Yorgunum Dostlar 5
Av. Hüseyin yıldırım / Akademide güvendiğim arkadaşlarıma düşündüklerimi açık söyledim. Hepsi de bana hak verdiler. Ne varki çekiniyorlardı. Akademide eğitim gören, hiç tanımadığım arkadaşlar bir bir bana yaklaşarak ‘avukat abi sen ne yapıyorsun. Senin konuştukların bir bir başkana ulaşıyor. Seni burada Dilaver gibi öldürecekler ‘ diyorlardı.
Umurumda değildi. Ölmek gibi bir ruh hali içindeydim. Öcalanla diyaloğumuz tümden kesilmişti. Akademide zaman zaman karşılaştığımızda yüzünü buruşturarak bana ters ters bakıyordu. Öcalan sabırsızlıkla Milliyet Gezetesinde yayınlanacak M. Ali Birand' la yaptığı röportajını bekliyordu.
Nihayet röportajın yayınlandığı Milliyet Gazetesi, her kesten önce özel kurye ile Öcalan'a ulaştı. Beni çağırdı, gazeteyi bana uzatarak ‘hepiniz de çıkmışsınız’ dedi. Gazetede Öcalan'ın arka planında benim de resmim çıkmıştı. Öcalan' ın neşesine diyecek yoktu. ‘son bir dersimiz kaldı’ dedi. platformda toplanan arkadaşların karşısına dikildi. Sağında solundaki korumaları, silahların namlusunu platforma çevirdiler. Öcalan gözlerini havaya dikerek: ‘Adam olamazsınız. Bir yere adım atamazsınız. Bana ne babanız serseri, anneniz bilmem ne. Eşek oğlu eşekler. Ben kendimi kurtardım’ dedi.
Kendi kendime tanrım bana sabır ver diyordum. Platformun ön sıralarında oturan, onbeş yaşlarında Dersimli bir genç öksürdü. Öcalan bu genci ayağa kaldırarak, ‘sende delilik varmı? Ailende delilik varmı? Köyünüzde delilik varmı? Seni öyle annenin babanın yanına göndermeyiz. Günlük uygulamaya alacağız’ dedi.
Öcalan platformdan ayrıldıktan sonra, bu genci apar topar götürüp hapse attılar. Bütün suçu, Öcalan konuşurken öksürmesiydi. Aynı gün akşama doğru başta Akademi Koordinatörü Bilge (Hüseyin Topgüder) olmak üzere Akademi yönetimini de tutuklattı. Tutuklananlardan bir arkadaşın tutuklama gerekçesi enterasandı. ‘Sen neden başkanın Birand' a söylediklerini gidip Barliasta anlattın’ diyorlardı.
Ertesi gün şık giyimli iki kişi, elerinde Ceymis Bond siyah bir çanta ile Akademiye geldiler Öcalan' la birlikte fotoğraf çektikten bir müddet sonra gittiler. Aynı gün öğleden sonra, Öcalan kendisine hazırlanan merasimi bir general edasıyla selamladıktan sonra Şama gitti. Ertesi gün Suriye' deki faaliyetlerden sorumlu Murat Karayılan Akademiye geldi.Tutuklanan yönetim yerine yeni yönetimi seçtirdi. Murat Karayılanla ilk defa karşılaşıyordum. Sakin ağırbaşlı ve güler yüzlüydü. Bende iyi bir intiba bırakmıştı.
Aradan iki gün gibi bir zaman geçmişti. Kafam karmakarışıktı. Sol yanıma ağır bir sancı girmişti. Bir ciple beni Barlelias' ta doktora götürdüler. Çok genç olan doktor beni muayene ettikten sonra, ‘sen neye üzülüyorsun. Sancı üzüntüden kaynaklıyor’ dedi ve bana teskin edici ilaç verdi.
Akademiye döndüğümde, alanda üç genç adamın top oynadıklarını gördüm. Muhabaratın adamlarıdır dediler. Yönetim binasına doğru yürüdüm. Karşıdan Öcalan bana doğru geldi, güler yüzle elimi sıkarak 'sizde kaç adamımız var diye, beni apar topar buraya getirdiler. Neyse konuştum ikna ettim’ dedi.
Öcalan bana karşı değişmişti. Ancak bu değişimin altında nelerin yattığını kısa süre sonra Şam'da anlayacaktım. Öcalan genç Muhabaratçılarla birlikte tekrar Şama döndü.
