Anasayfa Yazarlar Elif Orhan Dersimli Olmak Zordu

Dersimli Olmak Zordu

altElif ORHAN


"Nenem Dersim katliamlarını yaşıyan biriydi. Canlı tanığıydı katliamların.Tüm akrabalarını katliamlar da yitirmiş ve galiba kendi ailesin den kurtulan tek kişiydi. Dersim tarihi gibiydi. Ağzından ağıt hiç eksilmezdi. Hep doğan güneşe karşı ya kendi saçlarını örer ya da benim saçlarımı tararken güneşe bakarak Türklere lanet yağdırırdı. Katledilen akrabaları için de ağıt yakardı."


Dersimli Olmak Gerçekten Zordu

 

Nenem Dersim katliamlarını yaşıyan biriydi. Canlı tanığıydı katliamların.Tüm akrabalarını katliamlar da yitirmiş ve galiba kendi ailesin den kurtulan tek kişiydi. Dersim tarihi gibiydi. Ağzından ağıt hiç eksilmezdi. Hep doğan güneşe karşı ya kendi saçlarını örer ya da benim saçlarımı tararken güneşe bakarak Türklere lanet yağdırırdı. Katledilen akrabaları için de ağıt yakardı.

Hep ağlamaklı gözleri vardı nenemin. Buna rahmen onun katliamcı Türk devletin den, başka, kimseye kin tutmayan bağışlayıcı yanı da hazırdı. Sevgi dolu, bağışlayıcı, kin tutmayan kocaman bir yüreği vardı. Fedakardı, emekcide. Ancak korumasızdı. Bir çok yönüyle nineme benzemek isterdim, ancak korumasız yanına hep tepkili oldum. Hayır, korumasızlığa karşı tahamülüm de yok. Boyun eğerdi. Ben tepki duyarım boyun eğmeye. Öksüz büyümüştü.Galiba, ona hakim olan korumasızlık hali ta çocukluğun dan, yani öksüzlüğünden gelmekteydi. Onun kocaman sevgi dolu bagışlayıcı yüreğine evet sahip olmak hep istedim, ancak korumasız halini hep red ettiğim içindir ki dik başlı, asi biri oldum. Derler ya;

"_Etki tepkiyi doğurur"
Yufka yüreklilığim de nineme çekmiş galiba. Gözlerim den cabuk yaş dökülen biri de oldum. Bu halimi de hiç sevmem, ancak bir türlü terk edemedim. İnsanlara karşı, yanı kötüsüne karşı da acımasız olamayorum. Hele bir de karşımdakinin suçlu olduğuna inanmiyorsam ve karşımda ki, bir de acı çekiyorsa, ben ondan daha çok acı çekiyorum.

Onu ilk defa mahkeme dedikleri yerde gördüm. Orta boylu , esmer ve zayıftı. Dershane de toplanmıştık yine. Bugün de birisinin mahkemesi vardı. Bekaa Vadisin de esen rüzğarın çıkardığı ses ve böceklerin cızırtıları dışında çıt çıkmıyordu, arada bir Golan tepelerine İsraillerin attığı bombaların dışında, yani sakin bir Bekaa Vadisinin gecesiydi. Zaten mahkemeler hep akşam vakti yapılırdı. Mahkeme heyetinin yerini almasın dan sonra onu getirdiler. Tam mahkeme heyetinin karşısında ki yerine yerleştirildi. Her zaman olduğu gibi yine nefeslerimizi tutarak biraz da çekinerek getirilen "ajan-xaine" baktık. Dediklerine göre bu çok büyük ve tehlikli bir "ajan-xainmiş". Sesiz ve sakindi. Ayakta duruyordu. Bizler oturduk yerimize. Mahkeme heyetin de galiba savcıydı, iddianameyi okudu. Ona yüklenen, anladığım tek söz "ajan" olarak yargılanmasıydı. En az beş-altı sayfadan oluşan iddanemesinden tek kavradığım bu "ajan" sözü oldu. Oturduğum yere yakın duruyordu. Arada ona ve yüzündeki mimiklerine bakıyordum, ancak uzun bakmak Allah kahretsin her zamanki gibi suçtu.

