Anasayfa Yazarlar Hüseyin Yıldırım Yorgunum Dostlar 6

Yorgunum Dostlar 6

altYorgunum Dostlar  6

 Av. Hüseyin Yildirim /  7 Temmuz 1988 günü akşam saatlerinde Frankfurt Hava Alanına indik. Ben, pasaport kontrölünden geçtim. Birlikte geldiğim yaralı Mahsun içerde kaldı. Bizi hava alanında karşılamaları gerekenler ortalıkta  yoktu. Şamda  yiğinca Arapça büroşür eski bir valize konulmuş, bize teslim edilmişti. Bağaj bölümünden valizi aldım, tekrar konrol noktasına döndüm. Bu arada bizi karşılıyacak arkadaş sallana sallana geldi. Valizi ona teslim ettim, konrol noktasına döndüm. Bozuk almancamla polise Mahsun`u sordum. Polis "krankhaus" dedi. Mahsunun hastahaneye gönderildiğini öğrenince rahatladım. Hava alanından trenle Russelsehim deki yakın bir akrabamın evine gittim.

               Çok üzgün, kafam karmakarışıktı. Öcalanın sabahın erken saatinde bana sarılarak yolcu etmesi, beni allak bulak etmişti. Açıkcası duygusal yönüm ağır basmıştı. Bir türlü uyuyamadım. Kalktım, mutfaktan bir demlik çay aldım, balkona oturdum. Sigara üstüne sıgara içtim. Öylesine doluyumki, pimi çekilmiş bomba gibiyim. O balkonda saatlerce düşündüm. Diyarbekir`den bu yana tanık olduğum ve gördüğüm zülüm, kahramanlık ve fedekarlıkları, bir de Öcalan`ın şahsında gördüklerimi yanyana koyuyorum. Kendi kendime duygusal davranma diyor kendime kızıyorum. Şamda felakete doğru gidişi açık ve net olarak görmüştüm. Felakete doğru gidişin ne militanı ve ne de seyircisi olamazdım. Kadroları, kitleleri uyarmaya karar verdim. Bu görevimi yerine getirdikten sonra köşeme çekilecektim. Karar vermek benim için kolay olmadı. Benim durumumdaki bir insanın pisikolojisini  ancak böylesi durumları yaşıyanlar bilir. Sorun aile, köy, mahalle sorunu değildi. Milyonların, halkın sorunuydu. Davaya inanmış, yaşamımı feda edrcesine büyük bir umutla bağlanmıştım. Öcalanın şahsında gördüklerim umutlarımı yok etmiş, hüsrana uğramıştım.

                 Sabah erken bir saatte trenle Köln`e gittim. Bir kahvede PKK Avrupa sorumlusu Salih Aras`la buluştum. Gördüklerimi, düşündüklerimi Salih Arasa anlattım. Beni dikkatlice dinledi. Cevabı tek bir cümleydi. ‘Biz Diyarbekir Direnişine bağlıyız’ dedi. Ertesi gün Parise gidecektim. Salih Aras ‘ yol masrafını yarın tren saatinden önce bir arkadaşla sana gönderirim’ dedi ve ayrıldık.

                   Salih Arası 1983 yılı baharında Cenevrede tanımıştım. Güney Kürdistanda Hatice Yaşar'la olan bir tartışma sonucu bir gurup arkadaşıyla Ala Rızgariden kopmuş, Cenevreye gelmişti. Genç ve enerjikti. Konuşmasını, hareket etmesini bilen bir arkadaştı. PKK ye sempati ile bakıyordu. Salih Aras bende çok iyi bir etki yaratmıştı. O dönem Avrupada olan PKK  kadrolarına Salih Arasla ilgilenmelerini, ilişki kurmalarını tavsiye etmiştim. Daha sonra Salih  Aras çeşitli görevlerde bulundu. Kısa bir süre Şama gitti ve Avrupa`ya döndü. Akademide bir çok olumsuzluklara tanık olduğunu, ciddi şekilde rahatsız olduğunu  sonraki yıllarda öğrenecektim. Salih Aras Şamdan Avrupaya dönünce, PKK Avrupa merkez üyeliğine seçildi. Ne varki Salih Aras`ta eski enerji ve heyecanı göremiyordum. Durgun ve düşünceliydi. 1988 yılında PKK Avrupa sorumlusu oldu. Cendereye şıkıştırılmış kitle, dernek ve komiteler derin bir nefes aldılar. Salih Aras`ın gerek PKK  kitlesiyle, gerekse PKK dışındaki Kürt çevreleriyle ilişkileri insancaydı.

