BEKAA VAHŞETİ (10)
Salih Aras
„Doğruyu biliyorsun ama söyleyemezsin! Doğru olan 'resmi' görüştür. Numaradan inanıp, o'nu savunmak zorunda kalıyorsun. Beynin başka düşünüyor, dilin başka söylüyor. Bu durum değerlendirilen konunun önemine bağlı, saatlerle başlayıp, günleri hatta haftaları alabilir. Sistem herkesi mahküm etmiş, kişi kafasındaki doğruları diline yansıtamıyor ve kalemine dökemiyor. İnanmadığı, 'resmi' görüşün, numaradan'militan'i oluyor. Şimdi bu insanda verim beklenebilir mi? Bu duruma normal bir insan ne kadar katlanabilir?“
BEKAA VAHŞETİ (10)
KOMUTANLAR...
Dil, bir konuşma organı, biyolojik tarifini nasıl yapmak gerekiyor?
İşte insanın yaradılışında ve doğasından geliyor ve iletişimde belirleyici rol oynuyor. Yani dille konuşuyoruz, anlaşıyoruz ve dil hayatımızı kolaylaştırıyor.
Ama 'dil', rolünü yaradılış gerçeğine göre yapamıyorsa, hayatı zorlaştırıyor ve içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Bütün insanlarda ya da tüm canlı türlerinde dil var. PKK içindeki insanların da dili var. Ancak bu dil çok farklı kullanılıyor. Yani bir konuşma, anlaşma organı aracı değilde, her şeyi örümcek ağına , arap saçına, anlamsız kılma, belirsizleştirme ve içinden çıkılmaz hale getirmek için kullanılıyor. Dilde sözcükler, kelimeler sesli ifade edilir, karşıdakiyle erken anlaşmak gerekiyor. Bekaa'da, sonraki yıllarda ve günümüze kadar PKK'liler dil konusunda anlaşamadılar. Anlaşmak için, konuşmak gerekiyor, konuşmak yada yazmak yetmiyor, neyi
konuşacağız? Neyi tartışacağız? Yani önce neyi konuşacağımızın samimi bir şekilde ortaya konulması gerekiyor ki o'nu çözelim. PKK'den sorunların bitmemesinin bir nedenide budur. Hiç bir şey çözülmek istenmiyor! Sorun
yada sorunlar olduğu gibi ortaya konulmadıkça çözümüde olmuyor. Dil ve ya dillerden dökülen kelimeler bir anlam ifade etmiyor, sadece karmaşayı derinleştiriyor. Çünkü özelllikle III. Kongre'den sonra, PKK'de söylenen ile yapılan arasında hiç bir zaman uyum olmadı. Bu bir hata değildi, 'gerek'tiği için (özel savaşın bir kuralı olarak) yapılıyordu. PKK'nin resmi dili hep türkçe oldu. Bilmeyenlerede (güneyli ve doğulu kürtlere) öğrettiler. Yani bu
dil'i çok iyi konuşup yazmalarına rağmen, anlaşamadılar. Söylenen hiç bir zaman istenen olmadı. Daha açıkçası söylenende istenende yalandı.
Konuşmalar ve tartışmalar boşuna yapılıyordu. Bu iki biçimde beliriyordu, birincisi; kişi konuşmaların bir gerçeği izah etme ve bir sorunu çözmek için yapıldığına inanır, inanarak hareretli bir şekilde katılır, çaba gösterir emek harcar, tam katılım sağladığına inanır ve görevini başarmanın rahatlığını yaşar!!! Ama ömrü kullanıldığını anlamaya yetermi, yetmez mi, bilinmez!
İkincisi; kişi, konuşmaların bir gerçeği izah etmediği, bir sorunu çözmek değilde, daha da derinleştirilmek istendiğinin farkındadır. Bu duruma varma çok tehlikelidir!!! 'Ajan'lık burda başlar! Bu çok zor bir durumdur.
Doğruyu biliyorsun ama söyleyemezsin! Doğru olan 'resmi' görüştür. Numaradan inanıp, o'nu savunmak zorunda kalıyorsun. Beynin başka düşünüyor, dilin başka söylüyor. Bu durum değerlendirilen konunun önemine bağlı, saatlerle başlayıp, günleri hatta haftaları alabilir. Sistem herkesi mahküm etmiş, kişi kafasındaki doğruları diline yansıtamıyor ve kalemine dökemiyor. İnanmadığı, 'resmi' görüşün, numaradan'militan'i oluyor. Şimdi bu insanda verim beklenebilir mi? Bu duruma normal bir insan ne kadar katlanabilir?
Direkt insanın kişiliğine, karakterine müdahale var, kafandaki doğrularla çeliştiriliyorsun, sorunun içinden çıkamadın mı, kişiliğin ve kararkterin bozulmaya gidiyor demektir. Kötü bir sonun başlangıcındasın ve artık sen'de bunun farkındasın. Bu yetmezmiş gibi daha yapmak zorunda olduğun, 'görev'lerinde var!!!
Bir; kendinle uğraşacaksın, geşmişinde inandığın tüm değerleri ( bu çok geniş alınıyordu, köyün mahallen varsa inançların, edindiğin meslekler, aile,eş, çocuklar varsa sevgili) yok sayacaksın. Hayat 'önder'likle başlar.
O'nunla bütünleşeceksin, deniliyordu ama ne önderliğin, ne olduğu belliydi, ne de O'nunla bütünleşmenin yolları. Amaç kişiyi kendisiyle uğraştırmak. Farketmez, yıllarca silahlı mücadele içinde bulunmuşsan ve başarıdan
başarıya koşmuş olsan bile, bir biçimde senin eylemlerinin, 'objektif olarak düşmana hizmet ettiği' belirtilir, sana da kabul ettirilir ve kendinle uğraşıp ve kendini suçlayacaksın!!!
İki; seninle uğraşılmış ve sende kendinle uğraşmışsın, karma karaşık olmuşsun, birde bu halinle başkalarıylada uğraşman gerekiyor. Ortaya çıkan durumu düşünün; birinci aşamada kendin hiçleşiyorsun yada hiçleştiriliyorsun, ikinci aşamada sen başkasını, hiçleyip, hiçleştiriyorsun ve sonuçta herkes hiçleşiyor sadece ortada bir değer kalıyor. 'Parti Önderliği', ya da A. Öcalan.
Şimdi düşünün örneğin, on tane gerilla komutanı Bekaa'da, Hakkari'de 1987 silahlı mücadelemiz nasıl olmalı?
Yada en doğru neler yapabiliriz ve yapmamız gerekiyor? Konusu tartışılıyor. On gerilla komutanıda Hakkari'de
değişik dönemlerde faaliyet yürütmüş, bölgeyi çok iyi tanıyor deneyim ve tecrübe sahibiler. Burada yapılması gereken, eğer Hakkari hakkında doğru ve ya en azından doğruya yakın bir karara varılmak isteniyorsa, gerilla komutanlarının dinlenmesi gerekiyor, ya da onlardan ortak bir raporun alınması gerekiyorki, üzerine tartışılsın ve en doğru karar almak için netlik sağlansın. Bu yapılmıyor, Avrupa'dan yada cezaevinden veya ülke içinden gelmiş bir kişiye deniliyorki, 'sen tam yetkilisin' ve 'Hakkari hakkında plan yapıyoruz' denilerek
hiç savaş konusunda tecrubesi olmayan bu kişi, savaş tecrubesini pratik olarak yıllarca yaşamış on gerilla komutanına sorumlu olarak atanır. Kördüğümler burda başlar, konuşmalar tartışmalar sadece sorunu karma karaşık hale getirip derinleştirir, zaten amaç doğru bir karar almak değil, yanlış kararlar aldırmanın zeminini hazırlayarak, herkesi suçlamak için ortamı yaratmadır.
Komutanları sadece askeri yönleriyle anlatmak yetersiz olur. Onlar aynı zamanda PKK'nin en gelişkin siyasi kadrolarıydılar. Ancak ne altı-yedi yıla dayanan, askeri yönleri, tecrübeleri vede siyasi gelişkinlikleri dikkate alınmak istenmiyordu. Dönem silahlı mücadelenin esas alındığı bir zamandı. Devrimin keskin bıçağı onlardı, sayıları oldukça azalmıştı. Silahlı mücadeleyi yönetme kabiliyeti edinmiş, kadroların 1985'te tüketildiğini belirtmiştim. 1985 Kadro kayıplarının listesini çıkarmak istiyorum, bu çok önemli, buna bağlı olarak çok
az sayıda kalan komutanların, hemen III. Kongre sonrası tümünün uyduruk planlarla savaşa sürülmesi ve 1987-88 de hepsinin fiziki tasfiyesi (onlar en büyük şehitlerimiz, özel savaş onları hedef aldı, bazıları bunu anladı intihar eylemlerine giriştiler) 1990'lı yıllarında kaderini belirledi.
