Kemalist rejime karşı dindar veya dinsiz herkesin birlikte mücadele etmesi Şarttır
Seyîdxan Kurij: İsrail’in Gazze’ye insani yardım götürdüğü söylenen, sivil gemilere yaptığı saldırıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? İsrail’i haklı gösterebilecek herhangi bir yasal veya meşru gerekçe varmı?
Cevdet Akbay: Bir insanın birkaç kediyi odasına kilitleyip ölüme terkettiğini duysanız içiniz sızlar, gerekirse evin penceresini kırıp o aç kedilere yiyecek atmak gelir içinizden, belki öyle de yaparsınız. Ki bu ev kedileri hapseden adamın malı olduğu, onun malına göreceli olarak zarar verdiğiniz halde niyetiniz aç kedilere yardım olduğu için kimse tarafından hor görülmezsiniz.
Bir iki aç kedi için harekete geçen insan vicdanı, üç yıldır abluka altında tutulan, bütün dünyayla irtibatı kesilen, aç, sefil bırakılan, hastalarına ilaç, bebeklerine mama bile bulamayan, okulları, hastahaneleri, ibadethaneleri yerle bir edilen Gazzeli insanlara vicdanların acıması neden vicdanları tahrik etmez? Nitekim vicdanları galeyana gelen 32 ülkeden her dine mensup, her yaştan yüzlerce yardım gönüllüsü bu yüzkarası ambargoyu delmek için yola çıktı, iyi de etti. Şurdan burdan duyuyoruz “İsrailliler gelip Diyarbakır’a yardım etse Türkiye tepki göstermez mi?” Gazze ile Diyarbakır’ın konumu aynı değil ki. Diyarbakır Türkiye’ye bağlı bir şehir, Gazze ise İsrail’in bir şehri değil, Filistin’e bağlıdır. İsrail’in Gazze’ye müdahalesi ve ablukası, mesela İsrail’in Güney Kürdistan’ı abluka altına alması gibidir veya Çin’in Afganistan’ı veya ABD’nin Küba’yı abluka altına alması gibidir. Bir devletin başka bir devletin dünyayla bağlarını kesmeye hakkı yoktur, dolayısıyla İsrail’in Gazze’deki icraatı hem uluslararası hukuka hem de insanlığa aykırıdır. Gazzedekilerin kişi başına düşen milli geliri 500 dolar civarındayken onları yokluğa mahkum eden İsrail’inkisi 30 bindir! Bu bile İsrail’in gaddarlığını göstermeye yetiyor. Dünyanın her noktasındaki güçlü lobisi sayesinde bu insanlık dışı uygulamasına kimse tepki göstermedi. Zaten tepki gösterse de fazla taktığı yok. Basbayağı haydutluktur bu. Birleşmiş Milletlerin yüzlerce uyarısını gözardı eden, dünyaya kafa tutan bir devletten bahsediyoruz. Bu haydutluk değil de nedir? Arkasındaki dünya süper gücü ABD’nin desteğine, sahip olduğu imkanlara ve teknolojik üstünlüğe güvenerek dünyaya meydan okuyor, şımarıklaşıyor. Oysa güç insanı alçak gönüllü yapmalı, kudurtmamalıdır. Güce güvenilmez ancak adalete ve hukuka güvenilebilir. Çünkü güç bugün onların elinde, başkasına zulmediyorlar, yarın başkasının eline geçerse onlara zulmeder. Hak ve hukuk ise her zaman haklının yanındadır, güçlünün değil. Birilerinin bu ukala kabadayıyı dünyaya ifşa etmesi gerekirdi, bunu da İHH yaptı. İyi de etti.
İHH, İsrail’in 1.5 milyon insanı sefalete mahkum ettiği Gazze dramını dünyanın gündemine getirdi. Gemi daha uluslararası karasularında iken İsrail savaş gemileri, botlar, helikopter, insansız uçaklarla etrafı kuşatıp saldırıya geçtiler. Oysa hiç kimsenin burnu kanamadan sözkonusu operasyonu yapabilirlerdi ama niyetleri dünyaya meydan okudukları gibi gözdağı vermekti. Özellikle de Türkiye’ye. Zaten görgü tanıklarının ifadesine göre, Mavi Marmara’ya çıkan askerler “One Minute” diye bağırarak ateş açıyorlarmış. Yani direk Başbakan Erdoğan’a mesaj gönderiliyordu. Bu da gösteriyor ki İsrail sözkonusu operasyonu gemiyi durdurmak veya gemiyi başka bir limana çekmek için değil, açıkça cinayet işlemek için işgal etti, hem de hiç kimsenin malı olmayan uluslararası karasularında. Zaten, askerlerden birinden düşen bir listede İHH başkanı başta olmak üzere birçok insanın resmi ve ismi varmış. Bu da, İsrailli askerlerin suikast için geldiklerini gösteriyor. Gemidekilerin karşı koymasıyla 9 kişi hayatını kaybetti ama İsrail’in bu kirli planı akimete uğramış. İsrail, dünyadaki ve Türkiye’deki borozanları aracılığıyla bilgi kirliliği saçıyor şimdi. Sözde gemidekiler onlara saldırmış onlar da kendilerini savunmuşmuş. Kendi ellerinde en son model silahlar (kimisine göre denenmemiş yeni silahlar orada denenmiş), gemidekilerde ise pet şişeleri, sandalyeler! Gemidekileri öldürmek için geliyorsunuz, uslu uslu öldürülmelerini mi bekleyeceklerdi? Eğer gemidekiler karşı koymasalardı daha fazla insan ölecekti bana göre. Dolayısıyla, İsrail’in “biz devletimize tecavüzü engelledik” gibi gerekçelerin hiçbir geçerliliği yoktur çünkü gemi İsrail sularına bile girmemişti. Ayrıca, İsrail ağzıyla konuşanlar hariç dünyada ve Türkiye’de hemen hemen herkesimden insanlar da İsrail’in bu canice saldırısını kınamıştır. Mesela Yasemin Çongar, 1 Haziran 2010 tarihli “Eski Ahit’in sözüyle” başlıklı yazısında, İsrail’in tecavüzünü Tevrat’tan ayetler aktararak lanetlemektedir. Daha sonra kem-küm etse de, Güney Kürdistan’ın bombalanmasını isteyecek kadar vicdansız olan Ertuğrul Özkök bile bu saldırıyı kınadığına göre, en vicdansız insanlar bile buna duyarsız kalamazdı.
Seyîdxan Kurij: Uluslararası camia’nın, İsrail’e karşı tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz. Tepkiler yeterli mi? Çözüme katkı sunması bakımından daha somut yaptırımlar gerekirmi?