                   Kölde Salih Aras`la görüşmem kafamda soru işareti  yaratmıştı. Gerçi Salih Aras'ın insiyatifiyle bana bir kötülüğün gelmiyeceğini biliyordum. Ancak: " Biz Diyarbakır direnişine bağlıyız" cümlesindeki "biz" kelimesiyle kimleri kastediyordu. Gecelerde, meydanlarda kitleler  direnmek yaşamaktır. Yaşasın Diyarbekir direnişimiz sloganlarını haykırıyordu. 1986 PKK üçüncü konresine kadar  Öcalanda Diyarbekir direniş değerlerine dayanarak dışardaki kadroları kul köle haline getirmişti.   Dışardaki kadroları sindirdikten sonra, bütün gücüyle Zindan direniş kadrolarına yöneldi. Salih Arasın cümlesindeki anlamıyle Diyarbekir Direnişinin karşıtı kimlerdi. Öcalan kastediliyorsa, bunu bana açık söyliyebilirdi şeklinde yorumluyordum.

                     Ertesi gün trenin hareket saatinden önce Salih Aras bir arkadaş kanalıyle bana beşbin mark gönderdi. Eskiden bir görüşmeye giderken, yollarda fazla masraf olmasın diye bir kahveyi iki kişi bölüşürdük. Salih Arasın yol masrafını aşan fazla para göndermesi bana anlamlı geldi. Kölnden trene bindim, Parise gittim. Bir önceki yazımda Akademide bir bayan ve Avrupada olan eşinden isim vermeden bahsetmiştim. Sordum soruşturdum bu iki değerli insanın şehit olduğunu öğrendim. Bahsi geçen bu değerli iki insan Adıyamanlı Kazım ve eşi Rahime'dir. Bu isimler kod isimlerdir. Gerçek isimlerini bilmiyorum. Kazım PKK  Avrupa merkez yönetimindeydi.

                         Parist'e bir evde  Kazım'la görüştüm. Şam da ve Akademide olan bitenleri anlattım. Beni bağışlayın. Bile bile bir felaketin militanı olmak istemiyorum dedim. Kazım, abi Şamda, Akademide ve Avrupada uzun zamandan beri yaşanan olumsuzlukları çoğumuz biliyoruz. Seyrediyoruz: Kimseden ses çıkmıyor. Sanki yaşanan olumsuzlukların sorumlusu çalışan kadrolardır. Aponun bir kusuru yoktur. Hepimiz sıraya girmiş özeleştiri veriyoruz Milliyet Gazetesi her kesin elinde. Sıradan sempatizanlar bile yapılan röpörtaja tepki gösteriyorlar. dedi. Kazımın öfkesi yüzünden okunuyordu. Tekrar bana dönerek eşini kastederek Rahime orda ne yapıyor. Hala daktilomu yazıyor. Gidip kolundan tutup getireceğim. İsterlerse ikimizi kurşuna dizsinler. Abi eşimi getirinceye kadar bu görüştüklerimiz aramızda kalsın dedi. Akademide eşinin bana söylediklerini  anlatacağım sırada Mizgin ile Kara Ömer nefes nefese içeri girdiler. Mizgin bana Ömeri kasdederek bu adam benden ne istiyor dedi. Evet,  Apo  Kara Ömeri Şamda, Akademide çok kötü işlerde kullanmıştı. Ortadan kaldırmak istiyordu. Ömer farkındaydı ve huzursuzdu. Avrupada kendisini koyvermişti. Mizgin'in peşine düşmüştü. Mizgin, Hünerkom müzük gurubundaydı. Sakin, ağırbaşlı hanım bir kızdı. Bir abi olarak beni çok seviyordu. Önce Şam da, daha sonra gerila ortamında çok kötü durumlara düşürüldü. Sonuçta üstündeki bombanın pimini çekerek intihar ettiğini öğrendim. Ömerin durumuna daha sonrada değineceğim. Aynı gün, Kazım Ömer ve Mizgin beni tren ile İsviçreye yolcu ettiler.

