Kürt Özgürlük Mücadelesi ve.
4. Bölüm-
BERABER YÜRÜYEMEMEK BENİM İÇİN KAÇINILMAZ OLUYOR.
1977, 1 Mayısı sonrası, yılın son üç beş ayı içindeydi yanılmıyorsam. Yapılacak iş ciddi bir işti, programı görüşülecektik. Devamın kimi zaman aksadığı, gene iki arkadaşımızın tam sayı ile bulunması gereken bir oturumda, katılım göstermemenin benim bilgimin dışında olduğu bir önemli gün. Yine bilgimizin, belki de yalnızca benim bilgimin dışında o güne kadar iyi tanımadığım bir arkadaş da ( ki kişiliğine yönelik her hangi bir olumsuz maksatla söylemiyorum bunu ) MK toplantısına çıkıp geldi. Şaşırıyorum. Bir bu kalmıştı diye düşünüyorum. Bu arkadaş yeni MK üyesi demek. Bu benim bilgimin dışında bir gelişmeydi. Diğer yandan bu kadar önemli bir oturumda iki MK üyesi arkadaş da yoktu. Kimsenin görünürde bir şikayeti de yok, her şey normal (!) Kemal’ in olanca kibrini üzerinde. Kontrolsüz, kabul edilemez ölçülerde kaba şekilde davranıyor, bana olmadık sözler söyleyebiliyor. İşin tuafı bunu kendinde bir hak olarak da görüyor. Şiddetli tartışma çıkıyor Kemal ile aramızda. Nerden bakarsanız tatsız bir durum. Mehdi mert, tez canlı bir insan, Kemal’ e tepki gösteriyor. Faruk’ un, Kemal ‘in kaba davranışlarını onaylamadığını yüzünden, sadece hareketlenen mimiklerinden okuyorum. Yeni tanıştığımız arkadaş da görebildiğim kadarıyla şaşkın ve üzgün. Kemal’ e ‘’ ortak görüşte değil miydiniz bu güne kadar ‘’ demeye gelen bir soru yöneltiyor yumuşak bir sesle. Kemal yok diyemiyor, susuyor.Yok diyorum ben, başından bu yana görüş farklılıklarımız var ve bunlar sürüyor. Kemal de şaşkınca düzeltiyor, ‘’ doğru görüş farklılığımız var ‘’ gibi bir söz ediyor. Ardından Kemal’ in ağzı kapanmıyor. Mehdi’ nin bu kadar da kabalık, rezalet olmaz anlamına mırıldanıp Kemal’ i ayıpladığını görüyorum. Yenilir – içilir gibi olmayan sözlerine karşı ben de çoktan hak etiği karşı sözleri söylemek durumunda kalıyorum.
Sosyalist kesimler adım başı ‘’ yoldaş ‘’ sözünü kullanır. Bu bir modadır, gelişigüzel söylenir birçok zaman. PKK kesiminden Kürtler de bol keseden ‘’ Heval ‘’ diye seslenir karşıdakine. Yoldaş / heval denilene akrep gibi sokmak da normaldir (!) Karşıdakine ‘’ yoldaş / heval ‘’ demek, bu anlamlı hitap edişler, yaşamım boyunca bana öyle kolay söylenebilir sözler olarak gelmedi. Bu zor ve saygın sözü siyaseten hiç kimseye karşı kullandığımı hatırlamıyorum. Bu parti girişimi bana bu güzel sözleri söyletebilecekti. Onun umudu ve heyecanıyla ordaydım. Umduğum buydu da bulduğum neydi? TKSP’ de yoldaş olmadığımı, olmayacağımı gördüm. Bağlarımız giderek incelmiş, kopma noktasına gelip dayanmıştı. Şu ya da bu biçimde değil, kökten bir kopuş olacaktı. ‘’ Kemal bu kadar fikri sabit, kendini bu kadar dayatıyorsa, bu kadar fevri ve kaba davranışlıysa bu iş yürümez ‘’demiştim kendi kendime. Bu sefer bunu açıkça dışa vuruyor, bu önemli oturumda sesli olarak ifade ediyordum. Söz konusu o toplantıda Kemal’ in yaptıklarına ‘’yok böyle şey olmaz ‘’ filan diyenler oldu mu, olmadı mı, onu orada bulunanlar, sonradan duyabilecekler değerlendirmeli. Kararımı vermiştim, kararımı vurgulu bir şekilde yeniledim. Bu iş benim bakımımdan bitmişti.
Bu gerilimli ortamın sonrasında, bu güne kadar kendisine sevgimin eksilmediği Kekê Ziya ile olan randevuma gitmemek kararı benim için hiç de kolay olmadı. Faruk’ u, samimi / güven veren yüzünü daha henüz ayrılmışken özlemeye başlamıştım. Kendisine haksızlıkların yapıldığı, vicdanı ile halkına bağlı olduğuna inandığım, Diyarbakır cezaevinde sağlam duruşunu bildiğim, bir duruşmada sürüklenerek duruşmaya getirilişini büyük bir acı içinde, ama her seferinde başı dik gördüğüm, kimi görüş günlerinde görüşme kabinlerinin önlerinden geçerken demir parmaklıklar arasından göz göze geldiğimizde, fırsatını bulup hal hatır sorduğumda ‘’ Kuro ez hesinim hesin ‘’ diye seslenen Mehdi Zana’ ın MK’ den ayrılışımdan sonra üzüntüsünü, Kemal’ den hoşnutsuzluğunu ifade ederek ‘’ sen gittikten sonra bu adam çekilmez ‘’ anlamına gelen sözlerine karşılık söyleyecek işe yarar bir söz bulamamıştım.
