Baran/ Çukurcadan iç bölgelere doğru açıldıkca yaşanan tahribatların yarattığı güven erezyonu açıkca görülüyordu.
89'a kadar bizim dediğimiz ve köylerinde bulunan düşman karakollarına rağmen geceyi geçirecek kadar güvendiğimiz köyler bizden ürküyordu.
Köylere girdiğimizde yaşlılar ve çocukların dışında kimse kalmıyordu.Oysa eskiden köye gelişimizi duyan herkes yaşlısı ve genci ile etrafımızı sarardı.
Bu köylüleri tanıyordum. Yurtseverliklerinden zerre kadar şüphe yoktu. O açıdan silah almalarına rağmen köylerine girmekte tereddüt etmedim. Ancak girdiğimiz köylerde yaşlı ve kadınların dışında kimse kalmıyordu.
Kitleler ürkmüştü.
Bir köyde "gençler nerde" dediğimde içlerinden en yaşlısı kafasını önüne eğerek ''Onlar köyü terk etti kurban '' dedi.
Gençler bizden kaçmıştı. Sadece gençler değil eli silah tutan insanların ağırlıklı kesimi köyü terk etmişti. Kalanların korktukları her hallerinden belli oluyordu.
Eskiden bizi gördüklerinde gözleri ışıldayan ve bizide kendilerinden bir parça gören insanlar gitmiş, ürkek ve tedirgin tavırları ile yabancılaşmış birazda kaderlerine razı olmuş çaresiz insanlar kalmıştı. Sorduğumuz soruları bir iki cümle ile geçiştiriyorlardı. Korktukları her hallerinden belli oluyordu.
Zaman ilerledikçe yavaş yavaş korkularını yenerek konuşmaya başladılar.
“Silah dediniz verdik. Erzak dediniz verdik. Para dediniz verdik. Geldiniz zorla gençlerimizi aldınız. Ona da ses çıkarmadık. Ama İnsanlarımızı yakalayıp işkence etmenizi asılsız ithamlarla insanlarımızı öldürmenizi hala anlamış değiliz “diyorlardı. Kırgınlık hüzün ve öfke konuşmalarına yansıyordu.
Köylüler, 89 sonbahar ve kışında maruz kaldıkları uygulamaları anlatıyorlardı.
Bu süreçte geri cephe olarak adlandırılan güneyin sınır kesimine barınma amaçlı kalabalık bir gerilla gurubu aktarılmıştı. Önümüz kış ve Çukurca dışında hazırlıklar yetersizdi. Gelen güç sınırın güney kesimine, coğrafik olarak üstlenmeye uygun alanlara dağıtıldı. Bu dağıtım da dört yüz dolayında insan Kaşuri mıntıkasına komşu Güney Kürdistan’ın Hıror kesimine aktarılmıştı. Doğal olarak erzak vb. ihtiyaçlarının temininde Kaşuri’lere dayanacaklardı. Ancak yaklaşan kış koşullarında bu büyüklükte bir gücün ihtiyaçlarının teminisi sorundu. Yiyecek vb. ihtiyaçların kiloya bağlandığı bir dönemde bu hemen hemen olanaksız gibi gözüküyordu.
Kamp sorumluluğu Doktor Baran'a verilmişti.
Doktor bu gücü barındıracak hazırlıkları kısa bir sürede tamamlamalıydı.
Doğal olarak Doktorun ihtiyaç temininde ilk yöneldiği kesim Kaşuri’ler olur.
Kaşuri'leri ihtiyaçların teminisi için seferber eder. Belli hazırlıklar yapılır. Ancak bu oranda bir gücün kış ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Bölge sıkı bir kontrole tabi tutulmuştur. Bu kontrol altında kamyonlarca erzak vb. ihtiyaç maddelerinin getirilmesi başlı başına bir sorundur. Ardından köylere aktarılan malzemenin asker pusuları atlatılarak katır sırtında kamp alanına taşırılması gerekmektedir. Karlar düşene kadar bu çalışma tamamlanmalıdır.
Durumdan haberdar olan devlet sıkı önlemler almıştır. Sınıra gözetleme kuleleri ve pusularla adeta bir set örülmüştür. Alınan tedbirler kitleleri ürkütmüştür. Köylülerin devlet kontrolünü atlatmaları zaman almaktadır. Dolayısı ile hazırlıklar istenilen düzeyde gitmez.
Gecikmeler yaşanır ve sorunlar da bu noktada başlar.
Sorunların çözümüne güç getiremeyen gurupta daralma ve giderek kitlelere karşı sekter politikalar ile beraber şiddet devreye girer. Zor çözümün anahtarıdır artık. Zorunluluklu yasalar zaten bu eğilimi beslemektedir.
