Anasayfa Yazarlar Salih Aras PKK'DE MUHALİF OLMAK (son bölüm)

PKK'DE MUHALİF OLMAK (son bölüm)

altElif ORHAN / Salih ARAS
”12 Eylül Faşizminin akıl almaz tüm uygulamalarına hedef oldu. İnancı dahada pekişti. Onun  hakkında çok yazılar yazıldı, yazılacak.
Diyarbakır Zindan Direnişi'nde en önde olanların yanındaydı. M. Hayri'nin en güçlü takipçisiydi. Ölüm oruçlarına katıldı, bu amansız ve düşmanın en güçlü olduğu alanda alnının akıyla çıktı. Düşmana karşı fiili olarak savunmasızlardı, bilinçleri ve yürekleriyle direndiler. Dağlara, yoldaşlarına ulaşmak istiyordu, elinde silahıyla düşmanla hesaplaşmak istiyordu. Ve ulaştı Bekaa'ya...”


PKK'de MUHALİF OLMAK.   (SON BÖLÜM)  

MEMET CAHİT ŞENER...
PKK içinde ki efsanelerinde bir isim..
Onun direnişi kadar insani, hümanist, entelektüel yanıda iyi bilinir..Gerek zindanda düşmana karşı verdiği yürekli direnisı, gerek arkadaşlarına olan güclü bağlılığı, olağanüstü kazanımcı, sevgiye-saygıya dayalı ilişkisi ve halk arasındaki sevilen-taktir uyandırılan tarafıyla Apo için hedef olmaya yetmiştir..
Mehmet Sener inandığı davayi her koşulda savundu, geri adım atmadı..
Diyarbakir vahşetinde sömürgecilerın temsilci Emrullah Kaya, "Kürt ve Kürdistan diye, olmayan bir şeyi nereden çıkarıyorsun?’ Demesi üzerine Şener “Ay ve Güneş nasıl varsa Kürt ve Kürdistan´da ay ve güneş gibi vardır’ diye cevapladı.(avukat Hüseyin Yildirim) Halbuki "her şeyi ben yarattım" diyen Imrali korkuluğu mahkemede can telaşına düserek “asker ailelerinde özür diliyorum”  demişti..Tek kelıme türkce bilmiyen annesini Türk olduğunu söylemişti..(daha sonra kardeşi Osman onu yalanlamıştı)
Mehmet Cahit Şener
O’direnişin sembolu, insan güzeli, erdemli devrimci olarak bilindi…Yaşadı..
Inandığı değerleri ölümüne de savundu..  Cezaevin de direnişci ve yapıcı, yürekli oluşundan tavız vermez bundan dolayı hep merkez yönetimine seçilir..
89 da Bekaa vadisine gelince merasimle karşılanır, tüm yoldaşları tarafında taktir edilir.
 O’ Mazlum’un öğrencisi olmasını her alandaki duruşunda gösterir..Apo’nun entrikalarına canını ortaya koyarak karşı durur..
Zindandaki yoldaşların direnisine ölümüne bağlı olduğunu pratiğinde, konuşmalarında, yaşamında gösterir..
Mazlum-Hayri-Pir yoldaşlarını anlatırken divanda gözyaşlarına hakim olmadığını oradaki yoldaşları şahit olur..
Bu ölümüne direnen yoldaşlarına bağlılık Apo’yu korkutur, yarattığı korku imparatorluğun yıkılacağının sinyallerini alır..Onun için ekibiyle onu nasıl etkisiz hale getireceğin planlarını yapar..
Mehmet Cahit Şener
On yılı aşkın bir süre tutsak kaldı. Onu yakinda okuyan-inceliyen bir yoldaşı söyle tarif ediyor;
_”12 Eylül Faşizminin akıl almaz tüm uygulamalarına hedef oldu. İnancı dahada pekişti. Onun  hakkında çok yazılar yazıldı, yazılacak.
Diyarbakır Zindan Direnişi'nde en önde olanların yanındaydı. M. Hayri'nin en güçlü takipçisiydi. Ölüm oruçlarına katıldı, bu amansız ve düşmanın en güçlü olduğu alanda alnının akıyla çıktı. Düşmana karşı fiili olarak savunmasızlardı, bilinçleri ve yürekleriyle direndiler. Dağlara, yoldaşlarına ulaşmak istiyordu, elinde silahıyla düşmanla hesaplaşmak istiyordu. Ve ulaştı Bekaa'ya...”


Özelikle Bekaa vadisinde insanları nasıl robot haline getirdiğini dehşetle görür ve tavırını gösterir..
 Apo sultasına karşı duran ya da yaratılan karanlık-korku ortamın devrimci ortam olmadığını hal-hareketleriyle anlıyan kişilerin “ajan” diye tutuklamalarını, bin bir işkenceyle katledilmesini kısa zamanda öğrenir..Tutuklu olup infaz bekliyenlerin tekrar dosyalarını inceler, onların ve infaz edilenlerinde “ajan” olmadığını fark eder..
Mehmet Şener ve Sarı Baran Apo’nun olduğu platformda tutuklu olanların ajan olmadığını söylerler..Apo onlara inanmadığını,tutuklu olanların onu öldürmek için Türk devleti ve bazı Kürt örgütlerin adamları olduğunu dayatınca ,Şener “tutuklananlar ajan değiller, onlara ben kefil olurum, onlar ajan çıkarlarsa benide birlikte infaz edin” demesine Yoldaşı Sarı Baran’da destekler..Apo ilk defa olmasa da bu karşı koymaya yenilerek içerdeki tutuklular infaz edilmeden bırakılırlar.(bu ajan iddasıyla aylarca işkence görenlerin çoğu mücadeleye ölümüne bağlı oldukları içinde savaşa gidip orada şehit düserler.)
Şener’in yanında kendisi kadar güvendiği can yoldaşı Sarı Baran var..Onun kolay lokma olmadigini Apo ve ekibi anlarlar..Onun içinde olayı hemen değilde sürece yayarlar..
 Şener’in etkisiz olması için Avrupa basın-yayın sorumluluğuna göndermek ister, buna Şener ve Yoldaşı Baran karşı çıkarlar..
Şener Bekaa vadisine gördügü tablo, onların direnişleriyle yarattığı örgüt yerine Apo’nun korku imparatorloğunu görür..Yoldaşı Baran ile bunu tartışırlar ve çıkar yolun dörtüncü kongre olduğuna karar verirler..
Ancak;
Bekaa'nın ikinci bir Diyarbakır Zindan'I, Apo’nun ikinci Esat Oktay Yildirim olduğunu nereden bilecekti?
Her dönem aktif faaliyet içinde olan devrimciler düşmanın işkence tezgahlarına, oyun ve entrikalarına hazırlar ama ömürlerini feda ettikleri, Kürdistan Davası'na ve O'na ulaşmak için inandıkları 'Parti'sinde görünmez ve bilinmez düşman olduğu gerçeğiyle karşılaşacaklardı.

Birincisinde hazırlıklısın ve direniyorsun.
Düşmandır herşey beklenilir.
İkincisinde hiç bir hazırlığın yok, boşluğa düşüyorsun.
Zindanda yoldaşlarınla birlikteydin, Bekaa'da yoldaşlıkda Parti'de bitireli yıllar olmuş. Devrimci direniş anlamsızlaştırılmış. Değerler sığıntı bir yaşama mahküm edilen zat'a feda edilmiş. Herşeyin sahibi ve yaratıcısı  O olmuş.
 