Derken, yanılmıyorsam 1978 yılının ortaları, ya da sonuna doğruydu. Sözünü ettiğim yeni MK üyesi olmuş arkadaş geldi buldu beni. Beklemediğim bir şeydi bu gelişi. İlgimi, nezaketimi kendisinden esirgemedim, doğal olarak yakınlık gösterdim. Ne ben iyi tanıyordum onu, ne de o beni. İşlerin eskisi gibi olmadığını, şimdi iyi gittiğini, iyi bir yol aldıklarını, bir takım örnekleriyle gidişatları, gelişmeleri anlattı, bilgi verdi, yeniden ilişkilenelim anlamına nabzımı da tutmak istedi. Onu sabırla dinledim. Ben birçok zaman kolay karar veren / kolay karar değiştiren biri değildim, bu da benim çok da önemsediğim bir kişilik özelliğimdi. Kim nasıl değerlendirir onu bilemezdim ama bu olay benim bakımımdan bitmiş, yollarımız ayrılmıştı. Kendisini nezaketle uğurladım.
1980 Faşist darbesi
Diyarbakır işkence evi
1980 askeri darbesi denilince; zulmün katmerlisi, zebanileri özel yetiştirilmiş, insanların anasından emdiğinin burnundan getirildiği Diyarbakır zindanı / işkence evi akla gelir. Kitaplardan okuyup bildiğimiz Haydari kampı, Saygon zindanlarına rahmet okutan Diyarbakır zindanı ve vahşet uygulamaları. Ve o zindanı dışa izdüşümü ile tanımak nasip oldu bana, oraya yıllarca süren görüşmeciliğim oldu. İnsani, onurunu paspas gibi çiğneyen bir zülüm dolaşıyordu ortalıkta. Orada ayaklar altına alınmış hukuku, fedakar ve çaresiz kalmış hukukçuları gördüm. Gidip gelirken avukat bürolarında birçok önemli dava dosyasını okuma, inceleme şansım oldu. Dava dosyalarındaki derin kirlilikleri öğrendim. Cezaevinden bir deri bir kemik çıkan, çıktığına kendisi bile inanamayan insanların bir defa daha buraya düşmemenin çaresini dağa çıkmakta bulduklarını gördüm, fark ettim, hissettim. Görüşmeci olarak kendimce önemli gözlemler edindim, bilmediğim, düşünemediğim birçok şeye şahit olma fırsatım oldu. Olmadık fedakarlıkların, inanılmaz ihanetlerin gözleyeni, göreni, duyanı oldum.
Gücünden, imkanından öteye bir şey yapamamanın çaresizliğini, acısını, kaçınılmaz yalnızlığını yaşadım. İçerdekileri ayakta tutma, onlara destek olma açısından dile kolay, zor günlerdi o günler. Sabahlara kadar çığlıkların yükseldiği, cezaevi çevresinde acı içinde uyuyamayanların, ağzının fermuarlarını sıkıca kapatmış, ancak kendi kendisiyle konuşan, derin düşüncelere dalmış, suskun insanlar şehriydi Diyarbakır. Tarihi ayakta tutan bedenler yekpare hüzün, keder içindeydi. Yüreklerde acı, yasaklı dilimizden hüzünlü sesler, sözcüklerdi tutunduğumuz dal. Uzaklara dalıp giden uykusuz, yorgun gözler. Binlerce yılın çilesiyle yüklü, genç yaşta sararıp solmuş, yaşlanmış kadınlar. Tütünlerini sabırla saran, sigarasını kederle üfleyen yaşlı erkekler. Rızkının peşinde koşan yoksullar. Simitçiler, soğuk su satanlar, bir köşede ekmek arası köfte satanlar, tepside çay gezdirenler, yoksulluğa, kire pasağa bulanmış, toz toprak içinde gezinip duran, yokluktan, acıdan kendilerince oyun üreten boy boy çocuklar, çocuklar…
Gerçek yaşam masallardan farklıdır. İnsan insandır, cesaretiyle ve korkusuyla insandır. Cesaret ve korku iç içedir, kolayca birbirini terk etmez, beraber yaşar insanın inişli çıkışlı dünyasında. Ne korkusuz kahraman vardır, ne de silme korkuya bulaşmış ödlekler. Diyarbakır cezaevinde can pazarı kurulmuştur. İnsandan insana değişse de, korkunun aşıldığı bir eşik de vardır. Diyarbakır’da yakasını zulme kaptıranlar, korkarak, ezilerek cesaretlenmiş, öyle yürümüştür korkunun üzerine. Olmadık cesaretlerle, olmadık direnişler gerçekleşmiş, büyük kayıplar verilmiştir. Özetle oradaki tüm korkular çaresizlikler de, tüm karşı koyuşlar / direnişler, yiğitlikler de biz Kürtlere aittir. Bu böyle bilinmeli. Orada yazılan tarih, iyisi kötüsüyle biz Kürtlere aittir; oradaki can pazarı, utanılası itirafçılık, korkular, çaresizlikler, cesaretler, şaşırtan direnişler vardır. Hepsi de bizim artı ve eksilerimizdir. Bu böyle algılanmalıdır. Şu şöyle oldu bu böyle oldu gibi kaba övünmeler suçlamalar insanımızın, halkımızın ufkunu daraltır, gelecek beklentisini yaralar. Bu yaşanılan çaresizlikler de, bu hak edilen onur da bir bütün Kürtlere aittir, Kürtlerin tarihine yazılmıştır.