Almanyadan tanıdığım genç bir bayan da Akademideydi. Eşi Almanya' da ileri bir kadroydu. Bu bayan oldukça zekiydi. Akademide üzgün üzgün bana bakıyor, ancak bir türlü konuşmuyordu. Bayanın ciddi şekilde rahatsız olduğunu anlamıştım. Bir gün Akademide bayanlar koğuşuna yakın bir taşın üstüne oturmuş, Öcalan’a hitaben mektup yazıyordum. ‘Sayın Öcalan, Birand' la olan görüşmelerin tam bir felaketti. Diktatörlüğünü resmen ilan ettin. Arkadaşlara karşı davranışların düşmancadır. Kimsede moral bırakmadın. Konuşma ve hareketlerinde ahlaki bir sınır tanımadın. Kürdistanda bütün babaları eşek, bütün anaları fahişe ilan ettin. İşlediğin bu suç ve günahların altında kalacaksın. Ben, devrimin militanıyım. Pilanladığın felaketin militanı olamam. Bu saatten sonra, Diyarbekirde tanıdığım PKK ye Evet, Apoya hayır diye haykıracağım’ şeklinde yazmıştım. Yazdığım bu mektubu Şam Havalanında beni yolcu edecek arkadaşlara verecektim. Yukarıda bahsettiğim bayan arkadaş beni görünce yanıma geldi. ‘Abi ne yazdın’ dedi. ‘Öcalan’a gördüklerimi yazdım’dedim.
Bayan arkadaş ani bir hareketle yazdığım mektubu elimden aldı, paramparça etti. Hüngür hüngür ağlıyordu. ‘Sen ne yaptığının farkındamısın? Günlerdir seni uyarmak için fırsat kolluyorum. Bir katliyama neden olacaksın. Katliyam seninle sınırlı kalmıyacak. Konuştuğun sana yakın arkadaşlarında seninle birlikte kurşuna dizilecekler. Buradan sağ çıkmaya bak. Bizler bilmeden görmeden inandık. Burası devrimci bir kamp değil, esir kampından daha beter bir yerdir. Her gün hakaret, tutuklama ve işkenceden başka bir şey göremiyoruz. Abi döndüğünde eşimle konuş. Sakın buralara gelmesin. Ben, burdan sağ çıkacağımı düşünmüyorum’ dedi.
Bayan arkadaş ağlayarak bunları söylüyordu. Beni de etkilemişti. Bayan arkadaşı sakinleştirmeye çalıştım. Ben, Avrupa' ya dönünce bayan arkadaşın eşiyle Paris' te görüştüm. Kendi düşüncelerimi ve rahatsızlığımı anlattım. Bana hak verdi. Eşinin durumunu, anlattıklarını kendisine anlatacağım sırada başkaları odaya girdi, anlatamadım. Daha bir daha bu arkadaşla görüşme olanağı bulamadım. Daha sonraları bu arkadaşın da Akademiye gittiğini duydum. Şimdi öldülermi? Sağmıdırlar bilemiyorum. Bu nedenle değerli bu iki arkadaşın isimlerini şimdilik yazamıyorum.
Aynı gün akşama doğru Hamza (Hasan Bindal) Akademiye geldi. ‘Başkan arabasını gönderdi.Sizi Şama çağırıyor’ dedi. Bana yakın arkadaşlarım, ‘Gitme. Burada yapının gözleri önünde seni öldürmeyi göze alamadı. Şam' da gizli bir yöntemle seni ortadan kaldıracak, kaza süsü vererek seni şehit ilan edecek’ dediler. ‘Ne olursa olsun. Gideceğim’ dedim. Çok sevdiğim bir arkadaşım, ‘merasimle ölüme gidiyorsun’ dedi. Hamza ile birlikte tepeden vadideki yola indik. Yolda bekleyen Öcalanın zırhlı Mersedesiyle Şam’a gittik.