1990'lara gelindiğinde PKK gerçeği sadece cezaevleriyle sınırlıydı. Onlarda olup bitenden, tüm kuşkulara rağmen yeterince haberdar değillerdi. Cezaevleri dışında tüm alanlarda Apoculuk hakim olmuş ve adeta sıra onlara gelmişti. On yıl boyunca Parti'nin asıl gücünü Onlar temsil etti. Başta Diyarbakır Direnişi olmak üzere, ceza evi direnişleriyle mücadele devam ediyor, K. Kürdistan'da, Avrupa ve Orta Doğu'da mücadele bu esas üzerinde gelişiyordu. 1980'li yıllarda ağırlıklı olarak, PKK yayınlarında ve A. Öcalan'ın konuşmalarında da işlenen budur.
Gizli amaçları olan, A. Öcalan, kendisi için tehlike arzeden Cezaevi kadrolarını bitirmek ve asıl amacına ulaşmak için hazırlıklıydı.
Başta cezaevleri direnişleri anlamsızlaştırılmak istendi. Direniş anlamsızlaştırıldı mı, direnen önder kadrolarıda harcamak kolay olurdu. 1980'lerin sonunda ve 90'ların başında tahliye edilecek olan direnişin güçlü önderleri hakkında tasfiye hazırlıklarına başladı. Tasviye Dilaver  Yıldırım'la başladı;
 'Benim yerime geçmek istiyor, düşman hazırlamış, göndermiş.' Aynı 'suç'lamalar  diğer önder kadrolar içinde söylenecekti. Doksanlara doğru cezaevlerine yönelik saldırıları başlattı. 'Orada benim ruhumla direniş oldu' demeye başladı. Bu nasıl ruh ki kılına bile dokunulmadan bülbül gibi ötmeye başladı. 'Bana direnin diyorlar, ben ucuz kahramanlık yapmam, yaşamam gerekiyor' diyerek teslimiyeti seçti. Zaten bütün yaşamı teslimiyet, ihanet ve bulunduğu yerlerdeki otoritelere boyun eğmekten ibarettir. Oysa PKK'nin çok işlediği bir solagan vardı; 'Direnmek yaşamaktır' A. Öcalan ise; yaşamını ve o bakteri yuvası canını kurtarmak için 'yaşamak direnmektir' dedi.
 
Cezaevlerinde çoğunluk teslim oldu. Direnenler akıllara durgunluk verecek biçimde zorluklarla savaştılar. PKK dışındaki diğer Kürt örgütlerinden de sonuna kadar direnenler oldu. PKK'nin buradaki farkı örgütsel olarak direndi ve direnişlerde etkili olmasının nedeni buydu. Direnişleri sadece PKK'eyle izah etmek, tabiki haksızlık olur. Ancak konu sadece PKK'eyle ilgili olduğu için, böyle işlemek zorunda kalıyoruz.
Cezaevlerinde tahliyeler başladıktan sonra, direnişi örgütleyen ve geliştiren kadrolarla birlikte, kısmı direnen ya da çözülenlerinde bir kısmı Bekaa'ya ulaşıyor.
Cezaevlereinde çözülen ya da kısmı direnen insanlar kabul edilir mi?
Doğrusu cezaevi örgütünün karar vermesi gereken bir durumdur. Hepisine eşit muamele yapma direnişi anlamsızlaştırıyor. Burada ki 'eşitlik' direnişe saygısızlık oluyor. Hele hele cezaevi pratikleri olumlu olmayan kişilerin önemli görevlere verilmesi, mücadeleyle oynama demektir. Zaten cezaevlerinde zayıflık gösterenler, anında A. Öcalan'ın, direnen kadroları yok etme planlarına alet oldular.
 