Cevdet Akbay: İsrail’in yıllardır devam ettiği ve dünyanın üç maymunları oynadığı ablukasının İHH’nın konvoyuyla dünya gündemine tekrar girmesi ve dünyanın gösterdiği tepki cılız da olsa gidişatın iyiye doğru olduğunu gösteriyor. Kedilerini açlığa mahkum edenlerin bile Batıda büyük cezalara çarptırıldığı bir dünyada, İsrail’in senelerdir açlığa mahkum ettiği Gazzeliler yüzünden en ağır yaptırımlara tabi tutulması gerekir. Canı istediği zaman, canı istediği kişiyi aç bırakamayacağını, öldüremeyeceğini anlamalıdır İsrail. Çünkü, şimdiye kadar yüzsüzce işleye geldiği cinayetlerini değişen yeni dünyada devam ettirmesi mümkün değildir. Her cinayetine kulağını tıkayan ABD bile Gazze’ye uyguladığı ambargonun kaldırılmasını istiyorsa, İsrail’in dünya karşısında daha fazla direnemeyeceğini anlamalıdır. Zalim ebedi olarak zalimliğini devam ettiremez. Zalimliğini bırakması herkesten çok İsrailli insanların yararınadır. Çünkü bu zulüm devam ettikçe dünyanın Yahudilere olan nefreti daha çok kabaracaktır. Bu da hiç hoş olmayan sonuçlar doğurabilir. Somut yaptırımlar için özellikle Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların derhal harekete geçip olayı detaylıca ve adilce incelemeleri, inceleme sonucu sözkonusu saldırıda parmağı olan herkes cezalandırılmalıdır. İsrail hayatını kaybedenlerden resmi olarak özür dilemeye zorlanıp, maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum edilmelidir. Bu arada Türkiye de İsrail ile olan bütün ilişkilerini derhal kesmelidir.
Seyîdxan Kurij: Türk hükümetinin, olaya bakış açısını nasıl değerlendirirsiniz. Türkiye’nin, Ortadoğu’da aktif bir dış politikaya yönelmesinin nedenleri ne olabilir? Türkiye ne yapmak istiyor. Bu bağlamda, Yakın gelecekte Türkiye ve İsrail ilişkileri nasıl bir sürece evrimlenir.
Cevdet Akbay: Kürd Sorunu nasıl ki Türkiye’nin (hatta dünyanın da diyebiliriz) en büyük sorunuysa, Filistin Meselesi de dünyanın kangrenleşmiş sorunlarından biridir. Özellikle Ortadoğu’daki barış Filistin Meselesi’nin çözümüyle yakından ilgilidir. Aynı şey Kürd Sorunu için de geçerlidir. Burada konumuz Filistin olduğu için ona odaklanıyorum. AK Parti’nin iktidara gelmesinden sonra “Komşularla sıfır sorun” politikası izleniyor; özellikle Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla bu yolda çok ciddi adımlar atılıyor. Mesela bu günlerde Güney Kürdistan Devlet Başkanı Mesud Barzani 6 yıl aradan sonra Türkiye’ye resmi olarak davet edilmesi çok büyük bir gelişmedir, hatta bu gelişmeyi Türkiye’nin Güney Kürdistan’ı tanıma olarak bile algılanabilir. Bir iki yıl öncesine kadar PKK’nin her saldırısından sonra devletin üst kademesinin, özellikle apoletli bürokratların PKK’nin kendi sorumluluklari altındaki İmralı’dan yönetildiğini bilmiyorlarmışcasına, yönlerini Güney Kürdistan’a çevirip salya sümük Barzani ve Talabani’ye sataşmalarını hatırlayalım... Gözü Güney Kürdistan’ın petrol kaynaklarında olan Aydın Doğan’ın gazeteci etiketli iş takipçisi
Ertuğrul Özkök’ün “3-5 F-16; 30-40 sorti” başlıklı yazısındaki “Bundan böyle, namlularımız, Barzani'ye çevrilmiştir. Hedefimiz, Barzani'nin, askeri ve ekonomik hedefleridir. Amacımız, oradaki ‘Kürt rüyasını’, ‘Türk kâbusuna’ çevirmektir” gibi alçakça tehditlerinden günümüzdeki seviyeye gelmesi, AK Parti’nin Ortadoğu politikasının başarısı olarak görüyorum. Filistin Meselesi de Ortadoğu’nun en önemli ve acilen çözülmesi gereken sorunlarından biridir. Dolayısıyla, Türkiye’nin Filistin ile ilgilenmesi hem geçmişe dayanan bir hukuka hem de Ortadoğu Politikası ile yakından ilgilidir.
Türkiye’nin Ortadoğu’da aktif bir dış politikaya yönelmesi zaruridir. Lakin komşudaki bir yangın nasıl ki bizim evi de tehdit ediyorsa, yanı başımızdaki Filistin Sorunu’nun çözümü ve İsrail zulmünün sona erdirilmesi de Ortadoğu Barışı için elzemdir. İsrail, işgal ettiği toprakları Filistinlilere verip bağımsız bir Filistin Devleti’ni kabul etmediği müddetçe bu sorun devam edecektir. Görebildiğim kadarıyla İsrail sorunun devam etmesinden yanadır, çünkü bu sayede İsrail’deki farklı ve bir birine muhalif fraksiyonları bir arada tutabiliyor. Yarın tam manada bir barış olsa, kendi içinde birbirine girecektir. İsrail, iç sorunların su yüzüne çıkmasını engellemek için Suriye ile olan sorunlarını ve Filistin Sorunu’nu kasıtlı olarak çözümsüz bırakıyor. Türkiye’nin arabuluculuğuna karşı olmasının sebebi de çözüm istemediğindendir. Çünkü Türkiye gerçek manada bir çözüm isterken İsrail “çözüm istiyor gibi yaparak” dünyayı oyalamayı tercih ediyor. Türkiye’nin sorunu çözmeye çalışması, haliyle kaostan nemalanan İsrail Derin Devleti’ni rahatsız ediyor.
Türk vatandaşlarını kasıtlı olarak katleden bir İsrail ile Türk Devleti istese bile eskiden olduğu gibi iyi ilişkileri devam ettiremez. Çünkü İsrail, Türkiye’ye karşı bu kadar pervasızlaşmamış, silahını Türk vatandaşlarına doğrultmamıştı. Burada çok planlı ve kasıtlı bir tutum var. Bu son saldırıyla, Başbakan Erdoğan’ın Davos Toplantısı’nda Şimon Peres’e verdiği ağır tepkinin intikamını almak istemiştir. Yani İsrail’in saldırısı Türk Devleti’nden çok AK Parti Hükümeti’nedir, daha da doğrusu Erdoğan’ın şahsına karşıdır. Erdoğan’ın Davos’taki tepkisinin sebebini salt olarak Peres’in konuşmasına bağlamıyorum. Ergenekon Davası’ndan sonra Başbakan Erdoğan’a karşı 20’ye yakın, belki daha fazla suikast planı deşifre edilip önlenmiş. Başbakan, istihbarat raporlarına dayanarak bu planların birçoğunun arkasında İsrail Derin Devleti’nin olduğuna kanaat getirmiş diye düşünüyorum. Ki, İsrail suikast konusunda tecrübelidir, yani şaşılacak bir durum yok. Erdoğan’ın İsrail’e olan tepkisinin kaynağında İsrail Derin Devleti’nin (buna “Uluslararası Derin Devlet” de diyebiliriz; Türkiye’deki Ergenekon, “Ulusal Derin Devlet”e bağlı ve terör estirerek darbe zemini hazırlamaktan sorumlu koludur) kendisine karşı olan bu sinsi ve kirli planı olduğunu tahmin ediyorum. Son gemi saldırısı ile gizli planı bir açıdan açık hale getirmiştir İsrail. AK Parti öncülüğünde, Türkiye’nin Ergenekon Terör Örgütü’ne karşı başlattığı operasyondan en çok İsrail Derin Devleti’nin rahatsız olduğu biliniyor. Ergenekon Operasyonu başlayınca ABD’deki İsrail Derin Devleti’ne bağlı Neoconların Ergenekon Terör Örgütü’nü masum gösterme çabaları, AK Parti Hükümeti’ne saldırıları gözden kaçmıyor. AK Parti bir dönem daha iktidarda kalırsa, Ergenekon Örgütü’nün iç ve dış bağlantılarına da ulaşılabilecek. Bu da İsrail Derin Devleti’ni tedirgin ediyor haliyle. Onun için, içteki uzantılarını da kullanarak AK Parti Hükümeti’ni yıkmak için çok çabaladıkları halde başaramadılar.
28 Şubat Süreci’nin arkasında da İsrail Derin Devleti vardı, malum; o zaman medyanın çoğu, sivil toplum örgütlerinin neredeyse hepsi, işadamlarının hemen hemen hepsi onların kontrolünde olduğu için Refah-Yol Hükümetini yıkmak fazla sorun olmamıştı. Şimdi ise medya güçleri azalmış, maddi destek sağlayan işadamlarının kasaları oldukça boşalmış durumda (AK Parti’ye yaramasın diye yurtdışına kaçırdıkları paraların çoğu battı, Hükümet IMF ile anlaşma yapmadığı için oradan gelecek paradan da mahrum durumdalar) , kısacası her açıdan sefil durumdalar. Bir sonraki seçime var güçleriyle asılıp bir şekilde AK Parti’nin iktidarina son vermeyi, CHP’nin büyük ortak olduğu bir Ergenekon Koalisyon Hükümeti kurmayı amaçlıyorlar. Deniz Baykal’ın kasetini onlar sızdırıp “Gundi Kemal” Kılıçdaroğlu’nu CHP’nın başına getirmek de bir Ergenekon Projesidir. Bu Türk Ergenekonu cenahındaki durum.
Bir de Kürd Ergenekonu’nun, yani derin-PKK ve Abdullah Öcalan’ın tutumu var. Dikkat edilirse onlar da son dönemlerde TSK ve devlet yerine direk AK Parti Hükümeti’ni hedefe oturtmuş durumdalar. Başbakan Erdoğan’a hakaretler savuran Öcalan, “Gundi Kemal”i yere göğe sığdıramıyor, hatta son avukatlar görüşmesinde, “Kürd Sorunu”nu ağzına bile almayan Gundi Kemal’i, “Kürd Sorununu Kemal Kılıçdaroğlu çözer” diyecek kadar ileri giti Öcalan. Yani AK Parti’ye karşı olan Türk ve Kürd Ergenekonu dayanışması çoktan başlamış durumda. İsrail’in Mavi Marmara gemisine saldırı da, AK Parti’ye karşı oluşan Ulusal Ergenekon Koalisyonu’na dışarıdan destek gözüyle bakılabilir. Ahmet Kekeç’in 6 Haziran 2010 tarih ve “İsrail Türkiye’de darbe mi kovalıyor?” başlıklı yazısında (Star) sarfettiği şu ifadeler bu konuya açıklık getiriyor: “Haydut devletin Dışişleri Bakanlığı koltuğunu işgal eden eski terörist, yeni devlet adamı Lieberman buyurmuş ki, ‚Türkiye giderek İran’a yaklaşıyor. Bu sürece müdahale edilmelidir. Recep Tayyip Erdoğan hükümeti düşürülmelidir.’ Lieberman demek, MOSSAD demek. MOSSAD demek, Amerika ve CIA demek.”
İsrail Derin Devleti’nin buradaki hedefi şudur: AK Parti, İsrail’in pervasız saldırısı karşısında sessiz kalacak, bu da iç siyasette “iradesiz, korkak” olarak yansıyıp AK Parti aleyhinde kullanılıp oylarının düşmesi sağlanacak. AK Parti, İsrail Devleti ile birçok ilişkiyi kesme taraftarı iken, özellikle askeri alandaki işbirliğinin bozulmasına en çok TSK’daki “Ergenekoncu unsurlar”dan direnç geliyor. Askeri alandaki ilişkinin devamı, AK Parti’nin günah hanesine yazılacağını biliyorlar çünkü. AK Parti, bu tezgaha karşı dik durur İsrail ile ilişkileri tamamen keser veya en düşük seviyeye çekerse, İsrail Derin Devleti’nin oyununu bertaraf edebilir.
“Bu bağlamda yakın gelecekte Türkiye ve İsrail ilişkileri nasıl bir süreç evrimlenir” sorunuzun cevabı kısaca seçimden sonraki duruma bağlıdır. Eğer AK Parti Hükümeti devam ederse, İsrail ile ilişkiler devam etse bile en düşük seviyede devam edecektir. Eğer İsrail Derin Devleti’nin de büyük bir iştiyakla beklediğini tahmin ettiğim CHP’nin büyük ortak olduğu bir “Ergenekon Koalisyon Hükümeti” kurulursa, İsrail ile ilişkiler üst düzeye çekileceği gibi, Ergenekon Davası örtbas edilerek (28 Şubat’ta Susurluk örtbas edilmişti, malum), Ergenekoncular serbest bırakılıp Kürdistan’a, cinayet işleme görevlerinin başına gönderilecekler; vergi affı getirilerek vergi cezalarıyla boğuşan işadamlarına rahat nefes aldırılacak, kasaları boşalan bazı malum işadamlarının kasaları legal ve illegal yollarla tıka basa doldurulacak. 28 Şubat Süreci’nde de aynen öyle oldu. IMF’den bir milyar dolar borç alabilmek için aylarca uğraşıldığı, ecel terlerinin döküldüğu bir zaman diliminde, bir-iki tehdit, üç-dört manşet, beş-altı kaset (Müslüm Gündüz ve Fadime Şahin kasetleri gibi) ile milletin 100 milyar dolardan fazla parasını hortumladılar. Bu gayri meşru yoldan götürülen para, bir de kanuni yollarla (borçlanma faizlerini yükseltilmesi, teşfik, ihale vs) götürülen para var, onun ise haddi hesabı bile belli değil. Bazı malum işadamlarının ve kontrollerindeki medyanin “Gundi Kemal”e tam gaz vermesi boşuna değil, inek gelecek yerden “gaz” esirgenmez!
Seyîdxan Kurij: Nerede ise İsrail kurulduĝundan beri Türkiye Ortadoğuda İsrail’in en önemli ve nerede ise tek mutefiklerinden biri oldu. Hala da Türkiye ile İsrail arasında askeri stratejik antlaşmalar var. Fakat bütün bunlara raĝmen AKP hükümeti ve başbakan zaman zaman bu stratejik ortaklığa uymayan çıkışlar yapıyor. AKP’nin bu politikasını nasıl okumak gerekir?
Cevdet Akbay: Türkiye’de süregelen durumu, yani statükoyu (status quo) temsil eden kurumlar var, yargı gibi, ordu gibi, CHP gibi... Ordu, halkın vergileriyle alınıp ülke sınırlarını korumak ve ülkenin yüzde 95’ine yakın topraklarda güvenliği sağlamak için kendisine emanet edilen gücü elinde bulundurduğu için ağırlığı da haliyle fazla oluyor. TSK’nin hepsi homojen değil ama üst kademeleri işgal eden önemli sayıdaki askeri bürokrat aldıkları eğitim ve halktan kopuk yaşayışlarından dolayı başta siyasetçiler olmak üzere sivilleri hep güvenilmez ve çoğu zaman da devlete muzır varlıklar, kendilerini ise devletin yegane sahibi ve muhafızı olarak görürler. TSK’daki bazı bürokratlardaki bu patolojik ruh hali onları kullanılmaya elverişli, avam lisanıyla kolay dolmuşa binmeye eğilimli/istekli hale getiriyor.
Mesela, menfaati zedelenen Menfaat Şebekesi (ki bunlar “Derin Devlet” dediğimiz kirli yapının parçasıdırlar), kontrolündeki “medya” aracını kullanarak, tahrik olmaya müsait olan TSK’daki bazı zevatı, menfaatlerini zedeleyen sivil hükümete karşı kolaylıkla harekete geçirebilirler. Bunun için, “laiklik elden gidiyor”, “irtica gelecek içki yasaklanacak” veya “Kürdler ayaklanacak, ülke parçalanacak” gibi tahrik edici birkaç manşet veya birkaç kaset yetiyor. Yani TSK içinde sivillere karşı hareketi yönlendiren, darbe yapan, muhtıra veren bir avuç “Cuntacı” aslında Menfaat Şebekeleri tarafından kullanılan kiralık birer tetikçidirler. İşleri bittikten sonra da bir iki bankanın yönetim kuruluna atanarak ellerine elma şekeri verilir. Çevik Bir gibi gözü Çankaya’da olan muhterisleri ise kameralar karşısında önce maskaraya çevirip sonra buruşturup bir köşeye atarlar (Ergenekonun gönüllü avukatı Baykal’a yaptıkları bir nevi budur). Yani eğer askeri bürokrasi bütün darbelerin asıl planlayıcısı olsaydı, yönetime el koymaya bu kadar istekli oldukları halde çok kısa bir süre sonra sivillere teslim etmezler, başka ülkelerde olduğu gibi ömür boyu iktidarda kalmak isterlerdi.
Bu bilginin ışığında şunu söyleyebiliriz: sivillere karşı TSK’daki muhterisleri kiralık tetikçi olarak kullanan Menfaat Şebekesi, TSK ile İsrail arasındaki bağlantıyı da kendisi kurar. Yukarıda dediğim gibi, Türkiye’deki “Ulusal Derin Devlet” direk İsrail Derin Devleti’ne (buna “Uluslararası Derin Devlet” de denir) bağlıdır. Yani, TSK’nin kendi iradesiyle İsrail ile bağlandığı söylenemez. Fehmi Koru, Taha Kıvanç mahlasıyla 5 Haziran 2010 tarih ve “Perde gerisinde olanlar” başlıklı yazısında (Yeni Şafak), “Türk basınında en İsrail yanlısı kalem” sıfatını yakıştırdığı Sedat Sertoğlu’nun İsrail ile TSK arasinda ticari bazı ilişkileri bağlamak için kullanıldığını yazdı. Orada tank üretme mevzuu var. Tabi, TSK direk tank üretemez; İsrail ile ortaklaşa tank üretmek için Koç Grubu’nun seçildiğini öğreniyoruz. TSK içindeki bir kısım bürokratın tetikçi olduğu, Sertoğlu’nun da aracı olduğunu düşünürsek, İsrail ile TSK arasındaki bağlantıyı kuran, yani işin kaymağını asıl yiyenin kim olduğunu rahatlıkla görebiliriz buradan. Hatta bu Menfaat Şebekeleri’nin TSK’yı İsrail’e ne derece angaje ettiklerini görmek için Fehmi Koru’nun Sedat Sertoğlu’ndan aktardığı bu örneği ve kendi yorumunu okumakta fayda vardır: “(Sedat Sertoğlu) Tel Aviv'de hep aynı otelde kaldığı için herkes tarafından tanınır olmuş; İsrailli diplomat ve politikacılarla da dostluklar kurmuş... Bir gece... ‘Barda önemli bir sohbet. Saatler gece yarısına gelmiş. Masada 5-6 önemli kişi var. Birden birisi bana şunu söylüyor: 'Siz Türk gazeteciler ayakta uyuyorsunuz. Haberiniz var mı ki, Türk Genelkurmayı'ndan bir ekip İsrail Genelkurmayı'nda savaşı izliyor günlerdir.' Aman Allahım. Vay canına.” Fehmi Korunun buna tepkisi ise soyle: “İsrail Lübnan'ı işgal etmiş (1982, yani 12 Eylul darbesinden hemen sonra, CA), dünya medyası kanlı işgali yansıtıyor, herkes ölümlerden dolayı İsrail'i kınıyor... Bir İsraillinin Sertoğlu'na ‘Türk Genelkurmayı'ndan bir ekip’ dediği Türk subayları Tel Aviv'de izliyor savaşı... ‘Aman Allah'ım’, hakikaten...”
Görüldüğü gibi, TSK’yı İsrail’e angaje edenler hakikaten çok iyi angaje etmişler. Türkiye’de yüzbinlerce masum insanı hapishanelere tıkayan, insanlık dışı işkencelerden geçiren darbeci apoletli haydutlar, Türkiye’deki işlerini bitirdikten sonra İsrail’de tatil yapıp canlı savaş izlemişler! Bizim apoletliler İsrail’in döktüğü kandan zevk alırken, Tel Aviv Üniversitesi profesörlerinden Benjamin Cohen, İsrail’in Lübnan’a saldırısını “Kendileri onca gaddarlığın kurbanı olmuş olan Yahudiler böylesine gaddar olabilirler mi?” ifadeleriyle eleştiriyordu. Cohen örneği, İsrail’in gözü dönmüş savaş ağalarıyla Yahudi milletini bir kefeye koymamamız gerektiğini gösteriyor (bazı ulusalcı milliyetçiler, İsrail devletinin gaddarlığını protesto etmek için milyonlarca masum Yahudi’yi katleden Hitlere rahmet okuma yanlışlığında bile bulunuyorlar maalesef). 28 Subat Süreci’nde bu ilişki en üst seviyeye çıktı. 28 Şubatçı apoletli haydutlar, kendi insanının hayatını zehir ederken, İsrail dostlarına kaymaklı ihaleler veriyorlardı. TSK içindeki bir avuç apoletli haydutun İsrail aşkı AK Parti Hükümeti kurulduktan sonra da devam ettiğine şahit oluyoruz. Mesela, bundan birkaç sene öncesine kadar Başbakan Erdoğan’a olmadık hakaretler yağdırmasına rağmen, ABD’deki Neocon Çetesi’nin genç şövalyelerinden Michael Rubin’in, TSK’nin düzenlediği uluslararası seminerlere yüklü ücret karşılığında konuşmacı olarak çağrılmasını örnek olarak verebiliriz. Başbakan’a kafa tutmakla bir olan bu tavrın sahibi ise, Hudson Enstitüsü’nden dışarı sızdırılan ve Türkiye’yi kaotik ortama sürüklemeyi amaçlayan kirli plandan hatırladığımız Ergin Saygun’dur. İçteki Ergenekoncular ve dışarıdaki Neoconlar, bu zatı Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı yapmak için çok çırpındılar ama emellerine ulaşamadılar.
Sorunuza dönecek olursam... Statükonun “mahalle kabadayısı” olarak öne sürülen TSK’daki bazı bürokratlar (hepsini ayni kategoriye sokarsak Hilmi Özkök ve barıştan yana olan birçok askeri bürokrata haksızlık etmiş oluruz), AK Parti’ye karşı da kullanıldılar. Tabi bunları kullananın İsrail Derin Devleti olduğunun farkında olan AK Parti, bir taraftan TSK’ya sızan İsrail Muhipleri Cemiyeti üyesi bazı generalleri tasfiye ederken, diğer taraftan da direk onları yönlendiren İsrail’e karşı sert muhalefet etti. AK Parti, bu çıkışıyla TSK’yı İsrail’in çıkarları uğruna hareket eden bir kurum olmaktan çıkarıp Türkiye’deki asli görevine çekmeye çalışıyor. Bunu önemli bir ölçüde başardığını da söyleyebiliriz.
Seyîdxan Kurij: Türkiye’de müslümanlar, Filistinlilere karşı çok duyarlılar. Bu duyarlılığı ben şahsen takdir ediyorum. Din, dil, renk, ulus farkı gözetmeksizin mazlumun sadece mazlum olduğu için, yanında yer almayı insani bir tavır olarak algılıyorum. Peki, bu müslüman çevrelerin, aynı duyarlılığı, çok önemli bir kesimi Müslüman olan Kürtlere karşı da göstermesi gerekmez mi? Kürdistan’da, son on beş, yirmi yılda yerlerinden yurtlarından edilenlerin sayısı belki de İsrail ve Filistin nüfusunun toplamına eşit. Gazze gibi, yıllarca Kürt köylerine gıda ambargosu uygulandı ve askeri abluka altında tutuldu. İsrail’liler, bazı Filistin köylerini yıktılar, Türk ordusunun Kürdistan’da yakıp, yıktığı, boşalttığı köy saysı 4000. Binlerce Kürt sivil öldürüldü, milyonlarca Kürt işkenceden geçirildi. Cezaevleri Kürt mahkumlarla dolu. Topluca bok yedirilen, asite atılan, fırında yakılan Kürtler var. Hepsi kanıtlı. Amacım acıları kıyaslamak değil ama Filistinliler söz konusu olunca kıyameti koparan müslümanlar, Kürtler söz konusu olunca neden seslerini çıkarmıyorlar. Bunun nedenleri nelerdir? Ya da tepki gösteriyorlar da biz mi bu çevrelere haksızlık yapıyoruz.
Cevdet Akbay: En son cümlenizden başlayayım. Hem haklısınız hem haksızlık ediyorsunuz. Haksızlık ediyorsunuz çünkü dindarlar sanıldığının aksine Kürd Sorunu’na tamamen yabancı ve mesafeli değildirler. Buna hem Kürd hem de Türk dindarlar dahildir. Mesela başörtüsü sorununu uzun süre görmemezlikten gelen İHD’nin aksine, 1991’de kurulan Mazlumder her kesimden insanların sorunlarıyla yakından ilgilenmektedir. Ayrıca, Kürdistan’da faaliyet gösteren Hizbullah Hareketi de başlangıçta Kürdlerin her türlü sorunlarıyla ilgilenen, Kürdlere hizmet eden bir sivil toplum örgütü gibi faaliyet gosteriyordu. Hizbullah’ın Kürdlere hizmet ettiği 1990-91’e kadar devam eden bu ilk devresine “Hizmet Devresi” denebilir. Tabi, Cemaat, 1991’den sonra bu halis ve muhlis hizmeti bırakıp şiddete bulaşarak önce kendi kardeşlerini “münafık” diye damgalayarak öldürmeye başladı ve bilerek veya bilmeyerek Derin Devlet’in yörüngesine girdi.
Kuzey Kürdistan’da PKK’ye ciddi alternatif olabilecek, Kürdlere çok büyük hizmetler sunabilecek bir hareket şiddete bulaşarak/bulaştırılarak telef edildi, hezimete/yenilgiye uğratıldı (Hizbullah’ın bu devresine de “Hezimet Devresi” denebilir). İşte bu ikinci devrede Hizbullah, Derin Devlet’in açık ve/veya perdeli dürtüsüyle/göz yummasıyla “seküler” PKK’ye karşı kullanılarak hem PKK’nin hem de Öcalan’ın burnu sürtüldü. Öcalan rejime tamamen angaje edilmeye zorlanmasıyla Hizbullah’ın görevi bitti ve 2000’lerin başında ipi çekildi. Öcalan’ın Türkiye’ye dönüşü kabul etmesi ve tamamen Derin Devlet’in hizmetine girmesinde Hizbullah’in payı büyüktür denebilir. İlginçtir, PKK, 1970’li yillarda demokrat ve şiddet dışı faaliyet gösteren Kürd sol hareketlerini tasfiye ettiği gibi Hizbullah da aynı şekilde daha ılımlı ve şiddet karşıtı İslami hareketleri tasfiye etti. Bu da, varlığını şiddete borçlu olan Derin Devlet’in işine gelen birşeydi. Bu açıdan bakıldığında, şiddeti kutsayan her iki hareketin de Derin Devlet tarafindan maniple edildiği söylenebilir.
Seküler PKK ile dindar Hizbullah arasındaki çekişme ve çatışma dindar ve seküler Kürdler arasındaki diyalog kapısının tamamen kapatılmasına yol açtı. Oysa başını Şeyx Said Efendi’nin çektiği Kürd Hareketi’nde Şeyx’in özel kalem müdürlüğünü ve müşavirliğini yapan Liceli Fehmi Bilal’in ateist oldugunu ve bunun Şeyx tarafından da bilindiğini biliyoruz. Yani o dönemde dindar-dinsiz Kürd ayrışması 1970’lerdeki ve hatta şimdiki kadar derin değildi. Kürd Sorunu’nu, dine uzak duran hatta dışlayan PKK hareketi ile başladığını iddia eden Apoistler, “dindarlarin Kürd Sorunu’na uzak kaldığı” tezini sıklıkla savunurlar. Bu tezin zamanla diğer Kürd bireyleri tarafından da işlenmeye başladığına şahit oluyoruz. Oysa dindarlarin (özellikle dindar Kürdlerin) Kürd Sorunu’na yabancı kaldığı iddiası gerçeği yansıtmadığı gibi Kürd Sorunu’nun PKK’yla başladığı iddiası da doğru değildir. Kürd Sorunu’nun, yüz yılı aşkın bir geçmişi vardır. Çoğu ırkçı Kemalist Cumhuriyeti döneminde gerçekleşmiş 30’a yakın ayaklanma olmuştur, denebilir ki PKK hariç bütün başkaldırılar dini referanslıdır; yani bütün bu hareketler bölgedeki saygın tarikat şeyhlerinin ve din alimlerinin önderliğinde veya desteğiyle gerçekleşmişlerdir. Bu da genel anlamda dindarların Kürd Sorunu’na uzak durduğu tezini geçersiz kılıyor.
Dindarlardan kasıt “Türk-İslam sentezcileri” ise, bu durumda haklısınız, fakat bunların “dindarlar” çatısı altında değerlendirilmesi bile kendi başına problemdir. Bunlar daha çok Türk milliyetçiliğini ön planda tuttuklarından Kürdlere mesafeli durmaları şaşırtıcı değildir. Fakat dindarlardan kasıt “ümmetçi Türkler” ise unutulmamalıdır ki onlar da en az Kürdler kadar rejimin baskısı altındadırlar. Varlığının devamını şiddet politikasına ve kendi yarattığı düşmanla mücadeleye borçlu olan Kemalist rejimin şamar oğlanı olarak kullandığı kaba olarak iki kesim vardır, dindarlar ve Kürdler. Rejim açısından dindarın Türkü veya Kürdü arasında hiçbir fark yoktur. Zaman zaman bol-parçala-yönet yöntemine göre Türklere daha yakın duruyormuş gibi yapsa da aslında ırkı ne olursa olsun bütün dindarlara karşıdır; bunun en bariz örneğini 28 Şubat Sürecin’nde gördük. Aynı şekilde, rejim açısından “düşman” olarak algılanan Kürdlerin dindar veya seküler olması arasında da fazla bir fark yoktur. Dolayısıyla dindar Kürdler hem Kürd oldukları hem de dindar olduklari için rejimin zulmünü iki kat hissediyorlar. Dindar Türkler de rejimin zulmünden paylarına düşeni alıyorlar. Madem hem dindarlar hem de Kürdler rejimin muhalifidirler, o zaman bütün farklılıklar bir kenara itilerek herkesin baskı rejimine karşı mücadele etmesi gerekiyor. Hiçbir dini veya siyasi grup tek başına rejimle mücadele edemez; topyekün mücadele şarttır. Ancak bu şekilde sistem demokratikleştirilebilir; muhaliflerin dağınık olduğu bir ortamda rejim varlığını muhafazaya devam edecektir.
Dindar Türklerin dünyadaki mazlumlara karşı duyarlıyken çok önemli bir kesimi Müslüman olan Kürtlere karşı duyarsız kalmasının birkaç sebebi olabilir. Birincisi, nasıl ki tek partili Cumhuriyet rejiminin zulmünü iliklerine kadar yaşayan Aleviler bilinç altındaki o korkuyla Kemalist CHP’ye sığınıyorlarsa; aynı sistemin zulmünü iliklerine kadar yaşayan dindarlar da rejim tarafından “devlet düşmanı” olarak lanse edilen Kürdlere yardım ederek devletin hışmına uğramaktan çekinmektedirler. Unutulmamalıdır ki, Cumhuriyet tamamen faşist bir Türkçülük üzerine inşa edilmek istenmiş, Türk ırkı dışındaki ırklar “köle” olarak görülmüştü. Kürdlerin müslüman olmadığı, hatta “kuyruklu mahluklar” oldugu propagandasının yapıldığını biliyoruz. Dersimde 80 binden fazla masum ve mazlum insanın aynı dinden olan Türk askerleri tarafından acımasızca katledilişini bu kirli propagandaya bağlayabiliriz. Benzer propagandalar avam insanlar arasında şimdi bile devam ediyor.
İkincisi, haklı Kürd davasının PKK tarafından şiddete çekilerek terörle özdeşleştirilmesi konusudur. PKK’nin bu yanlış metodunu fırsat bilen, daha doğrusu PKK’yi bilerek bu yanlış yola sürükleyen Kemalist rejim, kontrolündeki medya gücü ve diğer imkanlarla Kürd Sorunu’nu “terör sorunu” olarak lanse etmeyi basardı. Kürdistan’daki birçok masum Kürd “PKK’ye yataklık ve yardım” gerekçesiyle faili meçhul cinayetlere kurban gittiğini biliyoruz. Diğer taraftan, değil “terör sorunu”na indirgemiş bir davaya yardım etmek, daha yakın geçmişe kadar “Kürd” ve “Kürdistan” tabirlerini kullanmak bile büyük bir cesaret istiyordu. Dindar Türkler de devletin bu kara propagandasına kapıldılar. Özellikle AK Parti’nin iktidarından sonra AB doğrultusunda yapılan değişikliklerle manzara değişmiş durumda. Şimdi “terör sorunu” değil bir “Kürd Sorunu” olduğu yavaş yavaş kabul edilmeye başlandı.
Kürd Sorunu’nun terörle özdeşleştirilmesi bir Kemalist rejim planıdır; bugün Kürdleri Kemalistleştirme misyonu yüklenen Abdullah Öcalan da bu planın uygulayıcısıdır. “Dindarlar neden Kürd Sorunu’na yabancı kaldı?” sorusunun yanında “Abdullah Öcalan neden Kürd Sorunu’nu terörle özdeşleştirdi?” sorusunu da sormak ve hiçbir işe yaramayan şiddet yöntemini sorgulamak gerektiğine inanırım. Eğer PKK böyle bir gereksiz ve faydasız yolu seçmeseydi TSK belki gene köy yakıp, yıkıp, boşaltacaktı, ama hiçbir zaman bu rakam 4000 olamazdı, bunu dünyaya açıklayamazlardı. Belki gene insanlar hapishanelere konup işkencelerden geçirilecekti, ama bu rakam hicbir zaman milyonlar mertebesinde olmayacaktı; Kürdistan’a gıda ambargosu gibi ilkel icraatlara cesaret edemeyeceklerdi. 50 bine yakın Kürd hayatını kaybetmeyecekti. Yani rejim, evet, gaddardır, ama onun karşısında Kürd Halkı için savaştığını iddia edip aslında seçtiği yöntemle Kürdlere zarar veren PKK’nin de eş zamanlı olarak sorgulanması lazım. 50 binden fazla Kürd hayatını kaybetti, 4000 binden fazla köy yakılıp yıkıldı, milyonlarca Kürd büyük şehirlerin gettolarında sefalete mahkum edildi, milyonlarcasi da yurtdışında sürgün hayatı yaşıyor, bu savaş için kimisine göre 300, kimisine göre ise 500 milyar dolar, hatta 1 trilyon dolara yakın diyenler de var, para harcandı. Bu paralarla onlarca Paris şehri kurulurdu (“devlet zarar etmişse daha iyi” diye düşünenlere bir not, bu para Kürdlerin de vergisiyle ödeniyor, savaşı körükleyen paşaların cebinden çıkmadı). Bunca bedele rağmen PKK’nin kazanımı nedir? Abdullah Öcalan dönüp dolaşıp “Demokratik Cumhuriyet”te karar kıldı, o bile ortada yoksa demek bu savaş bir işe yaramıyor, hele Kürdlerin işine hiç yaramıyor. Dindarların Kürd Sorunu’na bakış açısı kadar, hatta ondan daha fazla PKK’nin Kürdler aleyhindeki metodunu da sorgulamak gerekir.
Bu şiddet metodunun Kemalist Türk ve Kürdlerin ortak planı olduğunu unutmamak gerekir. Kemalist rejim bir taraftan PKK’yi en büyük düşman ilan ederken, diğer taraftan PKK’nin Genelkurmay’ın sorumluluğundaki İmralı Adası’ndan yönetilmesine göz yumuyor. Bu bile Kürdlere kurulan tuzağı gösteriyor. Öcalan’ın canı tehlikede olduğu bir dönemde Bekaa Karargahı’ndan alınıp güvenli İmralı Karargahı’na yerleştirilmesi bile Türk ve Kürd Kemalistlerin dayanışmasını gösterir. Öcalan’ın Türkiye’ye geliş serüveninin zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in 16 Eylül 1998’de Hatay’ın Reyhanlı ilçesinden Suriye’ye kükremesi ile başladığını biliyoruz. Atilla Ateş, kükremesini Genelkurmay adına yapmıştı tabi ki. Şimdi sormak lazım, Genelkurmay, Öcalan’ın Suriye’de olduğunu yeni mi öğrenmişti? Elbette ki hayır. Şemdinli ve Eruh saldırıları 19 Ağustos 1984’te gerçekleşti. Genelkurmay 16 Eylül 1998’de değil de mesela 14 yıl önce (yani yukarıda saydığımız bunca bedel ödenmeden çok önce), 16 Eylül 1984’te Suriye’ye kükreseydi Öcalan’ı gene de kovdurabilirdi (Suriye o zaman süper güç değildi, Genelkurmay ise 1998’e göre bence daha güçlüydü, bütün ipler onun elindeydi). Niye 1984 değil de 1998? Bence dindarların Kürd Sorunu’na yabancı kalışından çok Öcalan’ın ve PKK’nin Kürd Sorununu bilerek Öcalan sorununa dönüştürmesi üzerinde durmak gerekir. Tabi bu dindarlarin Kürd Sorunu’na yabancı kalışını haklı çıkartmaz elbet. Ama Kürd Sorunu’nun devletçe de kabul edilmesinden sonra dindarların da buna duyarsız kalmadığını görüyoruz.
Seyîdxan Kurij: İHH uzun süredir uluslararası alanda faaliyet sürdüren bir yardım kuruluşu, dünyanın birçok yerinde Müslümanlara insani yardım yapıyor, fakat ne 1987 – 88 lerde ne, Halepçe katliamın da ne de 1991 deki büyük felaket de Güney Kürdistan’a en ufak bir yardımda bulunmadı. Bunu nasıl değerlendirmek gerekir?
Cevdet Akbay: http://www.ihh.org.tr/hakkimizda/ adresinden kısa bir kesitle bu sorunuza cevap vermek isterim: “İHH İnsani Yardım Vakfı nerede olursa olsun sıkıntıya düşmüş, felakete uğramış, savaş, tabi afet vb. sebeplerle mağdur olmuş, yaralanmış, sakat kalmış, aç ya da açıkta kalmış, zulme uğramış tüm insanlara gerekli insani yardımı ulaştırmak ve bu insanların temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmemesi için gerekli tüm girişimleri yapmak üzere kurulmuştur. 1992’de gönüllülerin faaliyetleri ile başlayan Vakıf çalışmaları 1995 yılında kurumsallaşmıştır.” Yani ne Halepce Katliamı’nda ne de 1991’deki büyük felakete böyle bir kuruluş yoktu henüz. Onlarla irtibata geçip Güney Kürdistan’a yönelik projelerinin ne olduğu sorulabilir. Sol gelenekten gelen Kürdlerin direk diyalog yerine eleştiri alışkanlığı var maalesef, aynı durum dindar Kürdler için de geçerlidir. Halbuki kulaktan duyma iddialar yerine karşılıklı diyalogla birçok ortak nokta bulunabilir. Kemalist rejime karşı dindar veya dinsiz herkesin ortak mücadele etmesi şarttır; aksi halde birbirimizi suçlayarak Kemalist Rejimin ekmeğine yağ süreriz.
Seyîdxan Kurij: İHH bir insanı kuruluş olduğunu iddia ediyor, ama İsrail onun teröristlere yardım ettiğini iddia ediyor. Ayrıca bazı bağımsız gözlemcilerde Gazze’ye giden konvoya bazı AKP miletvekillerinin de katılmak istemelerinden hareket ile İHH ‘nın bağımsız bir sivil kurum olmadığını iddia ediyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Cevdet Akbay: İsrail’in işine gelmediği herkesi ve her kuruluşu “terörist” ilan etme alışkanlığı vardır. İddiasını somut hiçbir delille destekleme ihtiyacı da duymuyor çünkü Türkiye dahil dünyada İsrail’in bütün asparagaslarını ve ürettiği bilgi kirliliğini doğru diye yayınlayan çok medya vardır maalesef. Mahmut Övür’ün 5 Haziran 2010 tarih ve “İHH terörist örgüt mü?” başlıklı yazısından (Sabah) bir aktarma yaparak bu sorunuza açıklık getirmek isterim.
“Dün (İHH yöneticilerinden) Osman'ı (Atalay) arayıp hem geçmiş olsun dedim hem de kafalardaki soru işaretlerini sordum. Önce İHH'nın ne yaptığını anlattı: ‘Şu an 110 ülkede faaliyetteyiz. İHH'nın hiçbir siyasi parti ve örgütle bağı yok, hiçbir zaman hiçbir partiye angaje olmadık. Hamas'a da El Fetih'e de aynı uzaklıktayız. İsrail yaklaşık bir yıldır bizi terörist örgüt diye suçluyor. Biz de İsrail'e dava açtık. Orada avukat tuttuk. Mahkememiz devam ediyor. Biz kesinlikle terörist bir örgüt değiliz.’ Sonra da şu sorunun cevabını verdi: Peki, sadece Müslümanlara mı yardım yapıyorsunuz? ‘Yardım ölçümüz sadece mazlum ve mağdur olmak, Müslüman olmak değil. Amerika'daki Katrina kasırgasına da gittik mesela. Hatta o zaman da eleştirildik. Deprem oldu İtalya'ya gittik, Haiti'ye gittik. Yetimler, kurban faaliyetleri ve kimsesiz çocuklar için Küba'ya, Arjantin'e, Vietnam ve Tayland'a gittik. Doğu Türkistan'a yıllardır yardım ediyoruz. Bizim Irak'la ilişkilerimiz ise 2003'te başladı. Direkt Fellüce'ye girdik. Biz yardım malzemelerini götürürken Saddam heykeli yıkıldı. Ben oradaydım. Şu anda bile Mobil hastanemiz Irak'ta geziyor.”
Seyîdxan Kurij: İsrail`ın Gaze’ye giden gemiye saldırmasından sonra Türkiye`de protestocular, “Mehmetçik Gaze’ye” diye sloganlar atmaya başladılar. Özelikle 28 Şubat sürecinden sonra Türkiye’ deki İslami kesimin askeri vesayete ve militarizme karşı olduğu, ordu ile arasında sorunlar olduğu gibi bir anlayış oluşmuştu. Sizce neden bu kesimler bile sıkışınca hemen askere sığınıyorlar?
Cevdet Akbay: O sloganları atan herkesi homojen görmemek, hepsini de “islami kesim” statüsü altında toplamamak lazım. AK Parti Hükümeti, olayların patlak verdiği ilk gün “kimse bizden savaş ilanı beklemesin” açıklaması yaptı. Gördüğüm kadarıyla bu gibi sloganları daha çok Milliyetçi cenah ile Erbakancı Milli Görüşçü cenah atıyor. Bazı ulusalcı Kemalistlerin de bu tür istekleri vardır. Bunların da TSK ile hiçbir zaman sorunları olmamıştır. Hatta şaşırtıcıdır, TSK tarafından hükümeti yıkılan Erbakan hiçbir zaman TSK aleyhinde konuşmaz, konuşmamıştır. Sloganlarla peynir gemisinin yürümediğini, yürüyemeyeceğini biliyoruz. Şuan TSK’nin Gazze’ye girme isteğinin olduğunu da sanmıyorum. Milletimiz iş yapmak yerine milyonlarca toplanıp slogan atarak desarj olma kolaycılığını seçiyorlar. Oysa milyonları toplayıp deşarj etmek yerine onbinler hatta binlerle daha iyi ve hayırlı işler yapılabilir.
Seyîdxan Kurij: Fethullah Gülen’in bu konudaki tutmunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cevdet Akbay: Fethullah Gülen Hoca’ya ait olan Zaman Gazetesi bile sözlerini gecikmeli ve teville verdiğine göre ortada bir “sorun” olduğu muhakkaktır. İslami cenahın ekserisi Fethullah Hoca’nın sözlerini yadırgadı. Sadece İslami kesim değil, liberal ve demokrat cenah da aynı şekilde sözlerini eleştirdiler. Özellikle İHH’nın siyasi niyeti hakkındaki ifadeleri ve "İsrail'den izin alınmalıydı" ifadesi çok eleştirildi. Eleştirilmeyi de hakediyordu doğrusu. Bu iddialara karşılık olan İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım şunları söyledi: "Fethullah Gülen'in eleştirel açıklamalarını yeni duydum, biz İsrail'e başvurduk ve bizi hep oyaladı İsrail. Cenevre sözleşmesine göre hareket ettik, açık deniz olduğu için bölge İsrail'in egemenliği altında değil. Doğrusu üzüldüm, inşallah bu haber yanlıştır, ben başsağlığında bulunmasını bekliyordum. Kendisine saygı duyuyoruz. Eleştirileri zannediyorum bir ara yüzyüze gelirsek derdimizi anlattığımızda vazgeçecektir. Açıklamayı keşke bizimle görüşerek yapsaydı."
Diğer bir konu, İHH hakkında bu kadar keskin ifadeler kullanan Fethullah Hoca’nın İHH’yı yeni duyduğunu söylemesi... 20 yıldır yüzden fazla ülkede faaliyet gösteren bir hayır kurumunun kendisi tarafından tanınmaması, İslami Cemaatlerin de birbirine olan yabancılığını gösteriyor. Yahudi ve Hristiyanlarla diyaloga ağırlık verildiği gibi (ki bana gore hayırlı bir faaliyettir), biraz da dindarlar ve Türkiye’deki kesimler arasındaki diyaloga da ağırlık vermek gerekiyor demek ki. Fethullah Gülen Hoca’nın 28 Şubat Süreci’nde 28 Şubatçı despotlardan çok baskı altında olan Necmettin Erbakan’a yüklendiğini biliyoruz. Bu tavrıyla birçok dindarı rahatsız ettiğini de. Gerçi daha sonra bu tavrından dolayı üzüntü duyduğu söylense de kırılan kalplerin onarılması çok zordur. İHH’yı “Otoriteye başkaldırmakla” itham eden Fethullah Gülen Hoca, 28 Şubat’ta “otorite” olarak gördüğü 28 Şubat Cuntacılarına sıcak mesajlar vermesine rağmen onların hışmından kurtulamadı, 1999’dan beri ABD’de sürgün hayatı yaşıyor. Bu da Bediüzzaman’ın sıklıkla kullandığı “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştahını artırır. Döner dişinin kirasını da ister” sözünün doğruluğunu gösterir. Şimdi sarfettiği ifadeleriyle de, İsrail’in açlığa mahkum ettiği Gazze Halkı’na yardım eli uzatan her dinden mensup gönülleri yaralamıştır. Bir gün bundan da üzüntü duyacağını söyleyecektir ama o zamana kadar bu gönüller çok kan kaybedecektir.
Seyîdxan Kurij: Teşekkür ederim.
Cevdet Akbay: Teşekürler, başarılar