Köylerde alınan bazı insanlar çok sert uygulamalardan geçirilir. Bazıları rehin olarak alınır. Rehinelere karşılık ellerine bir liste verilir. Sorun bu tarzda çözülmek istenir. Askerlik yasasının uygulanması ise işin tuzu biberi olur.
Sonuç olarak Doktor Baran’ın devrimci mücadelesinde bir kambur olarak duran ve izahında zorlandığı bu pratiğin sonucu olarak çok sayıda Kaşuri köylüsü acı uygulamalardan geçer. İşkence doğal bir hal alır. Nayloncu Azime söylemi bu dönem pratiğinin ürünü olarak yapı içerisinde yer edinir. Hıror bir gerilla kampı olmaktan çıkar. Ağır işkencelerin uygulandığı bir cehenneme dönüşür.
Uygulamadan nasibini alan sadece Kaşuri köylüleri değildir. Yapı içerisinde de çok sayıda insan değişik vesileler ile soruşturmalardan, işkenceli sorgulardan geçer. Bir kısmı katledilir.
Köylülerin anlattıkları ve çekinerek ifade etmeye çalıştıkları bu durumdu. Aynı şeyleri yeniden yaşamak istemiyorlardı. Bu açıda başta gençler olmak üzere eli silah tutan insanlar köye girişimiz ile birlikte köyü terk etmişlerdi. Korktuklarından dolayı tedbir almışlardı.
Söylenenler karşısında söyleyecek fazla bir şey bulamıyordum. Dile getirilenler bizim uygulamalarımızdı.
Bunların Doktor'un sorumluluğu altında geliştiğine insan inanmak istemiyordu. O güne kadar halka ve yoldaşlarına karşı sevecen ve hümanist yaklaşımları ile tanınan Doktor yoktu artık. Doktorun hümanistliğinden, sevecenliğinden, halk ve yoldaşlarına karşı olan sevgisinden geriye eser kalmamıştı.
Doktor 89 baharına kadar örgütsel alanda önemli sayılabilecek sorumluluklar üstlenmemişti. Takım bünyelerinde daha çok sağlık sorunları ile ilgilenmişti. Birçok yaralı ve hasta arkadaş Doktorun tedavisinden geçmişti. Yine ilişki içerisinde olduğumuz köylerde karşılaştığı hasta insanlar da doktorun çantasında eksiltmediği ilaçlardan yararlanmıştı. Bunda başarılı idi.89 baharında Beka da görevlendirilerek ülkeye aktarılan arkadaşların geliştirdiği ülke içi merkez toplantısında Botan eyalet yönetimine alındı. Doktordaki dönüşümde bundan sonra başladı. Üstten önüne konulan ve inanmadığı planlamaları hayata geçirme uğraşı içerisinde kendisini kaybetti. Buna pratikteki daralma ve yetkinin cazibesi de eklenince zaafları tetiklendi. Doktor artık kendisi değildi.
İnsan nasıl bu kadar kendi kendisi ile çelişebiliyordu. Anlamakta zorlanıyordum.
Öyle bir sistem oluşturulmuştuk ki ağına aldığı insanları rahatlıkla kendi kendisi ile çeliştirerek zıttına dönüştürebiliyordu. Aslında Harun (Şehmuz Yiğit) arkadaşın ''biz kendi kendimiz ile çeliştik. Yola çıkış ilkelerimiz ile çeliştik. İnsanlığımızla çeliştik '' derken izah etmeye çalıştığı bu durumdu. Doktorun başına gelen de buydu. Sistemin iyi bir dişlisi olmuştu.
Sadece yapılanların yanlış olduğunu, parti politikası olmadığını bireylerden kaynaklandığını belirtmekle yetindim.
Bu söylemin yanlış olduğunu biliyordum. Benzer pratikler özellikle III. Kongre sonrası pek çok alanda yaşanmıştı. O açıdan bireyden ziyade önümüze konulan çizginin ürünü idi. Biz her seferinde bir günah keçisi bularak veya bizlere gösterilen günah keçilerine öfke kusarak esas kaynağı görmemezlikten geliyorduk. Sorunu kendi kendimiz ile tartışarak gerçeğe varsak bile rahatsızlığımızı kendimiz ve yakın çevremiz ile sınırlı tutuyorduk. Yapıya yansıtmıyorduk.
Yaklaşımımızın Kitleleri tatmin etmediğini biliyordum. Mevcut politikanın bireylerde kaynaklanmadığını yâda bireylerin keyfi uygulamaları olmadığını biliyorlardı. Çünkü mevcut pratiğin sorumlularına yönelik hiçbir yaptırım uygulamaya konulmamıştı. Bunun için söylemimizin inandırıcılığı kalmıyordu.
Yaralar derindi. Yaraların sarılması zamana ve zaman içerisinde izlenen tutum ile oluşacak güvene bağlıydı. Olumlu olan yan yaşananlara karşılık kitlelerin hala kendilerini partiye kapatmamış olmaları idi. İlişki zemini tümden kopmamıştı. Bunu değerlendirecektik.
Alan sorunları ile uğraşırken Uludere bölgesinden gelen kurye gurubu alana ulaştı. Arkadaşlar yeni düzenlemeler için beni bekliyorlardı. Aynı dönemlerde İran üzeri kalabalık bir Peşmerge gurubu alana gelmişti ve bizimle görüşmek istiyordu. Gurup sorumlusu D.K.Kerkük'i idi. Bu yenilgi sonrası güneye yönelik ciddi sayılabilecek ilk girişimleri idi.
Aynı zemin üzerinde hareket ediyorduk. Bu açıdan Uludere’ye geçmeden önce kendileri ile görüştüm. Bu irade dışı gelişebilecek olayların önlenmesi içinde gerekiyordu.
Gurup alana yeni gelmiş üstlenmeye çalışıyordu. Ancak nereye üstleneceklerine hala karar vermiş değillerdi. Geçici olarak Türkiye ırak sınırına sıfır noktada, Helkaş köyünün hemen altındaki derin vadiye üstlenmişlerdi. Tepelerinde Şivreza taburu bulunmaktaydı ve tüm hareketleri kontrol ediliyordu. Vadi T.C. tarafında mayınlanmıştı. Hareket alanları önemli oranda daraltmıştı. Hemen üstlerindeki yüksek tepelerde Saddam karakolları bulunmaktaydı. Saldırı esnasında yapabilecekleri fazla bir şey yoktu. Her an kayıp verebilirlerdi. Oradan zaman kaybetmeden çıkmaları gerekmekteydi.
Bulundukları alanın uygun olmadığını kendileri de biliyordu. Geçici olarak üstlenmişlerdi.
İç bölgelere geçiş güzergâhları, mayınlı bölgeler ve alana yeni gelişlerinden kaynaklı bazı ihtiyaçlarının temininde yardıma ihtiyaçları vardı.
Yenilgi sonrası Saddam güçlerinin sınır bölgesinde oluşturmaya çalıştığı güvenlik çemberi konusunda yeterince bilgi sahibi değillerdi.
İç bölgelere aktarmak istedikleri guruplarına ilk güvenlik çemberini aşmada yardımcı olmamızı istiyorlardı. Görüşmemiz dostça bir hava içerisinde geçti. Zorluklarımızın farkında idik ve gereken yardım kendilerine sunacaktık.
Nitekim D.K.Kerküki ile başlayan bu ilişki sonradan sıcak ve samimi bir dostluğun başlangıcı olarak ilerleyen yıllarda da devam etti. O zor günlerin dostu olarak hep yanımda oldu.
Düzenlemeler sonrası gelen kurye gurubu ile Uludere alanına geçtim. Arkadaşlar beni bekliyorlardı.
Konferans kararları benden önce alana ulaşmıştı.
Kararlar yeni dönem pratiğine nefes aldırabilecek durumda idi.
Zorunluluklu olan yasalar uygulamadan kaldırılmıştı.
Kitleleri kucaklayan uzlaşıcı bir politika ile faaliyetlere başlanıyordu.
Dönem bir ulusal uzlaşma dönemi olarak belirlenmişti. Bu geçmişin yanlış uygulamalarının yarattığı tahribatların telafisine olanak sunuyordu.
Uygulamalarımız ile küstürdüğümüz uzaklaştırdığımız hatta düşmana ittiğimiz kesimlerle yeniden ilişki zemini yaratıyordu.
İçe yönelik keyfi suçlamalar ile tutuklamaların önüne geçilmişti.
Kısacası Konferans kararları pratik sorunların irdelenmesi çerçevesinde geliştirildiğinde Parti Ordu ve cephe sorunlarına ilişkin arkadaşların beklentilerine bir noktada cevap olmuştu. Tepkiler olumlu idi. Bu açıda alan faaliyetlerinin planlanması ve buna uygun görevlendirmelerde fazla zorlanmadık. Botan ve Kara Ömer ile birlikte kısa sürede gerekli düzenlemeleri yaptık.
İç tutuklama ve tutuklulara yönelik uygulamaları tartışılırken eğitim kampında bulunan iki tutuklunun durumu gündeme geldi. Ajan olarak tutuklanmış ve kendilerinden ajanlık itirafları alınmıştı. Mahkeme edilmeyi bekliyorlardı. Beka uygulamalarının yakın tanığı olduğumdan ve geçtiğim alanlarda karşılaştığım manzaralardan dolayı ajan itirafları bana inandırıcı gelmiyordu. Kişisel kanım itirafların işkence altında alındığı ve gerçeği yansıtmadığı yönünde idi. Nitekim toplantı sonrası eğitim kampımıza gittiğimizde şüphelerimde yanılmadığımı ortaya çıktı. Yakalanan arkadaşların ikisine de ağır işkenceler uygulanmış ve Beka da olduğu gibi kendilerine ajanlık deklare edilmişti.
Bu arkadaşların tutuklanma gerekçeleri ise tam bir saçmalıktı. Yazın sıcağında depo kazarken belden yukarı soyunmaları Azime arkadaş tarafında görülünce yoz bir davranış olarak değerlendiriliyor ve aralarında sert bir tartışma gelişiyor. Sonuçta parti içinde yozlaşmaya neden olmakla suçlanıp tutuklanıyorlar.
Soruşturmayı bizzat Azime’nin kendisi yürütüyor. Hıror’da Nayloncu Azime olarak nam salan bu arkadaş burada da şanına gölge düşürmüyor. Naylon yakma başta olmak üzere akla gelebilecek her türlü yönteme başvuruyor. Sonuçta dört dörtlük bir ajan senaryosu ile işi sonuçlandırıyor.Şunu hemen belirtmeliyim ki PKK içerisinde ajan senaryoları ile tutuklanarak işkenceli sorgularla katledilen insan sayısı binleri aşmıştır. Sadece Beka kampı ve çevresinde bugün bir kazı yapılsa yüzlercesinin kemikleri ile karşılaşılacaktır. Ne yazık ki kaynağını Bekadan alan bu mantık ülke zeminine de ilham kaynağı oldu. Ülkede küçük Beka’ların oluşması fazla zaman almadı. Özellikle III. Kongre sonrası sistematik bir şekilde mücadelenin her alanına bulaştırıldı.
Tutuklu arkadaşları serbest bırakarak tedavilerinin yapılmasını söyledik. Azime’ye yönelik her hangi bir uygulamada bulunmadık. Sadece Azime’mi. PKK II. Ulusal konferansı tarafından Amed’deki uygulamalarından dolayı soruşturma kararı alınarak alana getirtilen Şemdin Sakık’a yönelik de her hangi bir uygulamaya girmedik. Eğer bundan dolayı yaptırım uygulasa idik yönetim kademesinin ağırlıklı bölümünü tutuklamamız gerekecekti. Çünkü yapı içerisinde suça bulaştırılmayan insan sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı. Bunu Şener IV. Kongrede ’’Burada bir suçlular topluluğu bulunuyor.’’diyerek ‘’Suçu bireyde değil, bu suçlular topluluğunu yaratan çizgide aramak gerekir’’ diyerek dile getiriyordu.
Bireylerden ziyade mantığın mahkûm edilmesi gerekiyordu. Bu insanların hiç birisi art niyetlerle mücadeleye katılmamışlardı. En ağır uygulamaların sahipleri bile Kürt ve Kürdistan’ı duygularla mücadeleye katılmışlardı. En ağır koşullarda hayatlarını ortaya koyarak mücadeleye sahiplenmişlerdi. Ancak önlerine konulan veya kendilerine dayatılan mantığın kurbanı olmuşlardı. Evet, suçlulardı ama aynı zamanda mağdurlardı da. Doğru bir yönlendirme altında çok önemli gelişmelere imza atabilecek konumda idiler.
Toplantımızın önemli bir gündem maddesi de Irak ile ilişki idi.
Bu dönem Saddam yönetimi ile ABD arasında Kuveyt işgali nedeni ile çelişki giderek derinleşmiş ve Irak’a yönelik müdahalenin hazırlıkları yapılıyordu. Irak sıkı bir ambargo altında idi. Sınır ticaretini açmak istiyorlardı. Ayrıca Türkiye ABD ilişkisinden rahatsız idiler. Bu açıda sınır boylarındaki yerel yapıları devreye koyarak bizimle ilişki kurmak istiyorlardı.
Sorun üzerine epey tartıştık. Bu ilişki arayışı bize fazla itici gelmiyordu. Düşman cephedeki çelişkilerden yararlanmak o dönemki mantığımıza uygun düşüyordu. Ama bu ilişki Saddam ilişkisi olunca insan ister istemez düşünüyordu. Uzun tartışmalar sonucu görüşmeye karar verdik. Kendileri ile görüşecek niyetlerini öğrenecek Öcalan’a bildirecektik. Oradan gelecek talimat bu ilişkinin niteliğini belirleyecekti.
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Devam edecek.