Bu ara bir gerçeğin altını çizmem lazım. Diyarbakır zindanında zebanilerin kan ve kin kokan ağızlarına atılmış, orada kişiliksizleştirilme değirmeninde öğütülen, orada canlarını yitiren, sakat kalan, dışarıya çıkıp yarım yamalak bir yaşam süren herkese büyük değer vermek, bir yerlerinden tutup çekiştirmekten sakınmak gerekiyor. İyi bilinmeli ki orası caka yapılacak, ucuz kahramanlık yapılacak bir yer değildi. Orası dört dörtlük bir cehennemdi. Bu çerçevede Kemal’ in yazdıkları nedeniyle haddini aştığını, gaf yaptığını kendisi de görüyor olmalıdır. Bunu görememişse günün birinde anlar umudundayım. Mehdi’ nin ki, cezaevindeki tavrı birçokları gibi tam bir cesur insan, dirençli insan tutumudur. Orada kader birliği içinde olan her kesimden insanlar bunun böyle olduğunu söylüyor. Kemal’ in bunda da başka niyet araması onu gülünç duruma düşürmekten başka işe yaramaz. Bilinmeli ki; bu atılan zehirli ok hedefini asla bulmaz.
Kürt aile yaşamının sadakati, doğal fedakarlığı vardı da öyle ayakta kalabildi içerdeki tutsaklar. Kürt örf ve adetinin binlerce yıllık saygın ölçüleri, değerleriydi yaşamı ayakta tutan. Yoksa sanıldığı gibi partiler, örgütler değildi. Ah o eli öpülesi analar, eşler, bacılar.. Her seferinde yüzlerce kilometre ötelerden görüşe gelen, orada üç beş Kürtçe laf etme imkanı olmayan çaresiz, yoksul aileler. Boğazından lokma geçmeyen fedakarlığın, direncin kabesi kederli Kürt kadınları… Zamanın durduğu, geçmek bilmediği zorlu günlerdi, yıllardı... Ekilen mahsulden geriye ne kalmış, ne kadarını sel alıp götürmüş diye gelinip görülen, umudun zayıfladığı, arananın kolayca yerinde bulunamadığı hasat günleriydi. Birçok anne, baba, bacı, kardeş, eş, çocuk elleri dilleri bağlı yaralı tutsaklar için kol kanat oldular, onlar için içten sıcak bir nefes oldular. Onları nice olumsuzluklara rağmen yalnız bırakmadılar. Ve yakınlıklarına tutunarak soluklandı, yaşadı yok edilmek istenen kimlikler. Geniş günde esip duran, bu gün bile bunu anlamamış gözüken hangi insanlar, örgütler hangi ölçülerde sahip çıktı bol kepçeden ‘’ yoldaş / heval ‘’ dediklerine, elini vicdanına koyarak bunu yeniden düşünmek, adaletle değerlendirmek, öyle konuşmak gerekmiyor mu hala?
Reel Sosyalizmin Akibeti
Sosyalist Geçinen Kürtlerin Ahvali
Sovyetler sosyalizmin kutsal tapınağıydı. Yıkılıp tozla buz olacağı hiç mi kestirilemiyor, bilinmiyordu? Ağabey partinin, boy boy onlarca kardeşini bir köşeye çekip maruzatını, havlu atacağını anlatmadı mı hiç? Koca Sovyetler, sosyalist sistem yıkılır, tuzla buz olurken, Allah için bir ağlayanı / sızlayanı da olmadı. Ezilenlerin, mazlumun haline ağlayacak, ona destek, moral verecek, öyle sunulan sosyalizm yoktu artık. Doğrusunu isterseniz, Kürtler onlarca yıl Sovyetler’ den, sosyalist dünyadan bir ‘’ bet bereket ‘’ görmedi. Soğuk savaş ikliminde iki sistem arasında çıkar dengesine kurban edilmişti Kürtler. Olan olmuş, bir devir kapanmıştı. Kürt varlığı yeniden artık kapitalizm çerçevesinde çözüm arayacaktı. Yakın zamana kadar ünlü Sovyet liderlerinin heybetli duruşlarından keramet beklemişti sıkı sosyalistler. Ne bilelim biz fukara bir ulusun sosyalistleri, ne bilelim ki; namı büyük, cüssesi büyük Sovyetlerinin içinin boş olduğunu!...Ne bilelim ki; pire söz kondurmayan kelle – kulağı yerinde komünistlerin bile günün birinde ‘’ ben hiç komünist olmadım ki ‘’ diyebileceğini. Bize gelince, aklımızdan ziyade imanımızla bağlanmıştık sosyalizme, bismillah çekip, komünist imama uymuştuk; ‘’ Allahuekber ‘’ demiş ellerimizi önümüzde bağlamıştık(!) Ve evvel Allah ölmek var, dönmek yoktu.