Öcalan beni kapıda karşıladı. Bana sarıldı öptü. Oysa ben Öcalan' ı bir dakika dahi görmek istemiyordum. Öcalan kendisi için Şam' da yeni bir ev tutmuştu. Buluştuğumuz ev, Şam' da görevli arkadaşlarla hasta ve yaralı arkadaşların kaldıkları evdi. Dört gece Öcalan' la birlikte bu evde kaldım. Öcalan' la karşılıklı bir masaya oturduk. Öcalan, ‘Yarın birlikte Lazikiye' ye gideceğiz. Seni Cemil Esat' la tanıştıracağım. Dersim' lileri seviyor’ dedi. ‘Birand' la birlikte Lübnan' a girişte benim vizem bitti. Şu anda Suriyede vizesizim. Lübnan üzeri Suriyeye giriş yapmam ve vize almam gerekir. Avrupada günü belirlenmiş önemli randevularım var. Bu nedenle Üç dört gün içinde Avrupaya dönmem lazım’ dedim.
Öcalan, Hamza' yı azarladı: "Senin her işin böyle. Yarın avukat arkadaşla Akademiye gidin, Lübnan üzeri Suriye' ye girişte vize alın" dedi. Ertesi gün sabah erkenden Hamza ile birlikte tekrar Akademiye gittik. Yol ayrımında Hamza ile birlikte arabadan indik, Akademiye gitmek üzere tepeyi tırmandık. Söför arabayla Lübnan üzeri Akademiye gelecekti. Hamza oldukça üzgündü. Hamzaya ‘başkanla eskiden tanışıyormuydunuz?’ diye sordum. ‘Çocukluktan beri tanışıyoruz. Başkanla hep kavga ederdim. İki kere taşla başkanın kafasını kırdım’ dedi. ‘Akşam seni fena azarladı. Galiba senden eskinin intikamını alıyor’ dedim. ‘Bilmiyorum’ dedi.
Devamla ‘abi ben bir müddet için Almanyaya gidip akrabalarımı görmek istiyorum. Bir türlü cesaret edip Başkana söyliyemiyorum. Siz bir başkana söyleyin’ dedi. ‘Olur’ dedim. ‘Abi başkan bazı arkadaşlara sizin Avrupada kitle tarafından sevilip sevilmediğini sordu. Hepsi de kitle avukatı çok seviyor dediler’ dedi. ‘Başkan bu soruyu neden soruyor’ dedim. ‘Bilmem’ dedi.
Akademide arkadaşlar etrafımı sardı. Döndüğüme sevindiler. Akademiye ulaşan arabayla Barleias' a gittik. Barelias'da Muhabaratın bir adamını yanımıza alarak Suriye' ye giriş yaptık. Yol boyu her konrol noktasında Hamza bir demet Suriye lirasını yetkililere veriyordu. Böylece yeniden vize alarak Şam' a ulaştık. Öcalan Lazikiye' ye gitmişti. O akşam gece geç saatlere kadar arşivdeki raporları inceledim.
Ertesi gün akşama doğru Öcalan Lazikiye' den döndü. Maşallah Öztürk' ün kendisine hediye olarak götürdüğü takım elbiseyi giymişti. Fena halde terlemişti. Cemil Esadın oğluna yaş günü hediyesi olan BMW yoldaydı. Öcalan bana ‘yorgunum yarın konuşuruz’ dedi.
Öcalan her odasından çıktığında O evde olanlar esas duruşta put kesilirdi. Bazen salonun orta yerine dikilir saatlerce konuşurdu. Herkes esas duruşta Öcalanı dinlerdi. Bagok çatışmasında topuğundan yaralı Mahsun da ordaydı. O da koltuk değneğine dayanarak ayağa kalkıyordu. Ayakta rengi solar titrerdi. Dayanamadım. ‘haval sen yaralısın Otur’ dedim. Öcalan ‘tabi tabi, sen yaralısın kalkma’ dedi.
Gece geç saatlerde herkes uyudu. Gecenin geç saatlerinde salondan sesler geldi. Kalktım salona geçtim. Hamza iki kişiyle konuşuyordu. Hamza beni orta yaşlı olanla tanıştırdı. ‘Doktor abimiz’ dedi. Doktor bana ‘kızımla oğlumu kampa götürmüşsünüz. Oğlum size feda olsun. Kızımı verin. Dedikodu duymak istemiyorum’ dedi. ‘Başkan uyuyor. Sabahleyin gelin başkanla konuşun’ dedim. Doktor yanındaki genç adamla birlikte çıkıp gittiler. Hamza bana ‘bu doktor çok iyi bir insan. Her ay bize onbin dolar para yardımı yapıyor.’ Dedi.