1990'lı yıllarla birlikte, dışardan çok farklı izlenen PKK'de, içerde içler acısı bir durum yaşanıyordu, yönetim kademesi olmayan (Osman Öcalan, Duran Kalkan ve M. Karayılan gibilerini yönetim olarak kabul edersek, bir yönetim vardı ama yönetim, hiç bir pratik tecrube yaşamamıştı) bir gerilla hareketi ve o'nu izleyen ' serhildan'lar. Sonuç olarak 90'lı yıllardaki devrim potansiyeli,enerjisi bilmezlerin ve korkakların elinde tüketildi, açıkcası 90 yıllarda PKK devrimci geleneği yoktu, sadece yaratılan değerler üzerinde tepinmeler vardı. PKK bu dönemde istisnalar dışında (örneğin Komutan Şiar ve İsa gibi) sadece cezaevi kadrolarıyla
sınırlıydı. Onlarda savaş tecrubesinden yoksunlardı. Yıllardır içerde direnen bu kadroların, savaş pratiğine doğru bir mudahale yapmaları beklenemezdi, buna firsatta verilmezdi ve onlarıda harcamak için Bekaa'da başka tezgahlar kurulmuştu.
Komutanlardan; M. Emin Aslan. Abdurrahman Motor, Abdullah Avcı, Mustafa Ömürcan, Hasan Dağtekin ve (*) Veli Teyhani 1987 ve 88 sürecinde hepsi şehit oldu. Yılardır mücadele içerisinde çelikleşen bu komutanlar nasıl olurda bir-iki yıl içerisinde hepsi şehit olur!!! Bazı örneklerle bunların anlaşılmasına yardımcı olmaya çalışacağım.
1987'de, yani III. Kongre sonrası Bekaa'dan ilk ayrılan grup (baharın sonlarına doğru) Mustafa Ömürcan'a bağlı 5-6 kişlik bir gruptu, grup A. Öcalan'ın diyimiyle GAP alanına gidiyordu. A. Öcalan'da grubu yolcu etmek için kampa gelmişti. Grup oldukça seçkindi. O zaman da bunu anladım ama kimseye açamazdım. Neden bu kadar seçkin insan bir arada? İşin diğer yanı ise grup komutanı, Mustafa Ömürcan, çok üzgün ve dalgındı. Herkes bunun farkındaydı. Amca çocukları, yoldaşları, Salman Ömürcan öldürülmüş ve Ali Ömürcan'da her an infazı bekleyen bir tutuklu!!! Ve karmakarışık düşüncelerle M. Ömürcan savaşa yolcu edildi. A. Öcalan Kemalizmden aldığı ders gereği birde grupla onlarca resim çektirdi. Grubun gidiş hazırlığını ve A. Öcalan'la birlikte Şam otabanına inişine kadar izledim, dikkatim hep Mustafa Ömürcan üzerineydi, sarışın saçları yeşil gözleri vardı insanın en güzeliydi, sevgiyle doluydu ama çok üzgündü. Kaçamak bakışlarla baktım, O'da bunu fark etti! Neye yaradıki!!!
Ayrılık vakti, A. Öcalan son sözünü söyledi; 'GAP projesini alt üst edeceksiniz' M. Ömürcan sadece baktı! Hiç bir cevap vermedi. Önce Öcalan'la kucaklaştılar, sonrada bizlerle ve grup yola devam etti...
(*) Veli Teyhani Yoldaşın adını, Kemal diye vermiştim. Kemal, Veli yoldaşın kod adıydı. Aradan 23 yıl geçmiş gerçek adla kod adı karıştırdım. Üç ayrı arkadaşın uyarısı üzerine yanlışımı düzelttim. Özür dilerim.
devam edecek
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