Dünyanın bir kutbu çökünce, dengeler sarsıldı, işler değişti. Ama ezberler hala bozulmadı, zihni tembellik değişmedi maşallah!...Ortadoğu’ da Kürtlerin üzerine yerleştirilmiş statüko betonu çatladı bir yanından. Kapitalizm şartlarında güneyde bir Kürt devletleşmesi yaşanıyor. Eskisi gibi değil artık, bütün parçalarda Kürt coğrafyası önemli farklılıklar da gösterse, eş zamanlı bir hareketlilik, özgürlük arayışı içinde. Herkesin ölüsüne ağlayan bir sosyalizm yok, herkes kendi ölüsüne ağlayacak bundan öteye. Kürtler hep başkaları için ağlamış, dizini dövmüş, kendi ölüsüne ağlamayı bir yana koymuş bir halk. Bir devir böyle gelip geçti. Bir başka sayfa açıldı insanlığın önüne. Bu saatten sonra mazlum ve fukara Kürt’ün üzerinde yüksek ideoloji mağazasından alınmış elbise oldukça komik duruyor. Kürtler kendi elbiselerini kendi emeği / maharetleriyle dikmek, emeğinin ürününü giymekle yüz yüzeler. Fırsatlar, imkanlar bakımından yeni bir durum söz konusu. Her sorun kendi şartları, imkanları, fırsatları çerçevesinde çözülecek.
Emperyalizm / kapitalizm ‘’ kağıttan bir kaplan ‘’ filan değilmiş, söyleyecek sözü varmış meğer, kendisini yeniden üretebiliyormuş, bunu nihayet öğrendik. 500 yıldır bir dünya sistemi olmaya çalışan kapitalizm yeniden küreselleşme hamlesini sürdürüyor. Kapitalizmden sonraki köy nerde, oraya nasıl varılır? Bir bütün dünya yeniden kapitalizm sonrası bir tasavvurun, olabilirliğin peşine ne zaman düşer, yaşam nasıl değişir, onu bu günden bilmek ise elbette mümkün değil. Dünyayı kurtarmada Kürtlerin payına düşen belli. Kürtler yakasını zalimlerin elinden kurtarabilir, kaderini bizzat eline alabilirse, insanlık ailesinin eşit bir üyesi olabilirse, kendi payına insanlığın yanında mutasavver sosyalizme de en büyük hizmeti yapmış olacaklar. Büyük insanlık özgür ve eşit bir halk daha kazanmış olmanın onuruna sahip olacak. Dünyanın bir kutbu çökmüş hesaplar temelden değişmiş, yaşama ayak uyduramayanların, zihin tembelliği yaşayanların ise pek omurunda değil. Bu gün artık eski sakızı, aynı tempoyla çiğnemenin anlamı yok.
TKSP / KSP bu gün neyi ifade ediyor? TKSP, yeni adıyla KSP’ nin sürüklendiği kader TKP’ nin yaşadıklarına ne kadar da benziyor. Futbol terimiyle söylersek, kontrpiyede kalmak bunun adı. Yani mültecileşerek iddianın dışına düşmek, kendini oyalayarak çürümeye bırakmak. TKP artık rolünün bittiği kararıyla kendisini fesih etmekle, doğru olanı, kötünün en iyisini yaptı. Bu gün bu daha iyi anlaşıyor. Gorbaçov’ un şahsında SBKP’ nin havluyu atması dehşet bir yenilgiyi kabuldü, ama belki de kaçınılmaz yegane doğruydu. Partiler bilindiği gibi amaç değil, araçtır. İlegalite bir dönem için açık bir zorunluluktan kaynaklanır, her durumda istisnai bir mücadele tarzıdır. Geçicidir, asıl olan bir an önce açık alanda kitlesel siyasal mücadeledir. Bu alanda da Türk sol kültürü Kürtler bakımından kötü örnek oldu. Kendilerini hak sahibi görmesi gereken sosyalistler / komünistler kendilerini suç örgütü gibi görüp algılamaktan bir türlü kurtaramadılar, meşru görmeyi beceremediler. Bir an önce meşruiyet alanına çıkamayan, makul bir sürede kitlelerin açık desteğini alamayan hiçbir ilegal siyaset örgütün çürümeden kurtulabildiği görülmüş değildir.