M. Cahit Şener böyle bir ortamda 1989 sonlarında ulaşyor Bekaa'ya.
Ancak karşılaştığı durum, içler acısıdır. Bunu kavramada zorluk çekmez.
Burası Bekaa, ikinci Diyarbakır cezaevi, biraz daha açık cezaevi gibidir, ancak işkenceler ve ugulamalar öz olarak aynıdır, sadece biçimde değişiklikler var, İsimler ve yer değişik. Bekaa Suriye devletinin (gerçi devlet özelliğide yok) denitim ve korumasında, Kemal Yamak ve Esat Oktay Yıldıran yok, ama A. Öcalan ve Ekibi onları aratmıyor. Böyle bir durumla karşılaşmaya kim hazırdı? Düşmana yakalanırken hazırlıklıydın, direndin. Parti'ne ulaşmak istedin, ulaştın ve emeklerinlede yaratılan Parti'nin düşmandan daha beter olduğuna tanık oluyorsun ve hiç bir hazırlığın yok.
Üstelik cezaevinden gelmişsin yıllarca direnmişsin, fiziki olarak yıpranmışsın, işkenceler sonucu iç organlarında hastalıklar ve yetmezlikler kendini gösteriyor. Parti'ye ulaşarak biraz da kendini toparlamak istiyorsun ve bu senin hakkın. Ama gel görki ihanetçiler daha iyi karşılanıyor bu cehennemde!!!
 
Şener'de Semir ve Saime gibi, duruma örgütten mudahale etmek ister. Mevcut durumdaki Parti'nin tek kişinin tekelinde ve keyfinde olduğunu kısa sürede anlar. Bir kaç ay birlikte oldukları, Bekaa'daki kamp yönetiminde Şiar ve Baran'la birlikte sorunları tartışırlar, müdahale konusunda daha çok IV. Kongre'yi beklemeyi esas alırlar. A. Öcalan, Kürt insanının özellikleri konusunda oldukça iyi yetiştirilmiş biridir. O Şener'i, Şener O'nu anlamada zorlanmaz. Öcalan Şener'i Avrupa'ya basın yayın faaliyetlerinin başına göndermek ister, Şener bunu kabul etmez, ısrarla silahlı mücadelenin örgütsel faaliyetleri içinde kalmak ister ve kalır. Bu durumdan Öcalan rahatsız olur.

O Şener'i yakınında ve silahlı mücadele içerisinde görmeyi kendisi için tehlikeli buluyor. Öcalan ve Şener arasındaki sorunların başlangıcı böyle başlar.
 
Ne yazık bizde kollektivizmin, yani tartışmanın ve ortak kararlara varmanın ne anlama geldiği, yeteneklerin mücadele ve savaş içerisinde nasıl işlenmesi gerektiği konusunda yeterli değiliz, bunun yaratacağı sonuçları kestiremiyoruz. İçimizde bunu anlayan Semir, Saime,Şener ve vb gibilerini yalnız bırakıyoruz ve geleceğimizi tehlikelere atıyoruz.
 
Örgütlenmeye yabancı bir toplumuz. Yığınların bir araya gelmesiyle örgüt olmuyor. Güçlü bir organizasyon olmalı, halkın gücü ve emeği korunmalı, bunun için Parti, Cephe ve Ordu olmalı. Bu da yetmez ortak, bir yönetimle, mevcut güçlerin yönlendirilmesi gerekiyor. Öcalan böyle bir yönlendirmeye karşı, herşeye kendisi karar vermek istiyor. Açıkçası Tanrı'yla görüşebilen bir peygamber rolünü oynamak istiyor ve böyle kabul edilmeyi herkese dayatıyor. Öcalan'ın bu ısrarı bilinçlidir, O'nun amacı mücadeleyi zafere götürme değil, tasfiye etmedir.
 
Çağımızda bir insanın yetenekleri, toplumsal sorunların çözümünde kesinlikle yeterli olamaz. Toplumsal sorunların çok farklı alanları vardır. Bu alanlarda uzmanlaşmış ve tecrübe kazanmış yetenekler olmadığı ve bu yetenekler birleştirilip analiz edilmediği sürece başarıya gitmek mümkün değildir. Eğer toplumsal yapı bunlardan yoksunsa milyonlara varan kitle gücü, para, silah ve savaşçı gücü hiç birşey ifade etmez. İşte on yıllardır PKK'nin durumu bu. Sonuç almak için güçlü maddi olanaklar var ama alınamıyor. Çünkü yönetimin tümü bir kişinin ezberinde.
Günlük olarak ezberine verilen emirleri ötüyor.
Düşmanın verdiği bu ezberler ise, toplumsal gelişmemizi hiçleştiriyor. Bu dönem çok zor halkımız nefes almada zorlanıyor, O M. Kemal'ın erdemlerini ötüyor. Yani mücadelemizi düşünsel ve pratik olarak saptırıyor.
 