                          Paris`ten  İsviçreye geçtiğim günün akşamı Mahirle (Numan Uçar) buluştum. Tam üç gece, ben anlattım, Mahir dinledi. Sana katılıyorum. Ancak kitle duymasın dedi. Yarından tezi yok. Gördüklerimi, düşündüklerimi kitlelere anlatacağım dedim. Bu arada Öcalanın telefonla beni aradığı haberi geldi. Mahirin yanında Öcalana telefon ettim. "Buyurun beni aramışınız" dedim. "Arkadaşlara talimat verdim. Sizin için İsviçrede temiz bir ev kiralasınlar. Hem dinlenmiş olursunuz, Hem de Birandla olan görüşmelerimi bir kitap halinde düzenlersiniz "dedi. Olur dedim ve telefonu kapattım. Daha sonra göl kenarında kiralanan o temiz villada Ergenekon sanığı Yalçın Küçük oturacaktı. Mahirle birlikte Basseldeki derneğe gittik. Dernek oldukça kalabalıktı. Bir masada sorumlu düzeyde olan üç arkadaşa düşüncelerimi anlattım. Ben Akademideyken İsviçreden iki yurtsever de Akademiyi ziyarete gelmiş dönmüşlerdi. Onlardan biri dernek kapısından içeri girdi. O yurtsevere açık ve yüksek sesle Akademide neler gördün. Üzüldünmü sevindinmi ? dedim. Önce gevşek bir ağızla iyidir abi dedi. Ben hiç iyi görmedim dedim. Yurtsever yüzüme baktı, Öcalanı kastederek, abi abi ben onun su içişinden bile nefret ettim dedi. Birden dernek karıştı. Milliyet Gazetesindeki Öcalan röpörtajını ihanet olarak değerlendirenler, bu halkın çocukları Öcalanın saltanatı içimi savaşıyor diyenler, işi küfüre vardıranlar oldu. Müdahale etmek zorunda kaldım. Arkadaşlar küfür etmeyin. Küfür etmek acizliktir. Sorunlar hiddetle şiddetle çözülmez. Oturun sabırlı ve soğukkanlı bir şekilde sorunları aranızda tartışın dedim. Mahir dernekte yaşanan durumdan bir hayli tedirgin olmuştu.Aynı günün akşamı trenle Parise gitti. Ben Mahiri severdim. Kötü niyetli değildi. Mevcut tehlikelerin de farkındaydı. Ne varki güç getiremiyor, çekiniyordu.

                         Bu arada hiç beklemediğim bir şekilde düşündüklerim hızla kitlelere yansıdı. Bunda sevgili Salih Arasın çabaları belirleyici oldu. Aslında benden önce mevcut durumdan rahatsız olan Salih Aras, güvendiği bazı arkadaşlarla sorunları tartışmış, küçük de olsa bir gurup oluşturmuştu. Benim ortaya çıkmamla birlikte eski bir kadro olan Hollanda sorumlusu Nadire de bu guruba katıldı. Artık Salih Arasla, Nadire ile telefonla görüşüyordum. Kitleler Öcalanın söylem ve pratiklerinden bıkmıştı. Bizim çıkışımızı bir umut olarak gördü. Kitleler yoğun ve açık olarak bizi destekliyordu. Öcalan bu durumu resmen itiraf ediyordu. Serxabunda yayınlanan açıklamasında, En önemli üssümüzü  ele geçirmişlerdi. Son bir müdahaleyle kıl payı kurtardık diyordu. Ancak Öcalan herzaman yaptığı gibi silahlı çetelerini devreye soktu. Bizler ilegale çekilince kitleler terör korkusuyla  sindi. Ben, yüzlerce aile ve şahıslarla telefonla konuşuyordum. Bana, biz her gün sana dua ediyoruz. Korkuyoruz diyorlardı. Kitleler Öcalanı anlamış, rahatsızdı. Ben bunu görüyordum. Öcalan da biliyordu. Bunun için kitleleri sindirmek için devamlı terör estiriyordu.