Bunun en çarpıcı örneği de TKP’ dir. Sıkı bir şekilde ve derinden düşünmek gerekir. Varın gidin doğduğunuz, ya da sizi tanıyabileceklerini umduğunuz bir yere, sizi kaç kişi tanıyabilecek acaba? Yaşam bıraktığınız yerde değil. Toplum kabuk değiştirdi, eski kuşaklarla yeniler arasında köprüler kurulmamışsa ‘’ buyurun bir bardak çayımı için ‘’ diyeniniz olmaz, kara kara düşünür, alınır, susar kalırsınız. Çok gümrah sular aktı köprülerin altından, yaşam değişti. Farklı bir nesil var şimdi karşınızda. Altınızda tutmaya çalıştığınız birkaç avuç yumurtadan civciv çıkmaz. Sizin gizli saklı söylediklerinizi, yapmaya çalıştıklarınızı misliyle açıktan söylenip, yapıyor şimdiki kuşaklar. Daha ötesi, halk kendi davasının sahibi artık. Yazıp çizme de eskisi gibi sınırlı bir gurup insanın tekelinde de değil artık. İleri teknoloji iletişimi hızlandırdı, düşüncelerin, mesajların hedefine kolay yayılmasını sağladı. Gerçekler, değişen yaşam, en yakın dostu olmalı iddia sahibi insanların.
Doğrusunu söylemek gerek, ‘’ Kürdistan sömürgedir ‘’ tespiti zaman içinde tam da PKK’ ye yaradı, onun açısından bir tutarlılık ifadesi oldu. PKK’liler gerçekten bu belirlemelerin gereği olan araçlara, kadrolara sahiplerdi. Amaçladıkları şeyleri yaptılar, o yolda irade koyup, yürüdüler. O güne kadar olmamış bir radikalizmi bununla örtüşen kadrolarla sürdürdüler. Bu belirlemenin gereğine uygun insan unsuruyla, kaybedecek bir şeyi olmayan kesimlerle çalıştılar, iddialarıyla uyumlu bir örgütlenmeye, o örgütlenmeye uygun mücadele yöntemlerine yöneldiler. Bir realiteyi belirlemek çerçevesinde söylüyorum bunları. Her şey onların istekleri, tercihleriyle gelişmedi elbette. Kürt halkı üzerinde yürütülen zülüm, zorbalık olmasaydı, PKK böyle gelişebilir miydi, bana göre bu asla mümkün değildi. 12 Eylül askeri darbesi toplumu ezmeye, Kürt halkını ise teslim almaya, insanlığından etmeye, yok etmeye kalktı. Kürt halkının varlığı üzerine basarak yürüdü faşizm. Diyarbakır 5 nolu ceza evi zulmün kalesi oldu. 12 Eylül Kürt halk mücadelesini karşı şiddete mecbur etti, bu da PKK’ nin elini daha da güçlendirdi. Zorbalık yalnızca PKK’ ye değil, tüm Kürt örgütlerine karşı şiddetin, dağın yolunu göstermişti. Ne var ki; herkesin terazisi bu sikleti çekmeye uygun değildi. Birçoğuna önce komşu ülkelere sığınma, orada taban ve yer edinme, bu mümkün olmayınca da der demez Avrupa’ nın yolu görünmüştü.
Zeki Atsız, Urfan Alpaslan ve arkadaşları ile ilgili olay, ucuz suçlamalarla geçiştirecek bir hadise değildir. Onlar, fedakar, birçok benzerleri gibi halkımızın hayırla, rahmetle andığı değerli dava insanlarıdır. Yaşayanlara haksızlık yapmak mümkünse de, ebediyen susanlara saygısızlık yapmak toplum katında kabul görmez. Hayatta olmayanların cevap hakkı yoktur çünkü. TKSP’ de Zeki Atsız, Urfan Alpaslan olayı ‘’ maceracılıktı / lumpenlikti ‘’ filan diye karalanarak geçiştirilecek bir olay olarak görülemez. Herkes aklını başına devşirmeli, düzeyli olmalı, öyle konuşmalıdır. Onun doğru analize, gerçeklerle bağdaşan bir değerlendirmeye ihtiyacı vardır. 1980 darbesinin koşullarının oluşturulduğu, Kürt halkının üzerine şiddet yöntemleri ile gidildiği bir dönemdir. Yaratılan gerilim, uygulamaya sokulan karanlık şiddet, her örgütün kadro tabanını radikalleştirmeye, silahlanmaya, silahla korunmaya itmektedir. Ha bakın şiddete karşılık vermemek, kaçıp kurtulmak da bir siyasal tercih, onun karşısında durup mukabele etmek de. Siz şiddete ‘’ karşı koymanın zamanı değil ‘’ demiş, çok da ‘’ ustaca ‘’ davranmışsınız (!) Zeki Adsız, Urfan Alpaslan ve arkadaşları ise bilindiği kadarıyla karşı bir görüşü ve tutum içinde olmuş, iddialarının gereği için kendilerince çaba içine girmişler. Mesele bu değil mi? Bırakın, gerisini özgürlüğü için ağır faturalar ödeyen, feleğin çemberinden geçmiş Kürt halkı değerlendirsin. Hükmü o versin.
