Gayriresmi Tarih 12
Baran / Sahin`in idam edilmesi akademi yapısında Cemal'in durumunu da gündemleştirmişti. Öyle ya Akademi uygulamaları sadece Şahin`e bağlı gelişmemişti. Bu sürecin bir diğer sorumlusu da Cemal idi. Dolayısı ile yapı haklı olarak Cemal’in durumunu gündemleştirmişti. Ancak Öcalan Cemal’i kaybetmeyi göze alamıyordu. Bunun için bir formül bulmalıydı ve bunu bulmakta da gecikmedi.
Cemal o güne kadar olmayan mide rahatsızlığından dolayı Avrupa’ya gönderildi. Kısacası oldubittiye getirilerek Cemal o an için soruşturmadan kurtarıldı. Öcalan’ın ‘’Tedavi sonrası soruşturmasını bizzat ben yürüteceğim ‘’demesi ise bizlere hiç inandırıcı gelmemişti. Ancak yapacak fazla bir şeyimizde kalmamıştı. Cemal çoktan Avrupa’ya uçmuştu bile.
Öcalan akademide yaşananlardan habersizmiş gibi bir tutum sergilemeye başlamıştı. Sanki kendisi ile yürüttüğümüz tartışmalar hiç yaşanmamıştı. Bizleri ikna etmek için döktüğü dil ve tehditleri unutmuşa benziyordu. ‘’Benim faaliyet alanında bana rağmen’’ tarzında bir tutum sergilemeye başlamıştı. Ona göre gelişmeler ondan habersiz kişilerin bireysel uygulamalarıydı.
Rol yapıyordu. Kendisi bizler nezdinde inandırıcı olmadığını biliyordu. Ancak o bizlere değil genele bir mesaj veriyordu. Çünkü halka ve genele yansıyacak sadece onun dedikleri olacaktı. Öcalan açısında önemli olan da buydu. Ve bunda başarılıydı. Zaten PKK tarihini o güne kadar öyle yansıtmıştı.
Öcalan’ın o güne kadar sıradan bir insana verdiği değeri dahi göstermediği Hamza, yeni anlatımlarla devrimin kilometre taşlarından biri oldu. Konumu bizzat Öcalan’ın anlatımları ile efsaneleştirildi.
Hamza sıradan bir kadroydu. Örgütsel yapı içinde hiç bir önemli görev almamıştı. Suriye de kısmi bir kitle faaliyeti ve sağa sola gönderilmenin dışında yürüttüğü bir çalışma olmamıştı. Tek ayrıcalığı uzun zamandan beri Öcalan’ın evinde kalıyor olması idi. Bir nevi Öcalan’ın emir eri gibiydi. Ülke pratiğine zaten gönderilmemişti.
Öcalan’ın Hamza` yi sahiplenmesi Hamza ya duyduğu saygıdan değildi. O bu olaydan hareketle kendisi ile ilintilendirilen ve büyük tahribatlara yol açan pratiklerin sorumluluklarından kurtulmaya çalışıyordu. Günah keçileri zaten belirlenmişti. Cemal(Halil Kaya), Hogır (Cemil ışıl), Zeki (Şemdin Sakık) Metin (Şahin Baliç) çeşitli dönem pratiklerinin günah keçileri idi.
Dörtlü çete teorisi bu dönem ortaya atıldı. Artık tüm konuşmalarının içeriği Şemo, Hogır , Metin ve kör Cemal idi. Bizlerin daha önce çetecilik olarak değerlendirdiğimiz ve eleştirdiğimiz pratikler, bu insanlar şahsında tekrar masaya yatırılmıştı. Oysa bu insanların hepsi onun kontenjanından yükselmiş, onun önlerine koyduğu pratikleri sergilemişlerdi. Pratikleri ondan bağımsız gelişmemişti. Kullanılmışlardı. Öcalan şimdi bu yükten kurtuluyordu.
Durumun farkındaydık. Öcalan’a inanmıyorduk. Ancak o aşamada yapabileceğimiz fazla bir şey yoktu. Öcalan kendisini iyi örgütlemişti. En azından durumu kadrolara aktarana kadar temkinli hareket etmemiz gerekiyordu.
Öcalan bir ay boyunca Hamza olayını işledi. Üçüncü kongre ile o güne kadar olan zaman sürecindeki suç pratiklerinin sorumluluğundan aklanmaya çalışıyordu. ‘’Kendisi hep doğruydu. Yol göstermişti. Ancak dörtlü çete bilinçli olarak kendisini tersinden uygulamış ve boşa çıkarmıştı. Kadro yapısı da uyanık davranmamış bu yapının oyununa gelmişti. Gelişen tüm köy katliamları, İç infazlar, Kitlelere karşı izlenen sekter tutumlar, köy boşaltmalar, savaştaki tıkanma hep bu yapıdan kaynaklanmıştı.’’
Verdiği talimatları unutmuştu. Lanetlediği insanlara yönelik yaptığı övgüleri unutmuştu. Onların kendisinin özel kontenjanından yükseldikleri ve koruması altında oldukları günleri unutmuştu. Bunlarla birlikte geliştirdiği planlamaları unutmuştu. Sanki bunlar hiç yaşanmamıştı.
Konuşmalar bıktırıcı tekrarlarla devam ediyordu.
Artık yeterli olduğuna kanaat getirmiş olacak ki ‘’konuşmalar yazıya dökülüp düzenlenerek kitap haline dönüştürülsün’’ diyerek ‘’Konferans hazırlıklarına başlayabilirsiniz’’ talimatı ile akademiden ayrıldı. Söyleyeceklerini söylemişti. Kitlelere vermesi gereken mesajı vermişti.
O aşamada Öcalan’ın söylediklerinin doğru olmadığını bile bile sineye çekmekten başka bir şey yapamamanın sıkıntısı ile baş başa kaldık. Konferansa odaklanmıştık.
Büyük sorunlarımız vardı. Yönetim bünyesinde yürüttüğümüz tartışmalarla vardığımız sonuçları en azında konferansta kararlara yansıtmaya çalışıyorduk.
Çözüm bekleyen sorunlar vardı. Her şeyden önce savaş Botan da tıkanmıştı. Ağırlıklı bu alan ile sınırlı kalan savaş bizleri alabildiğine zorluyordu. Düşmanın tüm yönelimleri de bu alan üzerine gelişiyor ve Botan da sonuç almaya çalışıyordu. Alan kitlesi iki güç arasında alabildiğine zorlanmış, boğulmanın eşiğine gelmişti. Yeni nefes kanalları gerekiyordu. Kitleler bu yükü mevcut durumu ile daha fazla kaldıramazdı. Bu bizler açısından da geçerliydi. Tıkanıklığı aşmanın tek yolu değişik eyaletlerinde Botan’laştırılmasına bağlıydı. Bu Savaşta yaşadığımız tıkanıklığı giderebilir, soluklanmamıza ortam yaratarak yeni atılımlara zemin yaratabilirdi.
Şiarımız yeni Botan’lar yaratmaktı. Bunun geliştirilmesine bağlı olarak adım adım savaş, Türkiye’ye taşırılmalıydı. Buna uygun ittifaklar geliştirilebilir, gerekli destek sunulabilirdi.
Metropoller önemliydi. Savaşın acılarını yaşamayan bir halk çözümü dayatamazdı. Ve biz bunun bilincinde idik.
Güçler katılımlarla nicelik olarak büyümüş ama buna uygun niteliksel dönüşüm sağlanamamıştı. Önemli bir kadro sorunumuz vardı. Üçüncü kongre sonrası bir kıyım politikası gündemleştirilmişti. Yaşanan köylü aydın tartışması gelişmeye aday kadroların ağırlıklı bölümünü budamıştı. Aydın yapılanmaya karşı bilinçli bir dıştalama sürmüştü. Köylülük geçer akçe olmuştu. Bilinç düzeyi önemli oranda düşmüştü.Bu ciddi bir sorundu.
Geliştirilen gerilla savaşının yarattığı güven ortamında Kürdistan’da her an patlamaya aday bir halk gerçekliğimiz vardı. Bu serhıldanların habercisiydi. Ancak bizlerin parti olarak kitle örgütlülüğümüz özellikle şehir merkezlerinde çok zayıftı. Serhıldanlara öncülük yapabilecek durumda değildik. Bu serhıldanların kendiliğinden ve örgütsüz gelişimine yol açacağından düşmanın her türlü provokasyonuna açık kapı bırakıyordu. Kısacası bir örgütlenme sorunumuz vardı.
Her şeyden önemlisi de kurumları ile oturtularak işlerliği sağlanan bir parti örgütlülüğümüz yoktu. Bu Öcalan tarafından bilinçli olarak engellenmişti. Merkez bir yazboz tahtasına dönüştürülmüş, işlerliğini yitirmişti. Parti özünden boşaltılarak bir tarikata dönüştürülmüştü. Partinin mücadelenin stratejik önderliği olarak yeniden inşa görevi vardı.
Zora dayalı politikaların yarattığı tahribatlar, bilince çıkarılarak özellikle askerlik yasası zorunlu vergi sistemi kitle ve aşiret otoritelerine karşı tutum vb. konularda yaşanan sekter yaklaşımlar aşılmalıydı.
Yanlış yönelimler sonucu giderek yaygınlaşan çeteciliğe karşı daha aklıselim politikalar gerekiyordu. Dönem ulusal uzlaşma dönemiydi ve yeni açılımlarla bu sağlanmalıydı.
Yönetim bünyesinde yukarda ana hatları ile ortaya konulan sorunlar üzerine geliştirilen tartışmalar, diğer kadrolara da yansıtılarak derinleştirildi. Aslında bu bir noktada dördüncü kongrenin hazırlığıydı.
Çalışmalar belli bir aşamaya geldikten sonra Öcalan’ın akademiye gelişi ile ikinci ulusal konferans başladı.
Biz konferansta ana hatları ile yukarda sıralamaya çalıştığım konular üzerine gelişecek tartışmalar ile önümüzdeki sürece ilişkin kararlar geliştirmeyi beklerken Öcalan bir ay boyunca yaptığı konuşmaların özetini politik rapor adı altında konferansa sundu. Dörtlü çete ve feodal komplocu pratiklere ilaveten birde cezaevi kaynaklı düşmanın liberalleştirme politikalarına atıfta bulunuyordu. Öcalan’a göre ‘’kısmi açılımlarla PKK program hedeflerinden uzaklaştırılarak özünden boşaltılmaya çalışılıyordu. Düşman cezaevi kadroları üzerinde etkili olmuş ve bunlar aracılığı ile partiyi liberalleştirmeye çalışıyordu. Gelişen kısmi aflar bu politikanın ürünüydü. Böylece cezaevi kadrolarının önü acılıyordu.’’ Konuşmasında alttan alta cezaevi kadrolarına karşı duyduğu kuşku endişe ve öfke kendisini dışa vuruyordu. Yapıda cezaevi kadrolarına karşı bir önyargı geliştirmeye çalışıyordu.
Öcalan’ın amacı belliydi. O güne kadar uygulamaları ile dışarıdaki yapıyı önemli oranda sindirmişti. Kişilik çözümlemeleri adı altında geliştirdiği politikalar ile aslında kişiliksizliği dayatmıştı. Bunda başarılıydı. Üst düzey kadroların ağırlıklı bölümü itaat ettirilmişti. Ancak cezaevi kadroları hala Öcalan’ın tezgâhından geçmemişlerdi. Kısmen bağımsız kişiliklerini koruyabilmişlerdi. Direnmiş ve haklı olarak kitleler üzerinde bir saygınlık kazanmışlardı. Çoğu PKK hareketinin ilk kadrolarındandı ve belli bir birikime sahiplerdi. Olayları olguları değerlendirebilecek kapasiteye sahiplerdi. Öcalan’ın korkusu buydu. Öcalan bunları kendisi açısında potansiyel bir tehdit olarak görüyor ve bundan kurtulmanın zeminini yaratmaya çalışıyordu. Liberalleştirme aslında bir kılıftı.
Öcalan’a göre T.C. bu politikanın sonucu olarak PKK dışındaki oluşumları da harekete geçirmişti. Zeki Okcuoğlu ve benzerlerinin Kürtçe dergi söylemleri, Şerafettin Elçi’lerin legal parti kurma çabaları bu politikanın ürünleri olarak değerlendiriliyordu. Kısacası PKK dışında Kürtlük adına yapılan her şey düşmanın liberalleştirme politikasının hayata geçirilme çabalarıydı ve tasfiye edilmeliydi. Bu yaklaşım ile dışımızdaki siyasal yapı ve kişiliklere karşı tutumunu ortaya koyarak, ilerde gelişebilecek cinayetlerin zeminini oluşturuyordu.
Konuşmalarını bitirdikten sonra hızla sonuçlandırdı. Konferans Öcalan’ın konuşmaları ve kısmi özeleştiriler ile sınırlı kalmıştı. Sorunlar tartışılmamıştı. Öcalan yapının karar geliştirecek güçte olduğuna inanmıyordu. Bu açıdan Bana, Şener ve Şiyar ile birlikte kendi aramızda yürüttüğümüz tartışmalar ve vardığımız sonuçları kendi konuşmalarını da dikkate alarak konferans kararları olarak kaleme almamızı istedi.
.’’ Alın size fırsat. Düşüncelerinizi karara yansıtın ‘’diyordu.
Böyle olmadığını biliyorduk. Çünkü sorunların tartışılmasının kendisine dokunacağını, kendisini tartışmaya açacağını sanıyordu. (Şener ilk akademiye gelişinde bu konuda kendisi ile direk tartışmaya girerek Öcalan’ı kendi kendisi ile tartıştırmıştı). Aynı durumun konferansta gündemleşmesinden çekiniyordu. Bu bir tartışmaya açıldı mı sonunun geleceğini biliyordu. Öcalan’ın temkinli hareketi bundan kaynaklanıyordu.
Öcalan’ın düşüncesi neden kaynaklanırsa kaynaklansın düşündüklerimizin konferans kararlarına dönüştürülmesi bizlerinde istediği bir fırsattı. Bu pratik sahaya yönelimde elimizi güçlendiriyordu.Üçlü komisyona bir kaç arkadaş ekleyerek kararları kaleme aldık
Kısa sürede kaleme alınan ve Parti, Cephe ve Ordu olmak üzere üç ana bölümde toparlanan bu kararlar, sadece konferans kararları olarak kalmamış yeni gelişmelerin ışığında yapılan bazı eklerin dışında dördüncü kongre kararlarının de esaslarını oluşturmuştu.
Konferansın sonuçlanması ile hepimiz önemli bir yükten kurtulmuştuk. Artık Akademideki arkadaşların geliştirilecek planlamalar çerçevesinde ülkeye aktarılması gerekiyordu. İşin ilginci kimse akademide kalmak istemiyordu. Her kes bir an önce oradan kurtulmanın telaşına düşmüştü. İlk etapta buna anlam verememiştik. Ancak bir bayan arkadaşın ‘’tek gülle bahar gelmez’’belirlemesi her şeyi yerli yerine oturttu. Yapı değişimi geçici olarak algılamış oradan ayrılmamız sonrası yine eski korkunç olayların yaşanacağı korkusu ile bir an önce o cendereden kurtulmaya çalışıyordu.
Bahar gelmiş ülke kaynıyordu. Özellikle Hüseyin (Süleyman Aslan) ve Zana’ların şahadeti sonrası Cizrede şehit cenazelerine sahiplenme temelinde gelişen kitle eylemliliği adım adım yayılarak Kürdistan’ın çoğu şehirlerini içine alacak tarzda genişleyerek serhıldana dönüşmüştü. Ancak örgütsüz plansız ve kendiliğinden. Korktuğumuz başımıza geliyordu.Hazırlıksız yakalanmıştık.
Konferans sonuçlarının bir an önce ülkeye ulaştırılması gerekiyordu. Bu çerçevede irili ufaklı guruplar halinde başta güneybatı, Mardin ve Botan eyaletleri olmak üzere konferans kararları ile birlikte guruplar gönderildi. Bu arada ben İran üzeri ülkeye geçtim. Şener sonradan ülkeye olmak üzere geçici bir süre için Suriye faaliyetlerine, Şiar ise akademi faaliyetlerine atandı.
Bizler acısında yeni bir dönem başlamıştı.
Devam edecek
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
· Anlatılan dönemin kurbanlarından hatırlayabildiklerimin isimlerini aşağıya alıyorum.
· Tacim Daş, Dursun Çınar, Ali Taşkın, Dursun Taşkıran, Muzaffer tahta, Mehmet Yaşar, Cihangir Şanal, Hikmet Kara, Kasım Özdemir, Cengiz Polat, Bekir Çaypınar, Vakas Çetindağ, Fevzi Açıkgöz, Bayram Koç, Mehmet , Mazlum Deniz, Mehmet Güleryüz, Halit Akyüz
· Bunlardan bir kısmı ben akademiye gitmeden katledilmişti. ulaşabildiklerim kurtuldu. Kurtulanlardan üç kişinin dışında diğerlerinin akıbetleri ne oldu bilmiyorum. Mazlum Denizin bizim ayrılışımız sonrası Osman Öcalan tarafından Xakurk alanında kurşuna dizilerek katledildiğini biliyorum. Cihangir Şanal’ın sınırı geçer geçmez girdikleri çatışmada kahramanca çatışarak şahadetini biliyorum. Fevzi’nin o cehennemden kaçarak İsveç’e ulaştığını biliyorum.
Foto: Sagdaki Sahin Balic