                            Biz neden ilegale çekildik? Neden silaha silahla karşılık vermedik?. Örgütün silahları bizim elimizdeydi. Öcalan`ın çetelerinin  nerden silah satın aldıkları, nereye geldikleri anında bize haber veriliyordu. Benim arkadaşlarım bizi öldürmeye gelenlerden daha militan ve daha iyi silah kullanıyorlardı. Rahatlıkla geldikleri yollarda pusu kurar imha edebilirdik. Bu yönteme baş vursaydık, Avrupada Öcalanın adından söz edilmiyeceğini de biliyorduk. Peki neden yapmadık?. Çünkü böylesi bir durum tam da Öcalanın istediği bir sonuç olurdu. Üstelik Öcalan`a yönelttiğimiz en ağır eleştiri, sen bu halkın çocuklarını neden biribirine vuruşturuyor ve öldürtüyorsun. Aynı duruma düşmek istemiyorduk. Sloganımız belliydi. Yeniliriz, ölürüz, ancak kürtlerin katili olmayız.

                             Bu arada gelişmelerden Öcalan haberdar edilmişti. Bana göre Öcalana haber veren, ne yapacağına karar veremiyen, paniğe kapılan Mahirdi. Mahir, Öcalanın Kenyada sözcülüğünü yapan Dilanı Paristen Şama uçurmuştu. Şamdan idam fermanım Avrupaya ulaşmıştı Uygun bir yöntemle ortadan kaldırın deniliyordu. Ben hala kitlelerle beraberdim. Her an vurulabilirdim. Milliyet Gazetesinin Bürüksel muhabirine, Kürt Halkının, PKK nin bir diktatöre iytiyacı yoktur. PKK nin proğramı, amacı ve hedefi Diyarbakırda resmi belgelere geçmiştir. PKK yi tasfiye amacı taşıyan, bu yönlü  T.C ye açık mesajlar içeren Öcalanın Mehmet Ali Birand ile olan röpörtajını şiddetle redediyorum şeklinde kısa bir not gönderdim. Bu açıklamam  Milliyet Gazetesinin birinci sahifesinde yayınlandı. "Üç gün beni dinleyen, sana katılıyorum" diyen Mahir, Paristen bana telefon etti. "Rahberliğe ilk adımı attı, gel" dedi. "Nereye geleyim? "Dedim. "Partiye gel "dedi." Parti senmisin? Sen çaresiz, zavallının birisin " dedim ve telefonu kapattım. İsviçreden bir arabayla güney Fransadaki dostlarımın çiftliğine gittim.

                         Dostlarımın çiftliğinde İdris (Asim Güzel) otuza yakın PKK sempatizanına teorik eğitim veriyordu. Burada bir parantez açmak istiyorum. 1987 yılında Şam`dan gelen müdahale gurubu, bir önceki müdahale gurubuyla birlikte çok sayıda kadroyu tutukladı. Kölnde bir eve kapattı. Tutuklular arasında bulunan Maraşlı İsmet beşinci kattaki evin penceresinden atlayarak intihar etti. Ben Almanya dışındaydım. Köln`e döndüğümde olay olmuş bitmişti. 1987 sonbahar aylarında Fuat bana dostların yanında "bize bir yer bul, geniş katılımlı bir toplantı yapacağız "dedi. Doslarıma telefon ettim, yer hazırladılar. Yine onlarin kısmi yardımıyla pasaportu olmayanlarla tutuklu olanları sınırdan geçirerek dostların çiftliğinde toplandık. Çiftlikte Salih Aras  PKK li bir guruba teorik eğitim veriyordu. Gurup oldukça kalabalıktı. Çadırlar kurulmuş, toplantı salonu hazırlanmiştı. Ben ilk defa konferas dedikleri PKK nin bu toplantısına kendi isteğimle katılıyordum. Çünkü mevcut gelişmelerden, kanlı pratiklerden son derece rahatsızdım. Bu toplantıda rahatsızlıklarımı dile getirmek istiyordum. Bir çadırda tutulan tutuklular serbet bırakıldı. Ardından toplantı başladı. Toplantı, toplantıya katılan aklı başında olanların bütün ümitlerini yok eden bir toplantı oldu. Divanda Mahir,Fuat Ve Kara Ömer oturuyorlardı. Özeleştiri sürecine alınanlar  saatlerce ayakta kendilerini suçluyor, başkana layık bir insan olmadıklarını söyliyorlardı. Sıra Abbasa gelmişti. Abbas 1987 yılının başından aynı yılın sonbaharına kadar  Avrupadaki pratiklerin sorumlusuydu. Üstelik bu süreçteki kanlı pratiklere kitleler açık tepki göstermişti. Tek sorumlu Abbasmıydı? Abbas üçüncü kongrede Lolan pratiği adı altında,  yerden yere vurulmuş içi boşaltılmıştı. Eline işte size yetki, işte görev gidin kendinizi kanıtlayın diye bir talimat verilmiş, 1987 yılı başında müdahale gurubu adıyle Avrupaya gönderilmişti. Abbas gelir gelmez kanlı pratiklere başlıyarak kendisini kanıtlamak istedi. 1983 yılından 1986 yılı 3. kongre sürecine kadar Avrupadaki pratiklerin sorumlusu Azeri kökenli Edipti. (Karslı Muharem) Edip, kendisine yakın üç kişiyi de kanlı pratiklere bulaştırmıştı. Edip daha sonraki yıllarda Istambulda boğdurularak bir çöplüğe atıldı. Edip ve Abbas bu kanlı pratiklerin gündeme gelmesinde tek başınamı karar verdiler? Kesinlikle hayır. Bu iki insan Öcalanın talimatı ve onayı olmadan bir yere adım bile atamazlardı. Bir eylem veya bir pratik kitle tarafından destekleniyor, tasvip görüyorsa, sonuçları Öcalanın hanesine yazılıyordu. Eylem veya pratik kitleler tarafından tasvip edilmiyor tepki görüyorsa, bir günah keçisi bulunuyor onun sırtına yükleniyordu. Tıpkı ülkede gerila ortamında olduğu gibi.