Bu durumu görüp mudahale edenler, Semir döneminde 'Kemalizm'le suçlanırken , Şener döneminde ise; cezaevinde yetiştirilip gönderilen âjan'lar oluyor.
 
Şener'de Semir gibi ilkeli davranmayı esas aldı. Kongre öncesi (IV. Kongre) üst düzeyde sorumlu bir çok kişiyle görüştü. Düşüncelerini açıkladı. Bunlardan biride Cemil Bayık'tır. O her zamanki gibi sinsi davranır, eleştirileri kabul ediyormuş gibi davranıp, altan A. Öcalan'ı bilgilendirir. Öcalan'ın kendiside, Şener'in mevcut durumdan rahatsız olduğunun farkındadır. Ancak Şener'i harcamayı göze alamıyor. Fırsatlara ve zamana ihtiyacı var.
 
Hesaplaşma IV. Kongre'de başlar. (1991 başları) Şener Kongre'de güçlü bir çıkış yapar, Parti'nin mevcut durumunu ortaya koyar ve Öcalan kardeşleri hedef alır. Mücadelede emek sahibi kadrolaraın çoğunluğu Şener'i destekler. A. Öcalan'a yakın kesim siner ve bir tepki gösteremez.  Şener bütün sorunların açılmasını ister. Özellikle, İran, Suriye ve Lübnan alanlarının mali ve ilişki raporlarını ister. Buralar direkt Öcalan kardeşlerin denetiminde olan alanlardır. Açıkçası Kongre'de düşünce olarak Öcalan'lar mahküm ediliyor. Ancak Semir muhalefetinde olduğu gibi ilkeli davranma esas alınıyor. Ama karşıdaki ilkeli değil, Türk Özel Savaşı'nın, PKK tepesindeki uyglayıcısı olduğu gerçeği hesaplanmıyor. Oluşan MK görevlendirmeler yapıyor, Şener'le birlikte hareket eden ileri düzeydeki kadrolar değişik alanlara yöneliyorlar. Bu durumda Şener kendisiyle birlikte hareket eden kadro gücünün alanlara dağılmasıyla etkisi  ve gücü azalıyor. Bu dağılımlardan sonra alan tekrar Öcalan'ın lehine dönüyor.
Kongre sonuçlarından rahatsız olan Öcalan Suriye'den mudahale grupları gönderiyor. İlkeler ve Kongre kararları Öcalan için önemli değil ve hepsini geçersiz sayıyor.
 
Eğer Şener'de kural dışı davranıp, düşünsel gücünü, daha kendisiyle birlikte haraket eden kadroları alanlara göndermeden, sağlamış oldukları düşünsel başarıyla, fiili bazı girişimlerde yapmış olsalardı, (tabi kanlı olcaktı) başarırlardı. Belki onlarca insan hayatını kaybedebilirdi, ama onbinlerce insanın kaybı engellenecekti ve PKK Kürdistan Devrimi yolunda ilerleyecekti.
 
Gelen müdahale grupları, ilkeleri ve alınan Kongre kararlarınıda tanımadan Şener ve Baran'ı tutuklarlar. Belli bir süre tutuklu kaldıktan sonra kurtulmayı başarırlar. (1991 yazı) Muhalefet bu kez Parti dışında devam eder. G. Kürdistan ve Küçük Güney (Suriye) alanları esas alınır.

G. Kürdistan'da Şener ve Baran defalarca silahlı saldırıya uğrarlar, çatışmalar ve yaralanmalar olur. Ama kararlı ve sonuç alıcı bir mücadeleden ısrarlılar.
 
Şener bir grupla birlikte Kamışlı'ya geçer. Buradan faaliyetlere başlayarak, Bekaa'ya, K. Kürdistan'a ve Avrupa alanına mudahale çalışmalarını başlatır. Bir çok alanada ulaşır. Şener'in buradaki cesareti, devrime bağlılığı ve sorumluluk anlayışı kelimelerle ifade edilemez. Bu yürek bir halkın ilham kaynağı olacak kadar görkemlidir. O alanlara giden binlerce insan çok iyi bilir, Suriye devletinin denetim ve korumasında olan A. Öcalana karşı Kamışlı'da baş kaldırma ne demektir!!!???
Bu yürek devrim gibidir.
 
Güçler dengesi tümüyle Öcalan'dan yanadır. Şener bu tehlikeyi bilerek göğüslüyor. Bütün değerlerin hızla tükenişe gideceğinin farkında, herşeye inat kurtarmaya çalışıyor, İşte böyle bir faaliyet içindeyken Suriye istihbaratı tarafından kaldıkları eve saldırı olur. Fatma Temel şehit olur, Şener yaralı olarak hastahaneye kaldırılır, yarası ölümcül değil, hastahanede katledilir. Birinci kamışlı katliamıyla tek örgütün önü açıldı.

İkinci Kamışlı katliamıylada tek liderin önünde engel kalmadı.
 
Haki Karer'de hastahanede katledilmişti, Birini Türk istihbaratı , diğerini Suriye istihbaratı gerçekleştirdi.
Öcalan sömürgeci istihbaratların desteğiyle bu güne geldi ve o şekilde halen korunuyor.

Mehmet Cahit Şener
 Zindan da direndi.. Apo sultasına karşı bas eğmedi… yoldaşlarına ihanet etmedi…
 Halkını kandırmadı, birlikte yürüdügü kimseyi de hayalkırıklığına uğratmayan efsane devrimci olmasını bildi..

Ancak sevgi konusunda, aşk-duygusalık konusunda yanıldı, aldatıldı, yüreğini verdiği iki kadında ne yazık ki, Apo sultasının yarattığı korku imparatorluğun oyununa geldiler..
Öğrenci yıllarında daha devrimciliğe adımını atarken duygusal bağı olan başka bir halktan gelen birini tanıdı..Ona inandı, sevginin temiz, yürek işi olduğunu, güvenin, fedakarlığın olması gerektiğini gördü..
İlk inandığı duygusal bağiydi..Şener verdimi sevgisini ona bağlı olmasınıda biliyordu, hemde ölümüne..Ancak Tatar Elif egemen faşist güçlere karşı durdu da, Apo sultasının yarattığı korku imparatorluğunda sevgisine sadık kalmadı..
Bunu Dara Botan söyle anlatıyor;
Tatar Elif sanırsam dışarıdaki partinin ilk bayan Merkez-Komitesi ve merkezden düşürüldüğüde gerçekti. Arkadaşlar tarafından seviliyordu, saygı gösterilendi. Çok bilinçli -bilgili olmasına rağmen ulu önderin baş yaverlerinden ‘’Ebubekir (Halil Ataç’ın)’’ sinsice - çok hillebaz oyunlarını anlayamamıştı. Ebubekir onunla, onun kişiliği ile kötü oynamıştı .Bundan dolayı  hem bayan, hemde Türk olduğu için soruşturma- tecritleri boylamıştı. Ebubekir ise komutanlıklar ile mükafatlandırılmış, merkez-komite üyeliğine terfi edilmişti.. Soruşturmalarda ve tecritlerde artık yıldırılmış, ezilmiş, tam bir köle haline getirilmişti.  Yinede umuttu, belkide beklediği, bir bekleyişti vardi..Tatar Elif Akademiden ayrıldığı son saate kadar yine bekledi, umuduna sımsıkı sarılmıştı ama beklediği umudun gelmiyeceğini ayrılmadan önce akademide artık anlamıştı.“( http://www.kurdistan-aktuel.org/yazarlar/dara-botan/1993-tatar-elif.html)
Bu ihaneti Şener afetmedi..ilk  Sevgiden darbe yemişti..
İkinci darbe de onu ölüdürecek, pusuya düsürecek türden oldu..
Zından direnisinde onlarla direnen Sakine vardı..
Onu ne çok sevmişti…
Güvenmişti…
Ona şiirler yazmıs, onun iki tel saçını  ve verdiği bir çikolata kağıdına sarıp yanına teberik gibi saklamıştı..

Sakine Dersimliydi.. teberiğin ne anlam ifade  etdiğini  bilmeliydi...!.Ancak yillar sonra içine girdiği çıkmazda anlamadığını gösterdi.
Halbuki; Şener Apo sultasına karşı çıktığında Sakine’ye güvenmişti..Onun faşits Esat Oktay’a karşı duruşunu taniyordu…Sanıyordu ki  direnen Sakine Apo sultasına karşıda yüreğini ortaya koyar..Ancak tersini, biten yanını göremedi..!

Şener PKK dan ayrılmıştı, yinede Sakine olan ilgisi-ilişkinişini sürdürdü….hem de  vurulana kadar devam ettirdi..
Rivayete göre Şener’i pusuya düsmesinin  bir ayağıda bu sevgisi olmuş..!
İkinci kez daha direk daha yalın verdiği sevginin ihanetle, onu arkadan hançerlendiğini gördü..
Halbu ki ona göre sevgi kutsaldı..!
Bunu hayatının sonuna kadar da sürdürdü..
Sevdiklerine ihanet etmedi..
Ancak ihaneti iliklerine kadar yaşadı..Bu da onun yaşam tarajedisi oldu..

Sevgili Şener, sana ihanet eden  senden sonrada hala o korku imparatorluğun ağında-bataklığında kendi benliğini kaybederek sürünüyor..
O’ bataklığın içinde yürüyen kişi  yaşamak yerine  solucan gibi  sürünüyor..

Belki bunu onlarda biliyorlar…  Ne yazik ki; onlardan geriye,  direnen kişilik yerine  boş bir iskelet kalmış..

Sana ihanet ettiğini sanma, o ya da onlar kendilerine, insanı meziyetlere, erdemlere, insana ihanet ettiler…

Zındanda faşist gruha karşı direnen ne yazık ki dışarda yaratılan korku imparatorluğuna karşı direnmedi..
Bunlar belkide en rezilçe ihaneti yaşadılar..
Zindanda  birlikte ölümüne direnenler Apo’ya direnemediler..!
…  ancak  dirennen direndi, ölümü göze alan gerçek efsane kişilikler O’ yaratılan karanlıktan sıyrılmasını bildiler..
Saime, Semir,  Şener..
Üç direnen yürek, devrimci, insanlık abideleri..
Onlar edebiyen yüreklerde erdemleriyle yaşıyacaklar..
Onlar ihanetçileri bir kez daha dik duruşlarıyla ölüme giderek mahkum ettiler..

Saime'nin duyarlılığı, Semir'in ön görüsü , Şener'in cesareti geleceğimizdir.
 
Anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Elif ORHAN /Salih ARAS

Adını koyamadım
Mehmet Cahit Sener’in Amed Zindan’in da yazdigi şiir…
Sevgisine yazdı…yoldaşliğa yazdı..
karsılığında ihanet, sırtında hancerlendiğini bilmedi..

 

ADINI KOYAMADIM

 

Kaç kez sessizliğin ayıbı içinde

çığlıklarına eşlik etti gözyaşlarım.

Bir cehennem azabı içinde

”bacımsın” dedim.

 

 

Yüreğimin zafere giden

tüm orduları yenilmişti.

O dem anadan üryandım.

Bir seni kabul ederdim yenilmeyen

belki de yenilmemiştin

belki de benimkiler gibi

senin de ordularin yenilmişti.

 

 

Ama;

ya o isyankar çığlıklar

kaç kez isyankar çığlıklarına

öyle utangaç

ve bir o kadar aciz

gözyaşlarım eşlik etti.

Görmedin tabi

ve duymadın.

İsyankar olmayan kim duyar

Kim duyar  isyan ateşine su katanı

kim duyar sevda kavgasında

atını geri sürüp kacanı.

O günleri şimdi daha iyi anlıyorum

Daha iyi anlıyorum kavganı.

 

 

Ne kadar oldu bilmiyorum.

Görmediğim günlerden bir daha

Karanliğa gömülmede

Bildiğin kör hücrelerin birinde

Turlardaydım seninle

Sigaram da yok

Zabaniler her şeyi aldı benden.

Bu aralar eksinin altında

Seyrediyor geceler

Berbat soğuk feci üşüyorum

Saçlarını üstüme örtsene

 

Göz yaşlarında boğuluyorum

Ahooo, ne de derin saklamışsın

Sırası mı saklamanın

güneşi gözlerinde

üşüdügümü görmez misin

 

 

Dişarda hafif bir yel var galiba

Bahar çiçekleri burnumda tütüşür

Sevmedim bir türlü baharı

Baharı bırak kış ayları bir başka

Yine yağiyor mu yagmur,

eşliğinde şiddetli rüzgarlar

 

Kimbilir

”Kim bilir“ lere terkettiğimiz turlar

Haberiniz olsun

Hala ”yanlış anlaşılmalar” da

seyreder duygular

 

*          *       *

 

Sana mektup yazamıyorum

Bana acı veriyor

Bilmem nedendir

Düşündükce seni doluyorum

Onları kıskanarak

Oysa; paylaşmam gerek

Doyunca algılamalıyım

 

*          *         *

 

Mona Lisa

Mona Lisa

Sana rahmetler olsun

esirge kavgayı Leonardo

ne ellerinde, ne firçanda

              yok bir kabahat

en güzel tablolar kavganın firçasında dillenir

kavganın fircasında dillenmiş.

 

*         *            *

 

Bacım;

Şimdi nerdesin, nerelerdesin

Bir tel saçınla uzandım sana

Bir tel saçın hatıra bende

 

Kasvetli gecenin çığlığı bacım

Uzat.

Uzat, musalla taşı bileyim dizlerini

 

Saçlarina bir ak tel daha düşür

bir çıglık at güne karşı benim için

alnımda ışısın isyankar öpüsün

benden söyle

baykuşlara selam durmasın bülbüller

söyle seher yeline açılsın göğüsler

 

*          *             *

 

 

 

saclarına aklar düşmüş

havalandırmada turladığımda gördüm

kavga nişanı ak tellere takılmıştı

kaçak bakışlarım

sarıl dedim kendime

bu anandir,

bu bacındır,

              yavuklundur,

                                  yoldaşındır

kavga günlerinde güç versin diye

bir tel saçını gizliden çaldım

bacım seni MAZLUM gibi sevdim

inan

Mazlum gibi hiç kimseyi sevmedim.

 

*         *      *

 

Veronika’yi çağrıştırdı çığlıkların

Geride neyi bırakıp gittiğine bakmadan

Bir toz bulutun arkasından kaybolarak

Koşuştururdu atlarım

Çığlıklarını duydum ağladım

Çığlıklarına doyamadım

Neleri borçluyum çığlıklarına bir bilsen

Bir bilsen şu anda bende kaç çığlığın saklı

Çığlıklarında öfken.

 

*           *                 *

 

Sana birini anlatayım; Veronika’yı.

Veronika tanrı bakışlı

Onsekizinde ya var, ya yok

Belkide yirmisinde bir kalem kaşlı

Veronika partizan yürekli

Eli tüfekli

Veronika Neretva’da vuruldu.

Neretva’da vurulmuştum Veronikay’la

Seyreylerken filmi

O dem, isyan ordularımın atları şaha kalktığı anlardı.

Yaşadığım, yalın kılıçlı kavgaydı.

 

*                 *                    *

 

Oyyy, ben yine ağlıyorum gözlerinle

Nerdesin isyan bacım

Nerdesin şafak gözlüm.

 

Mehmet Cahit ŞENER

 

 

 


 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile