Selahaddin Demirtaş'a mektup
Nihat Budan/ Sayın Demirtaş, adı yasak olan ülkemizde, Kürd halkının haklı davası adına, Allah hayır bile demek ne kadar zor olduğunu hemen her insanımız bilir. Zorun ve zulmün altında varlığımıza sebep bu çileli halkın ısrarla var olma arayışında ve kavgasında, bizlerde birer yararlı, evlat olma hakkına sahibiz. varlığımızı yasaklayarak, kendi kavim varlığını sürdürmek isteyenler bu isteklerinde asilzade, bizlerde kimin evladı olduğumuzu bilmeyecek kadar haramzade olmayız.
Kimse, orta doğunun, bu kadim halkından, onun çocuklarından böyle bir basiretsiz talepte bulunmasın ve beklemesin.Var olmak, varlık sahibi olmak, tüm canlıların fıtrati hakkıdır. Bir kere var olmuşuz, hakkımızdır kendimizce var olmak, kendimizce evlatlarımızı yaşatmak ve yarınlarımızı yaşayabilir kılmak.Bu kadim halkında, tarihinden sırtlayıp getirdiği toplumsal değer yargıları, yaşanabilir gelenekleri, paylaşabilinir hayalleri var torbasında.Her varlık özünü tarihinden getirir. Varlık sürdürmenin tarihi beslenme damarı kuvvetli olanlar yaşar, olmayanlarsa, bahçede meyve vermeyen ağaçlar misalinde olduğu gibi hep kesilirler.
Kürd halkı, insanlığın en eski çağlarından bu güne gelişinde karşılaştıkları tüm zorlukları büyük bir sabırla aşmayı bilmişlerse, bu halkımızın güçlü yaşama inancıyla alakalıdır.
Tabi ki toplumların yaşama azmini ve inancını oluşturan insan emeği ve eylemi önemlidir
Kürd halkının ulusal haklarını müdafa ve muhafaza etmek için tek başına, Pir Seyit Rızanın, Şex Sait efendinin, düşmana karşı duruşları onurluca darağacına yürüyüşleri bile bu milletin asaletini anlamak için yeterli bir sonuçtur.
Tabi ki bu duruşun bir tarihsel mücadele geleneği var, dikkat edilirse bu gelenek sahibi kimi, Kürd siyasetçileri ve önderleri geleceğimizi oluşturmada birer manevi ahenk taşı olmuşlar.
Bu tarihi geleneğin damarından beslenen, Kürd kızları ve oğulları Türk, Arap, Fars zulmüne karşı yılardır, dağlarda, zindanlarda, kendi aksakalı dedelerinin adlarını anarak, onurlu bir gelecek adına ölümü dahi dik yürüyerek karşılamayı şeref saymaktalar.
Sayın Salahadin, bilmeni isterim ki, bizler, Kürd halkının en talihsiz kuşağıyız. Ülkemizi işkal edenler, Kendi saltanatları ve kendi Çocuklarının geleceği için sadece topraklarımıza yerleşmeyle beslenmeyi kafi görmediler. Bir de kendi hizmetlerine koşacak hayvanlarına bakacak, insanlara da ihtiyaçları vardı.
Bir ülkenin toprağından, insanından istifade edebilmek için ilk başta yapılması lazım gelen, o milletin aklı başında namuslu insanlarını ortadan kaldırmak ve onların yerine haramzadeleri başa getirmek olmuştur. Bu yöntemle denetim altına alınmış olan o halkın Çocuklarına istediğin gibi yönetme, yönlendirme olanağına sahip olabilinir.
Ülkemizin idari işlerini ele geçirenler, halkımızı denetimlerine alanlar kabul edelim ki bir daha başımıza aklı başında, yüreği sağlam, işinde namuslu olan adamın toplumsal idari kurumların başına baş olmaması için ne gerektiyse onu yaptılar ve yapmaya çalışmaktalar.
Örneğin, Kürd halkı kendi toplumsal özüne uygun seçtikleri temsilciler başta, Pir Seyit Rıza’yı, Sex Sait efendiyi, Mala Mustafa Barzani’yi, Qazi Muhamad, M. Hayrı Durmuş ve daha nice önderlerimizi bu sebeplerden dolayı katl ettiler.
Halkımızın kendi tarihi kültüründen ve özünden süzülüp gelen önderlerimiz, önderlik etikleri davalarına nasıl bağlı olduklarının ispatı için evladıyla darağacına dik yürüyen, Pir Seyid Rıza’ ve onun o kahraman Oğlunun idam sehpalarına yürüyüşleri sanırım bu halkın kimleri Lider seçtiklerini anlamak için yeterli bir sebeptir?
Sonra bu asil önderlerimizi idam edenler, halkımızın başına baş olsun diye Kamer Genç gibilerini baş seçtiler.
Oysaki fukara Kamer Gencin aklı kendisine yetmiyor.
Nasıl gelip acılı Dersim halkının hakkını, hukukunu bu zalimlere karşı savunabilir temsil edebilir ki.
Sonra her Kürd Şehrinde, kasabasında ve Köy’ünde bu ayarda çapsız tipleri başımıza baş diye bela etmişler.
Kürd halkın kendi tarihsel yaşama anlayışından, bilincinden, kültüründen sınayıp seçtikleri o bilge insanlar yerine, artık, Türk devlet, okullarında eğitim görmüş ve kendi tarihi toplum bilincinden be haber olan yeni idarecileri işlerin başına getirdiler.
Bu okullardan mezun olan çok az insan kendi halk gerçekliğine yakın olmaya, dertlerine ortak olmaya gayret etmiş. Ama maalesef bu duygu ve düşünce sahibi olan insanlar daha halkının, hak kelimesini ifade etmeden, ya hapishaneye, ya mezara, ya da sürgüne gönderilmişler.
Sayın Salhadin, Cumhuriyet Okullarından mezun olan ve halkına yabancılaşan insanımızın, devlet adına gelip yöneticilik etmelerine hele bir bakalım, Kürdler nasıl bir fıkrayla tarif etmişler.
Kemalistlerin ilk ülke idaresini ele aldıkları dönemde, bir Kürd köylüsünün yaramaz oğlu varmış.
Köylünün yaramaz oğlunun belirgin özeliği ise midesine ve zefkine çok düşkün olmasıymış.
Çocuğun bu halinden, şikayetçi Baba her kızdığında oğluna vallaha oğul sen adam olmasın. Çocukta, babasına karşılık, sen göreceksin ben gideceğim okuyacağım o gelip nasıl adam olduğumu sana ispatlarım.
Kürd köylüsü dediğini demiş, oğlanda, bir yatılı okulda okumak üzere çıkıp gitmiş. Az zaman çok zaman okumak için giden çocuk okulunu okumuş diplomasını almış ve memleketine, Vali dönmüş.
Memlekete, vali gelen genç adam hemen ilk iş olarak iki askere emir vermiş ve gidin falanca Köyde bir adam var alın gelin demiş!
Askerler, Validen aldıkları bu emir üzeri hemen yola koyulurlar. Vardıkları Köyde, adamı, Köyün muhtarından sorarlar!
Muhtar kendilerine, falanca adamın, falanca tarlada çift sürmekte olduğunu söyler. Muhtarın bu bilgisi dahillinde, Askerler, Köylünün olduğu tarlaya doğru giderler.
Yaşlı Kürd köylüsü, Askerleri görünce hemen olduğu yerde durur acep ne odluda, bu Askerler buralara geldiler?
Olduğu yerde duran yaşlı adama, Askerlerden biri dayı sen falanca adamısın sorar? Köylü evet benim hayırdır.
Askerler, kendisine sen, Valinin emri üzerine bizimle geleceksin.
Köylü emrin, Validen olduğunu duyunca şaşar, acep hayır mı benim, Valiyle ne işim olur ki?
Hem ben bir suçta işlemiş değilim der içinden.
Neyse köylü toparlanır, bildiği kırık Türkçesiyle, Askerlere öğrenebilir miyim, Vali beg, benden ne ister?
Bakın benim bir sürü işim var, hem de bahar vaktidir, Çocuklarım evde aş beklerler.
Askerler valla dayı biz bilmeyiz, Valinin emri, biz seni, Vali beye götüreceğiz!
Emir Validen olunca yapılacak bir iş yok zaten.
Yandaki tarlada bulunan bir Köylüsüne efendim sen bu hayvanlara göz kulak ol, hele bakam bu ne iştir?
Yaşlı adam iki asker eşliğinde yola koyulur, bütün yol boyu, Vali kendisinden ne ister sorusu adeta kendisini çileden çıkarmış.
Yaşlı adam, şehirlerinin en görkemli devlet binasını hep uzaktan görmüş ancak ilk kez bu kapıdan içeri giriyordu.
Vilayet binasının kapısında içeri girdiklerinde, Askerler buyur dayı buradan demeleri üzerine, yaşlı adamın basından bir sıcak su dökülür.
Çünkü bu kapıdan içeri giren her Kürd insanın başına bir bela gelir kanısı canlanır adamın kafasından.
Yaşlı adam, iki Asker arasında bir odaya alınır, Adam içerde kalır, iki Asker dışarı çıkar.
Genç bir adam içerde pencereden dışarı bakmakta sesiz ve suskun.
Yaşlı adam bunun, Vali olduğunu bildiğinden olacak ki birkaç dakika oda suskun camdan dışarı bakan, Valiye bakar.
Fakat Validen ses çıkmaz, bunun üzerinden, yaşlı adam, Valiye seslenerek Vali beg, beni huzuruna emir etmişsin bari ne söyleyeceksen söyle de gideyim.
Adamın bu seslenişi üzerine genç Vali, yaşlı adama dönüyor.
Yaşlı adam karşısındakinin kendi oğlu olduğunu görünce şaşkına döner. Adam karşısında gördüğü oğluna öyle susarak bakar.
Genç Valiyse, Babasına, bak Baba sen, bana hep adam olmazsın diyordun, al işte bak ben Vali olmuşum demesi, yaşlı adamı daha bir kızdır. Bu kızgınlık üzerine adam daha yüksek bir sesle ulan ben sana sen Vali olamasın demedin, sana, ben adam olamasın diyorum ve seni bu göreve getirenin de bilmem neyini ne yapayım der kapıdan hızlı adımlarla, sarayın koridorlarından nefes nefese çıkar gider.
((Devam edecek))
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