                    Eleştiri sürecine alınanlar saatlerce ayakta bekletilirken, Abbas daha tek kelime konuşmadan bir sandalye çekti oturdu. Peki bu ayrıcalık neden? Üstelik Abbas tutuklu olarak bulunduğumuz alana getirilmişti. Ben önce divanı tutumundan dolayı eleştirdim. Ardından yaşnan pratiklerden rahatsızlığımı dile getirdim. Abbasın özeleştirisi tek cümleden ibaretti. Bu pratiklerin zarar verdiğini kabul ediyorum. Dedi. Neden zarar verdiğini de açıkla dedim ve toplantıyı terk ettim. Öğlen saatinde toplantıya ara verilince, ben, Fuat ve Maşallah Öztük  Öcalanla telefonla görüşmeye gittik. Rahatsızlıklarımı telefonla Öcalana da aktardım. Öcalan diğer sorumlu arkadaşlara küfür ve hakaret ederek, "bana tecruben var. Tavır geliştir, görev al "dedi. "Görev almıyacağımı" söyledim. Benden sonra Fuat ve Maşallah Öztürk görüştüler

                      Toplantının öğleden sonraki oturunumunda özeleştiri sırası Edipe gelmişti. Edip, konuşmasına ben Aleviyim Allaha inanıyorum dye başladı. Kızılca kıyamet koptu. Fuat bütün gücü ile bağırarak , aha Mehmet Ali Ağca dedi. Abbas ile Edip iki düşman kardeşlerdi. Abbas fırsatı yakalamış, bütün gücü ile Edipe yükleniyordu. Edip başkaca tek kelime konuşmadan tutuklanarak bir çadıra kapatıldı. Edip pratiklerinden dolayı tutuklanmıyordu. Dini inaçlarından dolayı tutuklanıyordu. Düşündürücü olan da buydu. Peki Edip bu konuda samimimiydi? Kesinlikle hayır. Yıllarca berarer olduğu dava arkadaşlarını acımasızca katleden Edip, sıkışınca Aleviliğini kalkan olarak kullanıyordu. Edip PKK ve politikasını çok iyi biliyordu. Öcalanın talimatıyle  işlediği cinayetlerden kendisinin sorumlu tutulacağını, günah keçisi olarak taşlanacağını biliyordu. Toplantıda bulunan çok sayıdaki Alevi kökenli kadroların duygularını sömürüyordu. Edip toplantıdaki kadroların oyu ve onayı ile tutuklanmıyordu. PKK Avrupa merkez üyelerinin kararıyla tutuklanıyordu. Benim Edipin kanlı pratiklerinden en küçük bir bilgim yoktu. Toplantıda bu konularda tek kelime söz edilmedi. Ben Edipin kanlı pratiklerini 1988 Haziranında Akademide öğrenecektim.  Abbasa gösterilen müsamahaya karşılık, Edipe konuşma hakkı tanınmadan tutuklanmasını açık bir haksızlık olarak gördüm. Bu nedenle Edipin tutuklanmasını, buna karar verenleri ve divanın tutumunu eleştirdim ve ikinci kez toplantıyı terk ettim.