35 yıl önce yola çıkan TKSP, 5 yıl sonra ülkeyi terk etmişti. Başka Kürt örgütlerinde olduğu gibi Ortadoğu’ da tutunma imkanı aramış ve fakat bunu yaratamamış, Avrupa’ nın değişik ülkelerine sığınmış, ülkeyle işe yarar bağlarını sürdürememiş, zamanla oralarda kalıp ağır iç sorunlarla karşılaşmış. Kemal’in yazdıklarının satır aralarında anlayabildiğim gerçek bu. Mülteci durumuna düşmüşlerin dedikleri ile yaptıkları arasındaki mesafe de gittikçe açılınca işler umulduğu gibi yürümemiş. Gönüller razı olmasa da, sanıyorum sürüklenip gelinen nokta bu. Bu kadar zamandan sonra şimdi kim ne istiyor? Daha büyük şeyler istemek bir yana, ülkeye gelmeleri için ciddi engeller olmamasına, açık siyaset yoluyla federasyon istiyorum demenin mümkün olduğu bir ortamda mülteci kalıp diğer yandan boyundan büyük konuşmanın anlamı ne? Yazılıp çizilerek, benim dediklerim dosdoğru şeyler, ta ne zamandır da söyleyip duruyorum, düşün arkama gelin demekle iş biter mi sanılıyor? Bu algılayış insanı gülünç duruma düşürmez mi? Bilindiği kadarıyla siyasete işsizlik başka bir işsizliğe benzemez, o çok büyük bir tehlikedir. Değirmen taşı buğday öğütmese, boşa döner durursa, olup olacağı şey belli, taşlar birbirlerini yer - tüketir. Ne yazık ki; siyaset zeminini terkedip, hem de siyaset mücadelesi iddiası taşımak mümkün değildir.
Zamanla mültecileşen, düşüncelerini, inançlarını yiye tükete yürüyenler bu gün bu çöküntüyü görmezlikten gelebiliyorlar, çaresizlikte ısrar edebiliyorlar. Gidişin iyi olduğunu söyleyen, küçük kişisel hesapların peşine düşmüş yıkama yağlamacılar da her devirde ve her zeminde olur. Onlar şeyhleri gaza getirmede uzmanlaşmış kimselerdir. Dostlara gelince, onlar ‘’ kalubeladan ‘’ bu yana her zaman için acı söyler. Bu gidişat iyi değil, buna doğru demek insafla bağdaşmaz der gerçekler, dost insanlar da aynen bunu söyler. Şu geçen 30 – 35 yıllık süreçte yeterli bir deneyimdir. Sosyalist demeyle sosyalist olmaz insan. Sosyalistlik bir tarikat değil. Gerçekleri olduğu yerde görmek, iradeyi ona uygun şekilde kullanmayla olur mücadele. Kemal’ in kusuru birse, yaltaklananların ki onlarcadır. Kemal’ in iyi olan yanını değil, zayıf olan / alçakgönüllü görüntü altında kibirli, insan çekiştiren yanını benimseyip onun tutum ve davranışını ahlak edinenler, giderek kendisini beğenmiş bir takım ikinci – üçüncü el müritler haline geldiler. Bol keseden ahkam kesenler, kirlilik yaratanlar, ‘’ ben ha ben ‘’ deyip gözü başka bir şey görmeyenlere ne demeli? Güzel şeyleri ben, gerisini ise işte onlar yaptı diyenler, ‘’ Kizir oğlu Mustafa bey ‘’ olup atlarını bilinmez bir hedefe doludizgin koşturanlar türedi. Kemal’ e özenenler, mangalda kül bırakmayan türünden anı yazanlar, ben çok önemli biriyim diyebilmek için en yakınlarına bile kara çalmaktan çekinmeyen, aklını yerli yerinde kullanamayıp baltayı bizzat kendi ayağına vuranlar, bir çuval inciri berbat edenler de olmadı değil.
Sonuç olarak;
Kürt halkı olarak, Türkiye koşullarında yanlışı doğrusuyla yarım asırlık bir deneyim sahibiyiz. Halkımız inkar edilen varlığını kanıtladı bu zorlu süreçte. Şimdi ufkunu geniş tutma, kendini gözden geçirme, niteliksel bir gelişme kaydedebilmek için mücadeleyi bütünlüğü içinde görüp değerlendirme, kısacası özeleştiri zamanı. Kürt çözümü yakın ve kolay görünmüyor. Kürt çözümü kolay bir çözüm değil. Bu iş kolay ittifak hesaplarıyla olacak bir iş değil. Çözüm yolunda ilerlemek, her şeyden önce Kürt halkının kendi potansiyellerini açığa çıkarıp kullanabilme, kendisi gücünü geliştirme, yetkinleştirmekle mümkündür. Yani çözüm, büyük ölçülerde bir nitelik arttırma sorunu olarak gözükmektedir. Kürt halk mücadelesi hatırı sayılır bir yarım yüz yıl yaşadı, olgunlaştı, çözüm yolunda önemli bir merhaleye ulaştı. Türkiye koşullarında halkımızın özgürlük arayışlarında sola açılan siyasetin imkanları değerlendirilip yaşandı. Bizler, sol, sosyalist olurken kendi gerçekliğimizin, toplumsal dokumuzun, sosyolojimizin gerekleri üzerinden değil, taklitçi bir sol / sosyalist model izlemişiz. Bunun sonucunda köklerimizden uzaklaşma, kendine yabancılaşmayı yaşadık. Kimlik, dil, kültür değerlerimizi hangi boyutlarda ihmal ettiğimizin yarattığı ağır sonuçlarını bu gün daha derinden yaşıyor, fark ediyoruz. Güzel dilimizin eğitim dili olması, kamusal yaşamın tüm alanlarında kullanılabilmesi, öncelikli ve vazgeçilmez bir hak olarak önümüzde durmaktadır.
Eskisinden farklı olarak şimdi her bir parça Kürt coğrafyası, bu gün eş zamanlı bir uyanış, silkiniş, arayış içinde. Geçmişte parçalar, o parçalardaki örgütler, enerjileri bir birlerine karşı kolayca kullanılabiliniyor, Kürtler açıkça birbirlerine kırdırılabiliniyordu. Bunlar önemli ölçülerde aşıldı. Kürtler olarak bir olgunluk aşamasındayız. Şimdiyse dünyada, bölgede yeni bir sayfa açılıyor. Bu iç çatışmalar, bu kanlı kardeş kavgaları artık gerilerde kalıyor. Kürt mücadelesi bütünüyle daha iyi bir yerde bu gün, birlik ihtiyacı bizzat halka mal olmuş, halksa kardeş gerginliği, kavgası istemiyor. Diğer yandan Kürt halkı Ortadoğu koşullarında özgürlük imkanı kolay olmayan bir halk olduğunu iyice fark ediyor. Yine görüyor ki; Ortadoğu’ ya demokrasi, insanca bir yaşam gelecekse, Kürt çözümü bunun başlıca dinamiği olacaktır. Kürt halk mücadelesinin sol ve sosyalist geçinenlerce hala bir ‘’ ihtiyat kuvveti ‘’ olarak görülüp değerlendirilmesi gerçeği görmemek, değişimin başlıca belirleyici gücünü gözden saklamaya çalışmaktır. Halkımızın, kendisini ilelebet köle gibi görmek isteyenleri, ikinci sınıf insan, ikinci sınıf vatandaş olarak tutmak isteyenleri artık iyice tanıdığını biliyoruz.
Kürt davası oldukça kapsamlı, dünyanın etkin güçlerini yakından ilgilendiren uluslar arası bir dava durumunda. Kürtler Ortadoğu’ da gelişebilecek her ileri demokratik adımda önemli bir aktör. Sorun artık bilinir, duyulur hale gelmiş. Çözümse yakın değil, ciddi bir nitelik sıçraması, Kürt halkının özgürlüğü hak edebilecek duruma gelmesini gerektiriyor. Bu da eski dar düşüncelerle olmaz, her alanda niteliği yükseltmeyi, büyük düşünüp, büyük davranmayı zorunlu kılıyor. Bu son 50 yıllık birikim, zengin bir laboratuar niteliğinde. Şu bu örgüt / parti meselesine takılıp kalmak, ufku dar tutmak artık gerilerde kalıyor. Bu büyük mücadele bütünüyle bizim, bütün mücadele araçları iyisi kötüsüyle bizim, bu olup bitenler eğrisi / doğrusuyla bizim, yaşananlar halkımızı tarihi.. Bunu böyle görmek, böyle algılamak gerekir. Yerel kalmanın, bağnazlık yapmanın zamanı çoktan geçti. Şimdi ufku geniş tutmanın, büyük düşünmenin, mücadelenin bir ucundan tutup eksik olanı halka vermenin, mücadeledeki kaliteyi yükseltmenin zamanı. Her zamandan çok direk halkı, kimliğimizi, dilimizi, kültürümüz sahiplenmenin, her şeyde olduğu gibi siyaset dünyamızda eskiyi tekrar etmemenin, kendimizi yenilemenin zamanı.
Değerli okuyucu!...Benim görüp yaşadığım, objektif kalmaya çalışarak bu konuda yazabileceğim şeyler şimdilik bunlar. Biliyor ve inanıyorum ki kusursuz yanlışsız insan olmaz. Örgütler için de bu öyle. Partiler, yaşamı kucaklayan her örgüt sadece birer araçtır. Onlar da doğar, büyür ve ölürler. O örgütler / partiler ki; evlenmeyip bekar kalanları var. Soyunu sürdürebilenler var, sürdüremeyenler var. Hiçbir örgüt yoktur ki kusursuz ve ebedi olsun. Değişerek, yeni kuşaklarla buluşarak soyunu sürdürmek mümkündür. İnsanlar da, örgütler de yanlış yapar. Statik olanın, iş yapmayanın yanlışı da olmaz. Mesele değişimi görmek, gerçekçi olmak, yaşama adapte olmak, dürüst ve alçak gönüllü olmayı bilmektir. Kusursuzluk ise ancak tanrıya mahsustur. Hatalarımıza gelince, mutlaka hatalarımız vardır ve olmuştur; dileyelim ki her durumda emeğinin altından kalkamadığımız, kendisine her durumda borçlu kaldığımız mazlum halkımız, umudunu koruyan / başlarını dik tutan dava insanları, mücadeleci genç kuşaklar, sevgili okuyucular bu görünür – görünmez hatalarımızı bağışlasınlar.