Nihayet ona söz hakkı verildi. Önce kimlik bilgileri soruldu. Sonra da ona yüklenen "ajanlık" soruldu. İddianamesinde de Dersimli olduğu, yine Dersim kişiliğinin Kemalist, Türkleşmiş, özünü kaybetmiş yani her zaman ki getirilen ya da boynumuza takılan, bir bütün olarak Dersim kişiliğinin iflah olmaz özeliklerini yüklediler. Ve söylediklerine göre bu da "İkinci Semir" (bunu her yargılanan Dersimli için söylerlerdiler) olacak kapasi de biriymiş. Yani zeki, kavrayışlı ve oldukça teorik biriymiş. Hep aynı hikaye; bu da ulu önderi öldürmeye gelmiş, ya da yerini almaya, güya bunu da TC hazırlayıp göndermiş. Hele birde Aponun yakın alanlarında Dersimli olmak gerçekten zordu, sanki sucmuş gibi bakılırdı.

Zaten mahkemeye, yani yapının karşışına çıkarılmadan önce, ona nasıl davranması gerektiğini ve neler söylenmesi gerektiği iyice öğeretilir, bunun metotlarını çok iyi uygulayan öğreten her zaman bir kaç kişileri de olurdu. Asla yapının karşısına çıkarılan kişi farklı bir dil ya da onların istemi dışında hareket etmezdi. İnanılması belki zor gelir ancak gerçek buydu.

Mahkemelere çıkarmak her zaman ki gibi aslın da formaliteydi. Karar zeten daha önce Apo tarafından veriliyordu. Kimsenin karara itiraz ya da onay vermek gibi asla bir hakkı olamazdı. Karar adet yerini bulsun diye yapıya sorulurdu. Zaten daha önceden hazırlanan bazıları kalkıp kararın doğruluğunu ve sanık yerindeki kişinin ne kadar "xain" olduğunu vurgulardı. (halbuki kararı onaylayan da için den, kendinden korkardı, çoğu da, kişinin suçluluğunu düşünemeyeceği kadar ya da robot haline gelmişti). Her zaman da karar oy birliği ile kabul edilir ve arkasında da "Biji Serok Apo" diye slogan atılarak onaylanılırdı.

Dersimli olmak, hele bir de Apo'nun yakın olduğu alanlar da, hep potansiyel suçlu gibi bakılırdı. Bunun için kimisi Dersimli olmadığını kanıtlama yoluna giderdi, kimisi sesiz ve içine kapanırdı, kimisi de temkinli ve bir an önce Apo'nun yakın alanlarından ölüm pahasına da olsa kendini ya dağlara atmaya, ya da farklı bir alana gitmeye çalışırdı.. Dersimli olmak başımızın üzerinde ki "Demoklesin Kılıcıydı". Dersimi ve Dersim insanını hiç görmeyen- tanımayan sıradan bir köylü bile kalktığı zaman bize söylediği ilk söz;

_"Dersimliler Kemalistiniz, Kürtlüğünüzü kaybetmişsiniz, Kürtçe bilmiyorsunuz" derdi.

Bu söylem beni hep kötü etkilerdi ve haksızlık yaptıklarını biliyordum. Bunun için de hep ismim "Dersimci- Bölgeci" oldu. İlginç ve bana haksızlık olarak geliyordu. Doğru da bulmazdım.