                            Aynı gün akşam yemeğinden sonra bulunduğumuz çiftligin sahipleri Longo Mai yöneticileri ile bir salonda sohbet toplantısı düzenlendi. Büyükçe bir masanın bir tarafında Longo Mainin Başkanı Remi ile üç arkadaşı, Diğer tarafında Fuat, Abbas, Mahir ve ben oturuyoruz. Karşımızda orada bulunan PKK taraftarlarıyle Longo Mai taraftarlarından oluşan kalabalık bir dinleyici kitlesi oturuyordu. Longo Mai Başkanı oldukça tecrübeli bir insandı. Fransız Kominis partisine üye bir aileden geliyordu. Cezayir savaşında Fransız ordu cephesinden kaçarak Cezayir tarafına geçiyor. Cezayirlilerle birlikte Fransızlara karşı savaşıyor. Yaralı olarak Fransızların eline düşüyor. Pariste işkence görüyor. İki polisin yardımıyle hapisten kaçıyor. Bir müddet Norveçte Kalıyor, sonra Avusturyaya geçiyor. 1968 öğrenci hareketlerinin perde arkası yöneticilerinden biridir. Avusturyada kaldığı eve patlayıcı atılınca İsviçreye geçiyor. 68 öğrenci hareketlerinin yenilgisinden sonra, o dönemin öğrenci liderlerinden  bazilariyle bulunduğumuz çiftliği satın alarak oraya yerleşiyor. Latin Amerika ve Afrikadaki ulusal kurtuluş hareketleriyle yoğun ilişkileri vardı.

                              Toplantıda Longo Mai Başkanı Remi bize hitaben hoş geldiniz. Mücadelenizde başarılar dilerim. Kıt imkanlarımızla size yardımcı olmaya devam edeceğiz. Bizim bir iktidar hedefimiz yoktur. Burjivazinin göbeğinde yaşıyoruz. Burjivaziye muhtaç olmadan da yaşanabileceğini kanıtlamaya çalışıyoruz dedi. Bizim taraftan Fuat her şeyi kendisiyle başlatan bir mantıkla, dünyada ulusal kurtuluş mücadelesi veren hareketler, ya tarihten beri süregelen direnişlerine, veya gelişmiş kültürlerine dayandılar. Biz sıfırdan başladık dedi. Remi Fuatın bu düşüncesine itiraz etti. Direnişleri ve kültürleri sıfırlanmış bir halk, şu veya bu halkın içinde asimile olmuş bitmiş demektir. Bu durumdaki bir halkın kurtuluş davasından söz edilemez. Ben Kürt Halkının tarihini biliyorum. Tarihten beri direnen bir halktır. Avrupayı tanımıyorsunuz. Çok rahat hareket ediyorsunuz. Avrupa polisi ensenizdedir. Salonda dinleyici olarak oturan arkadaşlarımızı işaret ederek, ben bunların konuşmasını istiyorum. İçinizde demokrasiyi geliştirin. İçinizde tüm yönleriyle işleyen bir demokrasi size zaferin yolunu açar. Latin Ameikalı, Afrikalı çok ulusal kurtuluş hareketlerini tanıdım. Onlara da bu uyarıyı yaptım. İçlerinde demokrasiyi işletmeyen dev gibi hareketlerin hepsi de yenilgiye uğradılar. Reminin son cümlesi çok enteresan ve düşündürücüydü. Benim sizin direksiyonunuz (önderliğiniz) hakkında ciddi endişelerim var dedi. ( Reminin Öcalan hakkındaki düşüncesi defalarca Öcalana rapor edilmişti. Ben 1988 Haziranında Akademide iken, Remi bir arkadaşıyle Öcalan ile görüşmek için Şam Hava alanına inmişti. Öcalan Remi ile yüzyüze gelmek istemiyordu. Muhabaratla ilişki kurarak Reminin Şama gelmesini engellemişti. Remi ve arkadaşı Şam Hava alanından geri dönmek zorunda kalmıştı.)

                             Fuat ile Remi arasındaki konuşma ve tartışmalar beni Diyarbekir duruşmalarına götürmüştü. PKK Ana Gurup iddianamesinde PKK proğramından bahsedilen bölümde, proğramda Kürt Halkının toplum yapısının dağıtıldığı gibi bir tespitin olduğu iddia ediliyordu. Mazlum Doğan sorgu savunmasında, zülme rağmen soğukkanlı haliyle, tane tane sözleriyle, PKK  proğramında iddianamede iddia edildiği gibi Kürt Halkının toplum yapısı dağıtılmış şeklinde bir tesbit yoktur. Toplum yapısı dağıtılmış bir halkın kurtuluş davasından söz edilemez. PKK proğramında Kürt Halkının toplumsal yapısının dağıtılmak istendiği şeklinde bir belirleme var dedi. Duruşma hakimi Emrullah Kaya Mazluma, sen PKK proğramını okudunmu? Dedi. Mazlum, bir partinin proğram ve tüzüğünü okumadan o partiye üye olacak kadar aptal değilim. Hiç kimse de aptal değildir dedi.

                             Ertesi gün Öcalan telefonla bana, Kıbrıs Rum kesimi görüşmek istiyor. Bu görüşme bizim için çok önemli. Derhal Yunanistana gitmeniz lazım dedi. Toplantıda olan bitenlere katılmadığımı, Edipe söz hakkı tanınmadan tekrar tutuklandığını, bu tür pratiklerin mücadeleye zarar verdiğini söyledim. Öcalan Fuata, Abbasa ve Mahire küfür ve hakaret yağdırdı. Öcalan benim toplantıya katılmamı istemiyordu. Gündemde olmayan Kıbrıs görüşmesi bir bahaneydi. Nedeni açıktı. Toplantıda olan bitenler Öcalanın talimatlarının sonuçlarıydı. Toplantıda yaptığım eleştiriler telefonla Öcalana bildiriliyordu. Bu nedenle Öcalan beni Yunanistana postalıyordu. Aslında düşünce olarak katılmadığım, rahatsız olduğum bu toplantıda ben de kalmak istemiyordum. Kürdistan Komitede birlikte çalıştığım, çok iyi ingilizce bilen arkadaşım Yılmaz ile birlikte, Uçakla Atinaya gittik.

                              Atinada  tabir caiz ise bir batağın içine düştük. Öcalan yazılı bir talimat göndermiş, Atinadaki Lavriyon kampını ele geçirin, parti okulu haline getirin demiş. Bu talimattan benim ve arkadaşım  Yılmazın  haberi yoktu. Atinadaki Lavriyon kampı Birleşmiş Milletlerin finanse ettiği bir kaptır. Çeşitli ülkelerden yüzlerce kişi bu kampta barınıyordu. PKK nin kampta otuz kişilik bir sempatizan gurubu vardı. Ben daha önce defalarca Atinaya gitmiştim. Atınanın merkezinde, Yüksekçe bir binanın üst katında PKK nin bir derneği vardı. PKK nin Yunanistan sorumlusu Mehmet Hayri Durmuşun amcasının oğlu  Sait idi. Atina, Selanik ve diğer şehirlerde toplantılar düzenledik. Yunan Halkı  büyük bir dayanışma içindeydi. En ufak bir sorun yoktu.