Ne yazıktır ki halklar, ille de hak – hukuk mücadelesinde yaya kalmış / yorgun düşmüş halklar senyörsüz, kahramansız yürüyemiyor. Bu, yoksul, örgütsüz, donanımsız halkların ortak gerçeğidir. Bu bizim belki de kolayca aşamayacağımız kaderimizdir. Ortadoğu’ da halklar umutlarını, ihtiyaçları olan kahramanlarını beğenelim, beğenmeyelim, bizzat kendi elleriyle yaratmışlardır. Eğitimsiz, yoksul kitlelerin kabul edebilecekleri sembollere ihtiyaçları kaçınılmazdır. Her kahraman ise, o halk için ciddi bir rizk faktörüdür aynı zamanda. Kürt mücadele tarihide bu konuda sayısız örnekler vardır. Halk dediğimiz milyonlardır, onlar satın alınamaz, onlar bütünüyle susturamazsınız. Ama bireyler kahraman bile olsalar onlar şu ya da bu şekilde satın alınabilirler, susturulabilirler, yok edilebilirler. Asıl tehlikeli olanlar, önder durumunda olanlardan çok, maddi - manevi olarak onlardan nasiplenen müritlerdir. Az çok mürekkep yalamış insanların kendince birilerinin arkasına takılıp gitmeleri, kraldan çok kralcı kesilmelerine ne demeli? Özgürlük, eşitlik adalet mücadelesinde önde yer tutmak durumunda olan aydın ve genç kuşak insanların, bilgili ve öz güven sahibi olmaları, putperestliğe meydan vermemeleri beklenilir.
Her insan fanidir. İnsanlık, halklar, toplumsal davalar ise bakidir. Bu arada genç insanlara bir çift sözümüz olacak. Her şey, her olay / olgu içinde bulunduğu zaman ve mekan çerçevesinde değerlendirilmelidir. Doğrular karşıtları olmaksızın doğru olma şansına sahip olamazlar. Yaşam değiştikçe gerçekliklerde, onlara dair bilgiler de değişir. Mutlak bilgi, değişmez bilgi yoktur. Siyaset de kara düzen değil, kuşkusuz bilgi ile yürütülür. Ama siyaset aynı zamanda genel doğruları söyleyip yazmakla olmayan, gerçekleşebilirlik üzerinden yürütülen, sonuç almayı hedefleyen bir mücadelenin adıdır. Genel geçer doğruların tekrarı ile siyaset gemisi yol alamaz. Siyaset denizi her daim fırtınalı olur, gelişme krizleri yönetebilme becerisiyle gerçekleşebilir. Bu özellikle de Ortadoğu koşullarında kaçınılmaz bir gerçekliktir. Sade insan günü birlik yaşam mücadelesine karşı oldukça duyarlıdır. O elit siyasetlerin, özellikle ideolojik değerlerin uzağındadır. Maddi, manevi yaşamında, baskı altında tutulan kimlik değerlerinde bir düzelme, gelişme bekler sizden. Onlar günlük, kısa vadeli sorunlarının çözümü peşinde yana yakıla koşan insanlardır. Gerçekleşebilir hedeflere sıcak bakarlar. Siyasal mücadelede genel geçer doğru söyleyenleri alkışlar, ama gerçekleşebilir, kabul edilebilir görmezse durumunuzu, size ne oyunu verir ne de desteğini.
Sevgili gençlere bir sözüm var. Sen - ben çekişmelerine asla alet olmayın. Olgular, olay ve süreçler üzerinden düşünüp davranın. Kendinize tapınmaya heveslenmeyin, ne de başkasına tapınmaya kalkmayın. Gençler yanı başlarında akan küçük dereciklerin her şey olduğunu düşünmesinler; tüm suların özgürlük, eşitlik ve adalet denizine aktığını, değişik kanallardan akan bir bütün mücadelenin kendi geçmişleri, kendi bu günleri ve kendi gelecekleri olduğunun bilincinde olsunlar. Ve genç mücadeleci kuşaklar yaşça büyüklerini, biz öncekileri asla taklit etmeye kalkmasınlar; sadece iyi gördükleri yanlarımızı sahiplensin, hatalarımızı görsün, yanlış gördüklerini kırıp dökmeden yüksek sesle ve çekinmeden ifade etsinler. En güvenecekleri şeyin, en büyük dostlarının gerçeğin bizzat kendisi olduğunu unutmasınlar. Sadece gerçeklerin sesine kulak versinler.
Gerçekler en yakın dostudur insanın, çıtası yüksek bir ütopya ise çekicidir, insanları moralli, mücadeleci kılar. Sonuç olarak söyleyeceğim şu ki; gençler, yaygın bir şekilde bilinen, çok da yol gösterici ve öğretici olan o anlamlı ifadeyle ‘’ imkansızı isteyip, gerçekçi olsunlar.’’
SON