Ertesi gün sabahleyin Hamza durumu Öcalana anlattı. Öcalan bağırarak ‘Vah vah. Karıları karı olsa, kızları kız olsa. Doktoru Akademiye götürün, temiz bir dayak atın, aklı başına gelsin’ dedi. Öcalanın sözleri onur kırıcıydı. .Müdahale etmek zorunda kaldım. ‘Akademiye götürüp döverseniz gidip Suriye' ye şikayet etmezmi?’ dedim. Öcan ‘kampanya açmışız. Elli bin liramıza sebep olur’ dedi.
' O zaman arkadaşlar doktoru Akademiye götürsün. Kızıyla görüşsün. Kızı da isterse babasına teslim edin gitsin’ dedim. Öcalan Hamzaya dönerek ‘tabi tabi öyle yapın’ dedi.
Ogün öğleden sonra Öcalan ‘bir hava alayım’ dedi ve iki korumasıyle dışarı çıktı. Bir müddet sonra korumalarından biri geri geldi. ‘Başkan avukat arkadaşta gelsin diyor’ dedi. Merdivenlerden indim, Öcalan çıkışta bekliyordu. Öcalan' la birlikte önde, iki koruma peşimizde iki saat Şam' ı turladık. Ben yoruldum, Öcalan yorulmadı. Köprülerin altından giriyor , öbür taraftan çıkıyordu. Anlaşılan güvenlik diye bir sorunu yoktu. Güvenlik sorunu olan bu kadar rahat hareket edemezdi. Gezi boyunca hep kendi kendine konuştu. ‘Fatma Abbas önderlik düzeyine geldiler amma amma. Talabani bir Amerikadan dönse bir değerlendirme yapsak’ deyip durdu.
Ertesi gün 7 Temmuz 1988 günü için Avrupaya dönüş biletim alınmıştı. Sabah saat beşte Şam Havaalanına hareket edecektim. Akşam Öcalan beni odasına çağırdı. ‘Sizin yönetiminizde yurtseverlerden oluşan yeni bir görevlendirme yapacağım. Yönetiminde görev alacak yurtseverleri kendin seç bana bildir. Bundan böyle Avrupay' ı sizden soracağım’ dedi. ‘Bu hemen hemen imkansız. Ciddi şekilde rahatsızım. Sağlık durumum oldukça beni zorluyor. Bir müddet kenara çekilip tedavi olmam lazım’ dedim.
Öcalan sesini yükselterek: ‘Tecrüben var, tavır geliştir. Emeğin var emeğine sahip çık. Her şeyi benim sırtıma yüklemeyin. Avrupada zaten bütün ülkeleri dolaşıyorsunuz. Bu görevi en iyi siz yaparsınız. Sağlık durumunuz elbette önemli. Yüzbin gider, ikiyüzbin gider bakmayın, tedavi de olursunuz’ dedi.
Ben ne yapacağıma kesin kararımı vermiştim. Daha fazla itiraz etmeye gerek görmedim. Öcalan devamla ‘ Benim M. Ali Birand' la görüşmelerimi bir kitap halinde en iyi siz düzenlersiniz’ dedi. Böylece işlediği suçlarına beni de ortak edecekti. O akşam vedalaştık.
Öcalan eskiden beri uyguladığı taktiği benim için de uygulamayı düşünüyordu. Hedeflediği, tasfiye etmek istediği kişiye önce önemli bir görev verir, sonra kişiden kaynaklansın kaynaklamasın bütün olumsuzlukları hedeflediği kişiye yükler tasfiye eder. Çoğu zaman olumlu olanı da kendi mantığı ile olumsuz görür hesap sorar
Ertesi gün erken saatte kalktığımda, Öcalanın odasından sesler geliyordu. Beni havaalanına götürecek Hamzaya ‘başkan uyanmışmı?’ diye sordum. ‘Çoktan’ dedi. Öcalan benimle birlikte merdivenleri indi, dışarıda bana sarıldı, ikinci kez vedalaştı. Beklediğim bir durum değildi. Kafam karıştı, duygusallığım ağır bastı. Kendi kendime ben hatalımı düşünüyorum diyorum. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Bagok çatışmasında yaralanan Mahsun' la birlikte Şam Havaalanında uçağa bindik. 7 Temmuz 1988 günü akşam saatlerinde Frankfurt Havaalanına indim. Aklımda gurup oluşturmak diye bir düşüncem yoktu. Avrupadaki kadro ve kitlelere düşündüklerimi sözlü ve yazılı aktardıktan sonra, köşeme çekilmeyi düşünüyordum.
Devam edecek