                           Öcalanın talimatıyle  Cemal kod adlı kişinin sorumluluğu altında üç kişilik bir gurup Atinaya gidiyorlar. Cemal Yunanistan sorumluluğunu Saitten devralıyor ve Lavriyona yerleşiyor. Başlarında Cemal kod adlı kişi olmak üzere Lavriyondaki PKK taraftarı gurup, ellerinde pılastik kılaşinkoflarla kampta ve kampın çatısında gösteri yaparak, kamptakilere teslim olun diyorlar. Kampta bulunan diğer guruplara saldırıyorlar. Rızgarı taraftarı Muşlu bir genç, saldırıdan kurtulmak için  kadınlar bölümüne sığınıyor. Cemal ve gurubu bu genci yakalıyarak kampın giriş kapısına getiriyorlar. Cemal  bu gecin yakasını tutarak Bunun cezası nedir? Diyor. Guruptan biri ölüm diye bağırıyor. Cemal kapıdaki Yunan polisinin gözleri önünde bu genci bıçaklıyor. Her zaman olduğu gibi kurban yine bir Kürt oluyor. Lavriyondaki Yunan Halkı  kalabalık bir kitle halinde PKK yi protesto ediyorlar. Kampta bulunan Partizan ve Halkın Kurtuluşu taraftarları bir taraftan basın toplantılariyle Yunan ve Avrupa kamuoyuna olayların gelişimini duyuruyorlar, diğer yandan PKK yi ve Yunan polisinin tutumunu protesto amacıyle açlık grevleri düzenliyorlar. Gelişen tepkiler sonucu  Lavriyon Kampında bulunan PKK taraftarları kamptan alınarak Atinanın merkezinde bir otele  yerleştiriliyor. Kampı ele geçirmek istiyenler, haklı olarak kamptan atılıyorlar.

                          Ben ve arkadaşım Yılmaz Atinaya vardığımızda olay olmuş bitmişti. Cemal üstü başı kan, elinde kanlı bıçağıyle dernekte oturuyordu. Dehşet verici bir olaydı. Sanki Kürt Halkının mücadelesini dünyaya terörist göstermek için özenle seçilmiş bir olaydı. Cemal süt dökmüş kediye dönmüştü. Olaya karşı olan kızgın PKK taraftarları Cemale saldırdılar. Öldürmek istiyorlardı. Arkadaşım Yılmaz, sinirlenmiş elleri titriyordu. Saitin yardımıyle Cemali alıp bir eve kapattık. Lavriyonda  PKK yi protesto edenler bu kez Atina merkezinde protesto mitingi düzenlediler. Olayları yatıştırmak için Yunanların desteğine ihtiyaç vardı. Eskiden tanıdığım ve yakın desteğini gördüğüm Yunanlı Aydınlara telefon ediyorum. Soğuk bir merhabadan başka tek kelime konuşmak istemiyorlardı. Arkadaşım Yılmazla birlikte Yunan yetkili makamları ile görüştük. Olaydan derin üzüntü duyduğumuzu, olayın Kürt Halkına, PKK ye maledilmemesi gerektiğini, bilinsiz bir iki kişinin başlattığı bir olay olduğunu, Atina merkezinde düzenlenmek istenen mitingin iptalini, bir otele yerleştirilen PKK taraftarlarını tekrar kampa alınmasını rica ettim. Miting iptal edildi. Çok sevdiğim ve taktir ettiğim Vartolu bir arkadaşın sorumluluğunda, otele yerleştirilen PKK taratarları  Lavriyon Kampına geri döndüler. Bıçaklanan gemç hastahaneye kaldırılmış, sağlık durumunun iyi olduğunu öğrendim. Ortalık kısmen yatışmıştı. Ne acıdırki  Partizan ve Halkın Kurtuluşu taraftarları basın toplantılarında, olayı benim başlattığını açıklıyarak beni suçlıyorlardı.

                          Şam`dan, Yunanistan sorumluluğuna atanan Karslı İhsan ile Kesire Atinaya geldiler. Kesirenin hali içler acısıydı. Perişandı. Ayağında ayakkabı bile yoktu. Kesire parti üçüncü kongresinde tutuklanmış, yerden yere vurulmuştu. Kesirenin başına gelenlerden en küçük bir bilgim yoktu. Kesireye karşı olumsuz davranışlardan dolayı sorumlu olan İhsanı uyardım. Onun konumu başka. Ben bir şey yapamam dedi. Ve ben, Kesirenin başına gelenleri İhsandan öğrendim.

                          Kesire ve İhsan geldikten sonra Lavriyon olayının tek sorumlusu Cemali tutulan evde sorguladık. Camale sorulan sorulara Cemalin cevabı çok açık ve kısaydı."Ben bana verilen talimatın gereğini yaptım "diyordu. Kim sana bu talimatı verdi sorusuna, "açıklıyamam "dedi. Sana verilen talimatta adam öldürme varmıydı.? Gerekirse vardı dedi.

                          

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile