6-7 Eylül olayları
6-7 Eylül olayları, Türk egemen sınıflarının karakteriyle ve bu karakterin en belirleyici özelliği olan özel savaş
yöntemleriyle tam bir bağlantı içindedir. 6-7 Eylül olayları bir insanlık dramı ve ayıbıdır. Kendi kurallarını ve
'hukuk'unuda ayaklar altına alarak yapılan bir talandır. Türk egemen sınıflarının (yönetimlerinin) tarihi bu gibi
olaylarla doludur. Yakın tarihlerde yaşanan olaylar, farklı biçimlerde görünsede (Maraş, Sivas vb. katliamlar)
aynı anlayışın planlayarak yaptığı olaylardır.
6-7 Eylül olayları bizi (Kürtleri) iki yönüyle çok ilgilendirmektedir.
Birincisi; İnsanı yönüyle, bu tür olaylara karşı çıkmak teşhir etmek insani bir görevdir. İkincisi; aynı olayları biz yaşadık, yaşıyoruz ve halen bu insanlık dışı olaylar güncelliğini koruyor. Bu anlamda 6-7 Eylül olaylarını mutlaka her duyarlı Kürdün anlaması ve bilince çıkarması
oldukça önemlidir. Olay tamamen bir senaryoya dayanıyor. Devletin, bir özel savaş planı sonucu yapılıyor.
Olayı planlayan MİT'ir. Yıl, 1955 Eylül'ün 6'sı ve 7'si, DP iktidardadır. Irkçılıkda gelmiş geçmiş Türk yönetimlerinin
birbirinden kayda değer farkı yoktur.
Maraş katliamida CHP döneminde, Sivas katliamı sözde 'sosyal demakratlar' ın
içinde olduğu sağcı hükümet döneminde, 2000'li, yıllardan günümüze Türkiye'de Kürtlerin mal ve can varlıklarına yönelik planlı saldırılar ise mevcut hükümetin iktidar olduğu dönemdir.
Bir karakter biçiminde, bu topraklara geldiklerinden beri, başkalarının mallarını talan etme ve canlarına kıyma adeta 'olmazsa olmaz' ları olmuş. Geçmiş olaylar değerlendirildiğinde ise, en ufak bir özürü dahi kabul etmezler.
Bir gecede zengin olma köşeyi dönme alışkanlığı bu zihniyetten geliyor. Türklerin mal edinme anlayışı, sömürgeci- kapitalist anlayışlada bağdaşmıyor. Gücü yetiyorsa, açık bir talan ve yağma anlayışıdır. Olayın oluş biçimine baktığımızda, tam anlamıyla bir özel savaş planlaması var; Kıbrıs Türklerine baskılar bahane ediliyor.
Bunu biraz açarsak, 'Kıbrıs'da Rumlar Türklere baskı yapıyor'sa, Istanbul'daki Rum'ların suçu ne? Rum'larda bahane edilerek diğer azınlıklarada aynı saldırılar nasıl açıklana bilir?
Saldırı planı ulusal bir çerçevede oluyor. Hükümet, Ordu, İstihbarat ve Basın birlikte hareket ediyor. O dönem Türkiye'de en çok satan gazete olan Hürriyet, manşetten Istanbuldaki Rum azınlığın kendi aralarında para toplayarak, Kıbrıs
Rumlarının ENOSİS çetelerine gönderdiğini yazıyor. Hükümet yetkilileri Londra'da Kıbrıs sorunlarını görüşüyor.
Tamda bu anda Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atılıyor!!! 6 Eylül 1955 saat 13.00 haberlerinde ilk haber olarak yayımlanıyor.
Gazete manşetlerinde tekrar, 'Atamızın evi bombalandı' manşetiyle haberler yayınlandı. İlk saldırı Şişli'de bir pastahaneye yapıldı, ardından Kupkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu ve gayri müslümlerin toplu olarak yaşadıkları tüm semtlere, başta Rumlar olmak üzere, Yahudi ve Ermenilere ait ev ve iş yerlerine saldırılar yapıldı. Mallar talan edildi. Emniyet olaylara seyirci
kaldı. Emniyet güçleri Maraş ve Sivas katliamlarında da seyirci kalmışlardı.
Olaylar sonucu; 4214 ev, 1004 iş yeri, 73 kilise, 1 Sinagog, 2 manastır, 26 okul ve aralarında fabrika otel, bar gibi mekanların bulunduğu 5317 yer saldırıya uğramıştır. Yüzlerce tacavüz olayı o dönemin değerinde yüz millyonlarca T.L'sı maddi hasar. Hükümet sadece 60 milyon civarında tazminat öder. Ölü sayısı 11 yaralı sayısı ise 300 civarındadır.
Ölü sayısının az olmasının nedeni üsten gelen emirlerden dolayıdır. Talan ve yağma emri verilmiş!!! Eylemcilerde; 'bu kez malınıza sonra canınız için geleceğiz' demişler. Şimdi en çok bahane edilen olaya bakalım; 'Atamızın evi bombalandı' Evi bombalayanlar Rumlar değil, Türklerin
kendileridir.
Selanik Üniversitesi'nde Siyasal Bilgiler öğrencisi Oktay Engin, MİT'in (ya da o dönemki ismiyle MAH) yardım ve desteğiyle Atasının evine bomba koymuştur, olay Rumlara mal edilerek Istanbul'da yağma ve talana girişmişlerdir. Olay oldukça organizeli olmuş öğrenci- işçi dernek ve sandikalarıda kullanılmıştır. Ayrıca Türkiyenin değişik şehirlerinde de gruplar halinde insanlar talan için getirilmiştir. Göstermelik tutuklamlar olmuş sonra da hepsi serbest bırakılmış. 1960'daki Askeri darbede ise olayın faturası Menderes hükümetine çıkarılmıştır.
Tabi hükümetinde payı var ama bir bütün olay bir devlet politikasıdır. Hükümetin ve basının bilgisi ve desteği ile Ordu ve MAH tarafından planlanıyor. Oktay Engin yıllar sonra Nevşehir'e vali olur. Yani ödüllendirilir, aynı 33'lerin katili Muğlalı gibi. Şimdi 55 yıl aradan sonra ne değişti? 1925'de 100 bine düşürülen Rum sayısı 2006'da sadece 2500'dür. Devletinpolitikasında ırkçılık dahada katmerleşmiş, sadece basında (az bir kesimde olsa) duyarlılık sorumluluk yargılama
anlayışı gelişmiştir.
1990'lardan da günümüze farklı biçimlerde de olsa 6-7 Eylül olaylarına benzer bir çok olay yaşandı.
1990 yıllarada Devlet, ( Özellikle T. Çiller Hükümeti döneminde) PKK'yi bahane ederek, Kürt Halkı üzerinde katmerli bir baskı, sindirme , talan ve katletme politikası uygulamııştır. Kürdistan'da görev yapan özel timler ve Subaylar büyük bir servetle Türkiye'ye dönmüşlerdir, önemli 'iş adamı' olmuşlardır. Bizzat Çiller'in kendisi,'elimizde 1200 Doğulu ve G. Doğulu iş adımının listesi var , PKK'ye yardım ediyorlar, hesap soracağız' tehditlerinde bulundu.
Bazı Kürt iş adamları bu dönem katledildi ve yüzlercesinden de milyonlara varan haraçlar alındı. Kendisinden olmayandan haraç alma bu devletin geleneğinde var. Varlık nedenide budur.
Tarihin bu gerçekliğini görmemezlikten gelme, sadece yeni 6-7 Eylüllere davetiyedir. Gayri müslimler zaten tüketildi.
Şimdi tek hedef Kürtlerdir. Bahane ise, PKK'dir. O'nu da kullanmakda zorlanmıyorlar. Zaten Adam; 'Devlet beni kullansın' diyor. Bunu da fırsat bulan Devlet her konuda, farklı kurumlarıyla amaçları için Kürt potansiyelini kullanıyorlar. Açıkçasıkullanılması gereken yerde kullanılıyor, suçlanması gerektiğinde suçlanıyor, katledilmesi gerektiğinde de katlediliyor.
Şimdi gündemde bir referandum var, 'Kürtlerden bu durumda nasıl faydalanılır', herkes o'nun hesabını yapıyor. Son yıllarda Kürtlerin Türkiye'deki varlığı değişik biçimlerde tartışıldı. Devlet Kürtlerin Türkiye'deki varlığından rahatsız. Sanki Kürtler kendi istekleriyle, ya da zorla gelmişler gibi, bir durum yaratılmak isteniyor. Türkiye'nin her tarafından
Kürtlere yönelik organizeli saldırılar örgütlendi. Bir çok şehirde Kürtlere ait evler ve iş yerleri tahrip edildi.
Son 20 yıla baktığımızda Mevcut hükümette dahil bütün hükümetlerin sessiz kaldıklarını, hatta saldırıları desteklediklerini bile söylemek abartı olmaz. Kürtlerin Türkiye'deki sayısı çoktan milyonları geçti. Büyük çoğunluğuda PKK'li değil. Hatta aktif bir politikayla da ilgilenmiyorlar. Ama Türkiye'deki asıl iktidar yani özel savaş kurumları onları kendi halkına PKK potansiyeli olarak göstermekte ve hedef yapmaktadır. Açık söylemek gerekirse Türk Milleti genel anlamda
ve çoğunlukla da kendi devletinin emrinde olan bir halktır.
Devlet ve gizli kurumları emir verdimi (hele işin içinde talan varsa) emri tanrı buyruğu gibi yerine getirir. Yapılmaz denildiği ansa ise yaprak kıpırdamaz. Kendi halkını da
çok iyi tanıyan bu devlet istediği zaman da nasıl kullanacağını çok iyi bilir. Sonrada hedef suçlanarak, 'Halk tahrikedildi' denilir. Yada zamanla bir kurum yada kişiler göstermelik yargılanır. İşi kurtarmak zorsa bir kaçıda vatan için 'feda' edilir. Bu devlet oyunlarla kurulmuş, oyun çeşitleri bitmez...
'Biz kardeşiz, Cumhuriyet' i birlikte kurduk, ayrılamayız' lafları, Kürt halkını sadece aldatır ve hazırlıksız 6-7 Eylüllere bırakır. Bizim sayımız on binlerle mevcut değil, milyonları çoktan geçti, kendi topraklarımızda dahi özgür değiliz, hem Türkiye'de ve Kürdistan'da can ve mal güvenliğimiz yoktur. Sadece kendimizi 'kurtarmak' için halkı aldatamayız. Ve bu devletin diğer parçalardaki Kürtlere tahammülü yok bize nasıl olsun?
6-7 Eylül olayları insanlık ayıbıdır, başkasının emeğini, malını talan etme çok utanç verici. Bir gecede zengin olma hevesi bu olsa gerek...
6 Eylül 2010
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


