ÇÖZÜMSÜZLER!
Salih Aras
/Çözemezler, çünkü istenilen duruma gelinemedi. İsteyen, bir şey istemiyor, veren de bir şey vermiyor.
Anlaşmamaları için bir neden yok. Hesaplar tutmuyor. İstedikleri sonuç çıkmıyor. Son bir yılda önemli
olaylar yaşandı, çok da önemli sözler söylendi. Sorun görünürdeki, İmralı ve Kandil istekleri değildir.
Bunları herkes kabul eder. Ama bununla sorun çözülmüyor. Sadece sorunun bir tarafdaki 'muhatab'ı
bitmiş oluyor. Açıkçası sorunun genel anlamda PKK (İmralı ve Kandil) istemleri doğrultusunda çözümü
PKK'ninde bitişi oluyor. PKK buna razı, Devlet'in bir kesimi ise buna razı değil. Çünkü mevcut durumda her
şey kontrolde, aksi takdirde kontrol kaybediliyor.
Devlet PKK'ye rağmen amacına ulaşamadı, asıl sorun budur. 1938 Dersim katliamında 20 yılı aşkın
süre
Kürtlerin sesi-soluğu çıkmadı. Devlet'in, PKK'eyle sonuca ulaşma hesapları tutmadı, bundan dolayı
çözemiyorlar ve farklı arayışlara yöneliyorlar ve uzun vadeli hesaplar yapıyorlar. İşte bu hesaplardan
dolayı Devlet kurumları farklı yöntemler konusunda çelişki içindedir. Bu farklı çelişkilerden dolayı bazen
bazı devlet kurumları, Kürtlerden yanaymış gibi görünüyor. Mevcut Hükümet'in durumu budur.
Son bir yıl içindeki gelişmelere baktığımızda Kürt sorunu konusunda ilgili güçlerin samimiyetsizliği görülüyor.
Devlet, kendi Parti'siyle tavrını belirledi. 38 Dersim türü bir çözüm. Yani her türlü insanlık ve hukuk
dışı yöntemleri kullanarak sorunu bastırma. 'Kürtlere verilecek hiçbir hak yoktur.' Bu tavrın arkasındaki
güç Türk Ordu'sudur. Sözcülüğü Devlet'in asıl Parti'si CHP üstleniyor. Hükümet bu çözüme karşı
çıkıyor. Karşı çıkış Kürtlerin hayrına değil, Türklüğün geleceği içindir. Hükümetin tavrı Kürtlerden
yana gibi anlaşılmasın. Soruna sahip çıkıyormuş gibi görünüp, zamanla Türklüğün geleceği için bir
harç olarak kullanmak istiyor. Ordu'yla çelişkileri soruna yaklaşım yöntemleridir. Ordu; herşeyi temelden
inkar etme, bastırma ve yok etme (geçmişte olduğu gibi) yolundayken, Hükümet; sorunu kabul ederek
sahip çıkırak ve kontrole alarak etkisizleştirmek istemektedir. İki kesiminde varmak istediği sonuç
aynıdır, Biri kanlı varmak istiyor, diğeri biraz daha az kanlı. Sonuçda aynı noktaya varıyorlar.
AKP, Kemalist sistemin dışında değil, içindedir. 12 Eylül olmasaydı AKP olmazdı. Türkiye'deki siyasal
İslam Kemalizimden çokda uzak değildir. İçinde ırkçılık, gayri müslüm ve Kürt düşmanlığı vardır. Bazı
duygusal-sanatsal çıkışlar bu gerçeği değiştirmez. Bir çok kanlı diktatörün-faşistin resim, sanat ve
şiir-şair merakı vardır. Uzaklara gitmeye gerek yok Kenan Evren ve Bülent Ecevit yakınen bilinen
örneklerdir.
Başbakan ve AKP'si bir açılım başlattı, 'Kürt Açılımı', sonuç 'milli birlik' oldu. Sadece Kürt sorununu kendi
durumlarını pekiştirmek ve sağlama almak için kullanmaktadırlar. Bu süreç tamamlandımı geriye ırkçılık
gelir. Başbakanın Van konuşması ve Ermeni Soykırım Tasarısının gündemde olduğu dönemler unutulmamalı.
Burada Türk ırkçılığı net görüldü; 'ya sev ya terk et, yüzbin Ermeniyi yurtdışı ederiz' yani diğerlerinden
pek de farklı değil. Ama taktik icabıda olsa bazı durumlarda desteklenir, örgütlü bir şekilde kazanımlarda pay
alma ve ortak olmak koşuluyla, buda örgütlü olmaktan geçer, yoksa kazanımlar başkasının hanesine yazılır.
Türkiye'deki siyasal islam, anti-Kemalistmidir, yoksa Kemalizmi biraz çağa mı uydurmak istiyor? Bunun
iyi analiz edilmesi gerekiyor. Parlemento içi islam fazlacada Kemalizimle çelişki içinde değildir. Sadece
öyle görünmek istiyor. Unutulmamalı ki, bu günkü siyasal islamı Kemalizmin kendisi, 12 Eylül faşist
rejimi Sol'a ve Kürt'de karşı bir denge unsuru olarak geliştirdi. Miadını doldurmuş Osmanlıya 'karşı'
zamanında İttihat ve Terakicilerde Kürt 'dostu' idi. Şimdi miadı çoktan geçmiş bir bir Kemalizim vardır
O'na 'karşı' olanlarda arasıra Kürt hak'larından dem vurmaktadırlar. Önemli olan Kürtlerin aynı hataya
düşmemeleridir.
Türk egemenlerinin iktidar olma hevesleri genellikle kanlı olmuştur. Dolayısıyla birbiriyle fazlada derin çelişkileri
olmayan kesimlerin, bazı durumlarda birbirlerini sallandırmaları olagelmiş olaylardır; Osmanlı döneminde onlarca
vezirin, kardeşin ve padişah çocuklarının kafalarının kesilmesi bilinen olaylardır. Cumhuriyetin kuruluş ve
sonraki dönemlerinde de benzer olaylar yaşanmıştır. Yani Ordu ile Hükümet arasındaki çelişkiler çok derin
temelde farklı niteliklerde değildir. Öz olarak aynılar biçimde bazı farklılıklar vardır. Bunuda büyütmemek
gerekiyor.
Değerli bir dostum söylemişti;
(otuz yıldan beri tanıyorum deneyimli bir Kürt politikacısı) 'Biz düşmanımızı tanıyormuyuz' demişti. İlk anda
pek anlamlı gelmedi. Sonra dostumun haklı olduğuna inandım. Biz düşmanımızı yeterince tanıyamıyoruz.
Genellikle en sağdakiyle, en soldaki, ya da farklı kutuplarda görünenler, bir anda bakarsınki aynı noktada
birleşmişler, biri yazar, biri tellendirir; 'Orta Asya'dan bir kısrak başı gibi uzanır Akdeniz'e bu vatan bizim' derler
birlikte. Ve hiç kimsenin varlığı kabul edilmez. Zaten düşman denilen, yönetim kademesi olarak devşirmelerden
oluşmaktadır. Devşirmeler, orjinalinden çok daha tehlikelidir. Atalarının doğduğu eve bomba koyarlar (6-7 Eylül
olayları) peşine bunu bahane ederek İstanbul'daki gayri-müslümlerim mülklerine el koyarlar mallarını talan
ederler. Bir dönem Filistin ve Lübnan'daki Hiristiyanlara dost olurlar, bir dönem gelir aynı bölgedeki
müslümanlara dost olurlar. Aynı şekilde İsraile karşı, duruma göre dost yada düşman olurlar. Tek Partili
dönemde (Hep sosyal demakrat geçinen CHP) Hitlerin en iyi müttefiki, dostuydular. Naziler yenilince
CHP'li Türkiye Konya'da bulunan Nazi askerlerini tutuklar ve Nazilere savaş ilan eder.
Dostumun dediği gibi;
'Düşmanımızı tanımamız gerekiyor' Çok çabuk biçim değiştirebiliyor ve halden hale giriyor. Bazen sağcı
olur, bazen solcu, İslamcı, Sosyalist vb.. Düşmanımızın tüm özelliklerini bilmek zorundayız. Türklüğün
kökeninden anlamından günümüze kadar olan değişimleri bilince çıkarıp geleceğide görmek zorundayız.
Yoksa değişik görünen bazı biçimlerin peşine takılarak eski yanılgı ve hatalara düşeriz. Türkler Araplardan
ve Farslardan daha oyuncular. Araplar ve Farslar yerleşik toplumlardı, bundan dolayı kendilerine
güvenleri vardı-var. Türkler halen bu topraklara entegre olamadılar. Kendilerini bıçak sırtında hissediyorlar
bunun için çok oyun ve entrikaya ihtiyaç duyuyorlar, bu becerilerinde epey uzmanlaşmışlar. Seyit Rıza
Türklerin bu yönünü bir cümleyle ama çok iyi belirler; 'Sizin oyun ve entrikalarınızla baş edemedim, bu
bana dert oldu, Size boyun eğmedim buda Size dert olsun' diyerek, Türklüğün tepeden tırnağa oyun ve
entrika olduğunu çok iyi belirler.
Bu Cumhuriyet'i devşirmeler kurmuştur. Kuruluşundan beri önemli kurumlarında da hep devşirmeler görev almıştır.
Köken olarak Türk olmayan bu şahıslar adeta Türklük konusunda abartılı bir şekilde birbirleriyle yarışmışlardır.
İşte M.Kemal; 'Bir Türk Cihan'a bedeldir. Ne mutlu Türküm diyene', aşırı ırkçılık Türk toplumuna dışardan angaje
edildi. Türk milliyetçiliğinin fazlaca sosyal-toplumsan ve tarihsel bir temeli yoktur. Buna öncülük eden genelden
devşirmeler oluyor. İttihat ve Terakicilerin büyük çoğunluğu Balkan kökenlidir. Cumhuriyetin kuruluşuyla
birlikte önemli kurumlarda (özellikle Ordu ve MİT ve ya MAH) görev alanların çoğu Balkan ve ya Kafkas
kökenlidir. Bunlarda aşırı Kürt ve gayri-müslüm düşmanlığı yaparak birlerine karşı üstünlük sağlamaya
çalışmışlardır. Bu durum halen de devam ediyor.
Özgür Kürdistan'a T.C'nin tüm kurumlarının yaklaşımı aynıdır. Düşmancadır, bu düşmanlık konusunda Hükümet'de,
Ordu'da, Meclis ve Muhalefet'de birbiriyle yarışır. Sınırda düşünülen ve oluşturulmak istenen askeri durum,
Kuzey'den çok Güney'e yöneliktir. Burada Hükümet ve Ordu ortaktır. Uzun vadeli hesaplar yapılıyor; beş yıllık
profesyonel askerlik ve devamı, hangi hak ve hukuk'a dayanıyor. İçerde durumunu sağlama bağlamak için
bazı yasal ve anayasal değişiklikler için Kürt desteği arayan hükümet, sınırlarının dışında Ordu'suyla birlikte
nasılda saldırgan ve haksız bir politikaya ortak olabiliyor.
Devlet bütün kurumları ve kontrolüne tam olarak almış olduğu tek örgütlü 'Kürt Partisi'ne rağmen sorunu
çözemiyor. Ne bastırabiliyor ve nede bir sonuca gidebiliyor. Bunun için uzun vadeli hesaplar peşindeler.
Bu durumdan memnun olanlar var olmayanlar var. Memnun olmayanların başında PKK geliyor.
Sözünü başkası söylüyor, eylemini başkası yapıyor. Onlarada onaylamak kalıyor. Bu durum karanlık
ilişkilerini deşifre ediyor, İmralı'daki bunalıma düşüyor, korkulara kapılıyor, 'çekiliyorum' diyor. (Mayıs'ın
ortalarında 31 Mayıs'da çekileceğini belirtmişti) Büyüklerinde baskı gelince tekrar 'devam' diyor. Yeniden
yalanlara sarılıyor; 'Özerklik' yapılacak katliamlara davetiyemi? Çünkü kendisi belirtti; 'sivil halktan
(daha çok kadınlar ve çocuklar) çok insan ölebilir!!! Tüm bunlar ne anlama geliyor???
devam edecek 24.07.10
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