Ben ilkokula başladığım zaman tek kelime Türkçe anlamıyordum. Evde Kurmancî konuşuyorduk. Ailede ki erkeklerın yani babam ve amcalarımın dışın da kimse Türkçe bilmezdi. Köyde Türkçe konuşan da pek kimse de yok gibiydi. Biz de "Türke" benzetilmek en büyük hakaretti. Dapiramın Kejenin kulakları ağır işittigi için de garibanım tek kelime Türkçe de duymamıştı. Yani ailem de öğrendiğim Kurmancî dili ile büyümüştüm.Okul da nihayet Türkçe öğrendim. Ancak evde yine biz "Kurmancî" konuşurduk. Hala annem ile de Kurmancî konusurum. İyi de, ben yıllar sonra aileden ayrılıp PKK ortamına gittiğim zaman, onların konuştuğu Kürtçe de zorlandım, büyük çoğunlugunu anlamıyordum.Onlar da benim konuştuğum dili anlamıyordular. Bize,

_ "Dersimlilerin Kürtçesi değişmiş, Türkçeleşmiş, ağır Kemalizimin etkisi bu" diyordular.

Şaşırmıştım, bu haksızlıktı. Galiba ilk tepkilerim bunun ile başladı. İyi de, Dapiramın Keje ve anamın konuştuğu bu dil nasıl ne zaman Türkçeleşmişti ki? Onlar TC okullarına hiç gitmedikleri gibi Türkçe konuşan ortamlarda da bulunmamıştılar. Bu Kemalizm denilen lanetin ağır etkisi acaba Munzurlar da gelen rüzğar-fırtına ile mi hakim olmuştu?. Sonra bunun bilincine vardım ki, Dersimlinin konuştuğu Kurmancî farklıydı, yani Kürtçeye benziyen yanları olduğu kadar ayrı yanları da vardı. Onların bilmedikleri de buydu.

Dersimin kendine has bir "Kurmancı dili" vardır. Bunu anlayınca kendimi rahat ve huzurlu, eleştiri adı altın da gelen karalamalara da aldırmadım.

Evet mahkeme de yargılanan ve ajanlık ile suçlanması; önce onun konuştuğu yani Kurmancinin, Türkçenin ve ağır Kemalizmin etkisiyle Türkçeleşmiş oldugunu dayattılar. Kürtçe bilmediğini, bunun için de gayret etmediğini, Kürtlükten uzaklaştığını belirtiler. O da mahkeme de artık "ne olursa olsun bir an önce" der gibi onların getirdiği tüm suçlamaları kabul etti. Bir şey daha fark ettiğim yüzünde ki mimiklerin de, sanki bir tiyatro sahnesin den rol almış ve bir an önce bitmesini istiyordu, bıkkınlık verdıği her halin de belliydi. Bu ona yüklenen rollün sahteliğinin farkındaydı.. Hayret ajan olarak geldiğini kabul ettiği zaman da, yüzün den umursamaz , ancak hayalkırıklığı, acılı bir mimik gördüm. Evet bu da diğerleri gibi ajan degildi. Tek suçu Dersimin güzel, kendine has, yalın özeliklerini taşımasıydı.

Bunun ajanlığına da inanmadım. Hemen zora düştüğüm, acı çektiğim ya da umutsuzluğa düştüğüm zamanlar da olduğu gibi içim de, Dapiramın Kejê’nin hep söylediği, bana öğrettigi;

"Ja Xızır, ja Qewere Duzgun bu kötü değilse bunu koru- kurtar" demiştim.

İdam cezası alan Dersimli, sesizce kararı onayladı. Ona bakarken yüreğim müthiş sızlıyordu. Sanki birlikte aynı okullara gitmiştik, ya da aşağıda ki tarlada, ya da harman yerinde birlikte oynamış, koştuğumuzu hissediyordum.

Bilmiyorum Dapiramın Kejênin bana öğrettiği duanın etkili olmasımı ya da Dersim Xızır’ımı sesimi işitti, bilemiyorum artık. Kısa bir zaman sonra, bir sabah duyduk ki, tutuklu olduğu yerden tuvalete götüren nöbetçiyi atlatarak kaçmıştı.

Haberi aldığım da gözlerimde ki sevincin fark edilmemesi için başımı Bekaa vadisinin İsraillerin hep bombaladıkları Golan tepelerine çevirdim ve içim de "Dersim Xızırına ve Dapiramin Keje’ye "teşekür ettim.

Elif ORHAN
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir  

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile