idare etmeye ‘’ kalkmak neyin nesiydi, bu hangi mantığa sığardı? Ehli vicdan sahibi olanlar değerlendirsin. TKSP daha henüz kurulmuşken ülkenizi sömürge konumunda tutan ülkenin normlarına göre parlamenterliği düşünmek, Dersim’ den senatör adayı olmak, sonra ( bakın siz şu mantığa ) ‘’ disiplinin bağlılık ‘’ gereği olarak TİP merkezinin verdiği direktife uyup çekildim demek ( Bakın; ‘’ TİP Yeniden Kuruluyor ‘’ başlığı altında yazılanlara. Anılar – 2; sayfa; 18 – 23 ) sizlere neleri düşündürüyor acaba? Bütün bunları parti sekreteri olarak ve hem de MK’ nin bilgisi dışında yapmak ne anlama geliyor?

Sömürge tespiti ayrı örgütlenmenin gerekçesi olarak sunuluyorsa, bu bir fazlalıktı, buna hiç de gerek yoktu. Yok eğer sömürge iddiası direk hareket noktamızı, örgütlenme / mücadele şeklimizi belirleyecekse, bizim gibi kimselerin geçmişi, genel duruşumuz, toplumsal statümüz öyle radikal bir duruşa, bunu göğüslemeye uygun değildi bana kalırsa. Tüm Kürt mücadele çevreleri, oluşma yolunda olan örgütlenmeler ( bilemiyorum hani belki de Kemal’ den kopya etmiş olabilirler, zira yazdıklarında onu birkaç yerde ima ediyor(!) ) ayrı örgütlenmenin gerekçesi olarak bu çekici söylemi tekrarlayıp durdular; ‘’ Kürdistan sömürgedir. ‘’ belirlemesinin dışarıda kalan nerdeyse hiçbir örgüt kalmadı. Sonra nasıl gelişti siyasal yaşam? Devlet, 1970 yılların son 3 - 4 yılında yükselen demokrasi mücadelesi karşısında, açıktan açığa hukukun dışına taştı. 1977’ deki 1 Mayıs katliamı, Maraş, Çorum olayları, kitlesel, bireysel cinayetler…Karanlık odaklar devreye sokuldu, darbenin yolu döşendi. Bu gün bunlara devletin derin örgütlenmesinin marifetleri diyor, devlet kaynaklı terör faaliyetlerine, insanlığa / hukuka sığmayan olaylara şaşırıyoruz. O tarihlerde örgütlere sızmalar, sıkıyönetimler, partileri, örgütleri, gurupları birbirlerine karşı kışkırtmalar, cinayet işlemeler / işletmeler sürdü, gitti. Farklı gerekçeler gösterilse de Kürt uyanışını bastırıp susturmak birinci hedefti. PKK silahlı bir örgüttü, içine sızılmaya, birçok şeyin yönlendirilmesine en uygun düşen örgüttü. Kürt örgütleri, kadroları şiddetin, iç çatışmaların içine çekildi.

PKK kaybedecek çok şeyi olmayan kadrolarıyla, şiddete karşı çıkabilecek uygun bir yapılanmaydı. Diğer Kürt örgütlerinin merkezleri ise, bir süre sonra hareketlenen, kendilerini korumak için olsun silaha yönelen yerel kadrolarını yönetemez, yönlendiremez oldular. Tabandaki kadrolar da merkezlerini yetersiz, pasifist görmeye başlayacaktı. Bunun böyle olabileceği bir yerde kaçınılmazdı. PKK dışındaki bir çok örgütlenmenin iddiası başka, imkanları, yapabildikleri ise başkaydı. PKK parti – cephe kültürü benimsemiş, solculuk yanı baskın, Kürt kimlik rengi soluk olan bir hareketti. Sol Kemalist ideolojik eğilimleri güçlü, kadroları Kürt – Türk gençlerden oluşan silahlı bir hareketti. ‘’ Kürdistan Devriminin Yolu ‘’ diye ifade edilen iddia, bilebildiğim kadarıyla Kürdistan’dan mücadelesi üzrerinden yola çıkan bir ‘’Türkiye devrimi‘’ iddiasıydı. ‘’ Kürdistan sömürgedir ‘’ iddiası bilinçli olarak silahlı bir mücadelenin kaçınılmaz gerekçesi olarak düşünülmüştü, böyle de sunuluyordu. PKK kadroları diğer örgütlerin aksine, orta alt sınıflardan gelen köylü ve kasabalı birçoğu yarım eğitim alabilmiş, birçoğu da doğru dürüst eğitim görememiş gençlerdi. Büyük çoğunluğunun ne evlerinde huzurları vardı, ne de iş - aş, gelecek umutları. Bu nesnel gerçeklik gidişat üzerinde belirleyici oldu. Öyle olduğu için, çok da yığınsal bir güç olduklarından Diyarbakır zindanında da PKK direnişçiler öne çıkabildi, öncü roller yüklenebildi. PKK baskı ve şiddetin ortaya çıkardığı bir karşı şiddet örgüt olarak doğmuş, şiddet – karşı şiddet sarmalı içinde büyüme şansı bulabilmişti. Diyeceğim; sömürge tezi tam da PKK’ in çıkışı ve mücadele tarzı ile örtüşen bir tez olarak yaşamdaki karşılığını bulmuştu.
 
2 ) Bir başka iddiası daha vardı Kemal’in. Ki o da sömürge tespitiyle buluşan, örtüşen bir değerlendirmeydi. Bu da milliyetçilik, milli hareket kavramı algılamasıydı. Söz konusu kitapçığındaki değerlendirmesi bu bakımdan manidardı. 1800’lerin başından bu yana süregelen Kürt isyanlarının ‘’ milliyetçi / milliyetçi hareket ‘’ karakterinde olduğunu, bu nedenle de Kürt milliyetçiliğinin 200 yıllık bir geçmişi olduğunu söylüyor, iddia ediyordu. Bu kulağa, gönüllere hoş gelen bir iddiaydı. Milliyetçilik, milli kimliğin ortak birleştirici öğe olan dinin önüne çıktıkça yaşam bulabildiği, ondan da ötesi siyasi hedefi milli bir devlet kurmak olan bir hareketti. İsyanlarda sınırlı aydın çevrenin milli kimlik duyarlılığı, o isyanlara katılmış olmaları ayrı şeydi, milli devlet kurmak ihtiyacı ve hedefiyle bir siyasal hareketin belirleyiciliğinde, toplumun isyan etmesi / baş kaldırması daha başka bir şeydi. Kaldı ki; böylesi eskilere dayanan tarihiyle Kürtler milli hedefler taşıyan bir hareketin mirasçıları olsalardı, 1920’ lere gelirken kendilerini etkili bir şekilde ortaya koymaz, iddialarının arkasında durmaz, haklarını alamazlar mıydı? Kaldı ki, Kürtlere göre daha uygun bir durumda olan Türk halkı da kendi milli kimliğinin büyük ölçülerde farkında değildi o tarihlerde. Olayın temelinde yatan milli bir talep, bir milli devlet kurma eğilimi son derece sınırlı, aşağıdan gelen işe uygun sivil toplumsal talep yoktu, ‘’ müdafa-i hukuk ’’ olayı şişirilmiş bir balondu. Türk halkı da millet kavramından, kimliğinden uzaktı, ‘’Allah padişah efendimizi başımızdan eksik etmesin’’ diyen, sorulduğunda ‘’ elhemdüllillah müslümanız ‘’ diyen bir halktı. Asker ve sivil kadroların öncülüğünde bürokrasi sahiplenmişti var olan Osmanlıdan bakiye kalan otoriteyi, devlet tezgahını.              

Kürt milliyetçiliği bu kadar derinlikli bir mirasın sahibi olabilir miydi? Sultan Abdülhamit ahaliyi İslam kimliği ile 40 yıl ayakta tutmayı becermiş, Kürt ağalar - beylerinin ise babamız dediği bir padişahtı. Osmanlı tebaası halklar arasında 1900’ lere gelirken din ve inanç kimlikleri üzerinden bir ayrışma söz konusuydu. Kürt hareketlerinde milli renk 1908 / 2. meşrutiyet sonrası uç veren, esas olarak da cumhuriyet döneminin bir realitesiydi. O da Lozan’ dan sonra kıpırdayıp, hareketlendi. İslam ortak paydasının tasfiyesi, Türkleştirme politikasının yoğunlaştırılması ile aydın kimselerin öncülüğünde Kürt kimliği var oluşunun arayışına yöneldi onun bilincine böylesi bir ortamda ulaştı. Bu farkında oluş ardından da halk katında karşılık buldu. Şu son yarım asırdaysa Kürt millet kimliği kendisini ortaya koymuş ve bunu ana hatlarıyla kanıtlamış durumda. Devlet baskı ve terörünün ortaya çıkardığı PKK’ nin son 30 yıldaki rolünün bunda oldukça belirleyici olduğunu söylemem lazım. Kürtlüğün açıkça inkarından, baskıyla – şiddetle asimilasyona tabi tutulmasıyla doğmuş bir sorundur. Bana göre gerçek durum buydu. Söylendiği gibi Kürtler böylesi derin bir milliyetçilik tarihine sahip olsalardı Kürtlerin bu günkü akibeti elbette böyle olmazdı. 

Kürtler bu gün bile birlikte yaşadıkları halklar içinde milliyetini kulak arkası edebilen, dini Muhammed’e fisebilillah sarılmış bir halk konumunu aşabildiğini söylemek mümkün mü? 1924’ ye varıncaya kadar gidenler çekip gitmiş, Osmanlıdan bakiye iki İslam halktı Kürtler ve Türkler. Ortak mücadeleleri de Türklük için değil, dini İslam içindi. ‘’ Milli mücadele ‘’ diye isimlendirilen, halkların katında da ‘’ Kürt – Türk din kardeşliği ‘’çerçevesinde ifade denilen şey buydu. Avrupa ile zihni iletişimi olan Osmanlı Kürt aydınlarında milli kimlik damarları vardı, yaşıyordu elbette. Kürt kimliğini öne çıkanlar vardı, İslam – Kürt sentezcileriydi birçokları da. Lozan, ardından 1924 Anayasası sonrasında halklar arasında ortak bir referans noktası olan İslam bir yana konulunca, Kürtler kendilerini aldatılmış / haksızlığa uğramış hissetti, kimliğini esaslı bir şekilde o tarihten sonra fark eder, öne çıkarır oldu. İsyanlar da böylesi bir baskı ve şiddet iklimde yaşam buldu. Peki, Kemal Burkay’ın sömürge tespiti yanında, 1800’ lerin başından bu yana olan Kürt isyanlarını milli bir formatta görmek istemesi neyin nesiydi? Ademi merkeziyetçilikten merkezileşmeye yönelen, özerk yaşamı geriletilen politikalara karşı kendi varlığını korumayı ifade eden, reaksiyoner çerçeve gelişen Kürt isyanları değil miydi bunlar?  Niteliği talep / aksiyon olan, yönü ulusal birlik, ulusal bir devletleşmeye doğru olan isyanlar mıydı? Kürt feodaller milli bir mücadeleyi, milli bir devlet kurmayı hedeflemişler de başaramamışlardı demek(!) Demek bu parça - pörçük otoriteler hem milli devlet öngörüsü içindeydi, bunun için bir mücadele içindeydi ve hem de gericiydi. Vesüphanallah!…Bu iddia kendince başka bir şeyin de gerekçesi değilse eğer; milliyetçi olan / milli bir devlet kurmayı hedefleyen feodal / aşiretçi unsurlar Kürt devletleşmesini gerçekleştirememişti, çözülemeyen bu sorunu ancak ve ancak sosyalist bir Kürt partisi / hareketi çözer demeye getiriliyordu. Bu doğru olabilir miydi?
 
3 ) Uygun bulduğumuz bir tüzükle yola koyulmuştuk. Özgürlük yolu dergisi kafa karışıklıklarını giderecek, hareketimizin henüz yolunu çizememiş kadrolarla buluşmasını sağlayacaktı. Kendimizi mevcut durum içinde sıra ötesi bir yerde görüyorduk. Eli kalem tutanlarımız da vardı. Bu bizler için bir avantajdı. Eksiklerimiz çoktu. Dinamik, 24 saatimizi örgütlenmeye ayırabilmiş insanlar değildik. Ama, imkan yaratıp profesyonel olmayı gerekli görüyorduk. Bir kısım arkadaşlarımızın önemli kişisel sorunları vardı,  evsiz barksız ve işsizlerdi. Daha şunun şurasında cezaevlerinden yeni çıkmışlardı. Ama uyumlu çalışabilirsek, süreç içerisinde ileri adımlar atabileceğimizi, daha sorunsuz ve enerjik olabileceğimizi umuyordum. Ummak ayrı bulmaksa ayrı bir şeydi. Kemal’ in, ne acıdır ki arkadaşlarını arkasından çekiştiren, yüzlerine karşı ise bunu ifade etmeyen / etmede zorlanan bir kişiliğe sahip olduğunu gördüm. Bu tavırlar bana oldukça itici geldi. Bu kötü durum Kemal ile görüş farklılıklarımızın üstüne tuz – biber ekti. Beraber olduğumuz iki yılı aşkın bir süre içerisinde her bir arkadaşı, bu gün artık net bir şekilde bilinen sıfatlarla çekiştirmesini büyük bir sıkıntı içinde yaşadım. Ne kadar gelişi güzel, kolay suçlamaydı, çekiştirmeydi öyle. Bunu bilerek, belli kişisel amaçlar için mi yapıyordu, yoksa karakteri mi buydu? O da farklı bir konuydu. Yol arkadaşıydık, onun için bir aradaydık. Yürüdüğümüz asfalt bir yol değil, sırat köprüsüydü. Peki, ya o çekiştirme, dedikodu neydi? Yol ve dava arkadaşlarını, arkalarında çekiştirerek, alçaltarak insanın yükselmesi mümkün müydü? Karşıdakinin eksisi sizin artınız olabilir miydi? Onları çekiştirenin beni de onlara çekiştireceğinden şüphem olamazdı elbette. Bu görüş farklılıklarımızdan da beter bir olumsuzluktu. Bu ahlaki boyut;  benim kabul edemeyeceğim / katlanamayacağım, güven kırıcı, oldukça kötü bir durumdu.

Terazinin bir kefesinde kader arkadaşlığı ve onurlu bir mücadele vardı, diğer yanda yola birlikte çıktıklarını kötüleme, karalama. Bir belanın içinde kalmıştım. Bunların birinden sadece biri doğru, diğeri ise yanlıştı. Açık bir siyasal çalışma olsa bu kabul edilebilir bir durum olabilirdi. Bunu yüksek sesle ifade eder, yanlış bir davranış olduğunu çevrenize duyurabilirdiniz. Her şey gören gözlere, duyan kulaklara açık olurdu, her şeyi herkesle açıkça paylaşırdınız. Beraber yürüdüğünüz insanlar doğruyu eğriyi birbirlerinden ayırt etme imkanına sahip olurdu. Biz didişecek miydik, yoksa bir dava yolunda yoldaşça mı yürüyecektik? Bana kalırsa sadece mücadelede ortak bir onurumuz olacaktı, fedakarlık dışında bölüşemediğimiz bir şey de yoktu, olmayacaktı. Ne yapılabilinirdi, nasıl çıkacaktım bu işin içinden? Okuyucuya da sorma imkanım var bu gün, sahiden ne yapılabilinirdi? Arkadaşlara şu sizi bana çekiştiriyor, sizin için şunları söylüyor mu demeliydim? Bu yarayı büyütürdü. Bunun doğal olarak doğru anlaşılması, iyi sonuç vermesi de beklenemezdi. Ayrıca bu kendime yakıştırabileceğim bir davranış tarzı da değildi, olamazdı. Dahası daha ilk adımlarda aramızda kısır bir iç çekişmenin yolunu açardı. Bu diğer yandan böylesi bir örgütlenmede sonuçları kötü olabilecek bir ciddi zaaftı. Diğer arkadaşların bu durumu bilmemiş olması da kanımca mümkün değildi. Bu güven sarsıcı gidiş beni kara kara düşünmeye, gayretlerimi sınırlandırmaya, yapabileceklerimi askıya almaya yöneltti. Birlikte çalışabilmenin imkansızlığını getirip önüme koydu.
Devam edecek…
  

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile