Anasayfa Yazarlar Aysel Çürükkaya Bu İşkence Yapıyor!

Bu İşkence Yapıyor!

altAysel Çürükkaya / 1982 Yılıydı, biz Diyarbakır askeri cezaevinin bayanlar koğuşunda altmışa yakın kişi tutuklu olarak kalıyorduk. Bir gün dardiyan askerler koğuşmuza baskın düzenlediler, ellerinde coplar ve kalaslar vardı. “Saçlarınızı tıraş edeceğiz” diyorlardı, biz itiraz edince, yakalayıp tek tek yere yatırdılar, bidonlarla üzerimize soğuk sular döktüler.

Ve koyun yünü kırpılmada kullanılan kocaman bir makasla saçlarımızı kestiler. Onlar çekip didince ayna olmadığı için birbirimze bakıp gülmeye başladık, saçlarımız berbat edilmişti, bazı yerleri kökten kesilmiş, bazı yerleri uzundu, iyiki bir yerlerde sakladığımız bir makasımız vardı.

 Arkadaşımız sırayla saçlarımızı düzeltti. Düzeltti derken üç numara traş etti bizi, tam Hitler kamplarında fırına yakılmaya yollanmak üzere olan yahudi kadınlara benziyorduk.

Birkaç gün sonra görüşme günümüz geldi, ziyaretçilerimiz bizi bekliyorlardı. Aramızda Halfeti’ li Ayşe isminde genç bir kız vardı. Daha 16 yaşındaydı, çok güzel bir kızdı, yanakları kıpkırmızıydı. Saçları kendisinden daha güzeldi. Biz Kürtlerde kadının saçı çok önemliydi, kadının saçı asla böyle kesilemezdi. Saçı kesilmiş Ayşe görüş yerine çağrıldığında telaşa kapıldı, ardından bir örtü ile kel kafasını sıkıca sardı, öyle görüşme yerine gitti. Ailesinin sorduğu sorulara göz yaşı dökerek yanıt verdi. Görüş yerinden dönünce bizimde haberimiz olmadan saçının nasıl zorla kesildiğini bir mektuba yazmış ve ailesine yollamıştı. Meğer Ayşe cezaevinde mektupların okunduğunu bilmiyormuş.

Tabi iç güvenlik amiri Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran bu mektubu okumuş ve bir grup askerle koğuşumuza geldi. “Kimdir bu Ayşe?” diye sordu. Hepimizin bakışları önümüzde, ayakta bekliyorduk, ön sırada ayakta bekleyen Ayşe: “Benim” deyince, onun kolundan çekerek görebileceği bir yere aldı, elinde bir mektup vardı: “ağzını aç!” dedi.
Ayşe sessiz kalınca, Esat bağırdı, Ayşe’yi tekmeledi, neticede Ayşe çarezis ağzını açtı, Esat elindeki mektubun tümünü Ayşe’nin ağzına tıkadı: “çiğneyip yiyeceksin!” diye bağırdı: Ayşe’nin açılmış kocaman gözlerinden yanaklarına yaşlar akıyor, büyük bir utanç ve çaresizlikle kağıdı çiğneyip yutuyordu.
Hepimiz çaresizdik ve Ayşe’ nin gözyaşalarına eşlik ediyordu gözyaşlarımız.

Tam bu günlerdeydi, bir sabahın erken saatlerinde gardiyan askerler, ellerinde beyaz masa örtüleri ile koğuşumuza geldiler. Bize: “Çabuk, çabuk masaları yanyana dizin, bu örtüleri üzerine serin” dediler. Biz tiyatronun yeni bir sahnesinin hazırlanmak istendiğini biliyor, bakışlarımızla birbirimize  bir şeyler anlatarak masaları diziyorduk. koğuşumuzun gardiyanı Horoz’un iki elinde bulunan iki vazonun içine konulmuş çiçekler vardı, onları masaların üzerine koydu. Başka bir gardiyan yepyeni bir valeybol topunu da koğuşun görünen bir yerine bıraktı. Biz işimizi bitirince: “Haydi her kes en güzel elbiselerini giysin, bu gün savcı, gazetecilerle birlikte koğuşa gelecek, size sorular soracaklar, bura hakkında tek kötü söz söyleyen ölümdem ölüm beyensin kendine” dedi.

Biz hepimiz tek sıra halinde dizilmiş olarak  bu tehditleri dinliyorduk. Koğuşumuzun en küçük mahkumu üç yaşındaki Helin’ di. Annesi yakalandığında altı aylık hamileydi. Helin cezaevinde doğmuştu. Dışarıyı hiç görmemişti. Onun dünyası kadınlar koğuşundan ibaretti. Erkek olarak bir işkence yapan gardiyanları, birde işkence gören tutukluları bilirdi. Bizim konuşmalarımızı dinlediğinden olacak ki; işkence gören erkeklere kürtçe “amca” der, onları sever, işkence yapan gardiyanlardan ise nefret ederdi.

İşte koğuş gardiyanımızın, takma lakabı “Horoz” un son tehditlerini bu Helin’de dinliyordu.

O sabah gardiyanların bütün ısrarlarına rağmen yeni elbislerimizi giyinmedik, olduğumuz gibi bizi  görsünler, birde konuşmayacaktık, ne sorarlarsa sorsunlar yanıt vermeyecektik, eğer gelenler gerçekten gazeteciler ise; görüntümüzden, suskunluğumuzdan, çaresizliğimizden bir sonuç çıkarsınlar diyorduk.

O saat geldi koğuşumuzun kapısı açıldı, yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, Minik Astteğmen, diğer adıyla Apartman Sami, İçgüvenlik amiri yardımcısı Ali Osman Aydın, Sivil giyimli ama yetkili başka biri, rütbelerini şu anda hatırlayamadığım savcı veya adli müşavir olarak kuşkulandığımız iki kişi, birde televizyon proğramlarından tanıdığımız Ertürk Yöndem içeri girdiler.

Onlar içeri girdiğinde biz hazırol vaziyette ayakta duruyorduk. Esat hemen masaların üzerindeki örtüleri göstererek: “Bu da kadın koğuşumuz, gördüğünüz gibi çok rahat, herşey tertemizdir. Rahatları yerindedir.”dedi. Valeybol topunun bulunduğu yere doğru yürüdü, eğilip topu aldı. Onu izleyen heyete döndü, topu havaya fırlatı, tekrar yakaladı: “Görüyorsunuz, istedikleri zaman havalandırmaya çıkıp top oynar eğlenirler”  dedi.

Koğuşta tam bir suskunluk vardı, biz önümüze bakıyor, tek bir kelime konuşmuyorduk, Helin annesinin kucağında, olan bitenleri izliyordu. Ertürk yöndem Esat Oktay’a: “Komutanım gerçekten sevindim, bayanlar koğuşunu çok iyi gördüm” deyince, Esat Oktay  bize doğru döndü. “Aha sorun kendilerine, burada kötü muamele varmı, işkence var mı, kim size işkence yapıyor?” dedi. Tekrar bir sesizlik oldu, biz önümüze bakmaya devam ediyoruz,  bu ara Helin'in sesi duyuldu hepimizin gözler ona çevrildi, annesinin kucağındaki Helin elini kaldırdı, işaret parmağıyla Esat Oktay Yıldıran’ ı gösterdi: “Bu işkence yapıyor” dedi. Ve o anda her şey anlaşıldı.
Tıpkı Anderson’un masalındaki: “Anne bak kral çıplak” diyen çocuk gibi.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile