PAZAR SOHBETLERİ
Zeynel Çelik /Bugün bu başlığı koydum, bundan sonrada Pazar günleri yazacağım. Yazıları yaşamın içinden sohbetler olarak düşündüm, hazır insanlar evdeyken Pazar günleri işe gitmiyor iken, tam zamanıdır. Pazar günlerini de sohbetle geçirelim diyorum.
Diyeceksiniz ki kaç okuyucun var ki?
İşte bakın onu hiç bilmiyorum. İşin o tarafı, bir yanıyla fazla beni ilgilendirmiyor . Ben çoğu kere kendime yazıyorum. Eğer merak eden biri çıkarda "hele şu adam ne yazmış bir okuyayım" derse başım gözüm üstüne, buyursun okusun, bir diyeceğim yok diyorum.
Ben yazımı yazdıktan sonra artık benim olmaktan çıkıyor. Çoğu kere yazdığım yazıları sonradan okuduğumda sanki kendimin değilmiş gibi okuyor , bazende kızıyorum: " adama bak" diyorum bu ne biçim yazı yazmış. Dedim ya ben yazdıktan sonra artık yazı benim olmaktan çıkıyor. Eğer beni okuyan varsa çekinmesinler, beni okurken ne kadar çekilmez olduğumu yazsınlar. Bakın ben peşinen söyleyeyim hiç kızmam, çünkü dedim ya yazı artık benim değil.
Pazar sohbetimde beylik laflar etmek niyetinde değildim, ama şu cümleyi yazmadan devam edersem içim rahat etmez biliyorum.
İnsan aklı sadece kendisine ait değil, insan aklını toplumsal görmek lazımdır.
Birçok idealist gibi benimde yaşamımda birçok hayretlerim olmuştur, ama bazıları var ki her aklıma geldiğinde, halen o zamanki gibi gülümserim. Bu gülümseme biraz daha farklı geliyor bana.
Mesela bakın ne gibi şeyler:
Yıl 1986, Avrupa'nın bir kentinde PKK yeni yeni örgütleme çalışmasına başlamış, örgütleme çalışması yürüten arkadaş oldukça hızlı ve keskin, kafa göz yara yara faaliyet sürdürüyor.
Günlerden bir gün elinde bir video kaseti ile çıka geldi, hepimizi yeni açılan derneğe topladı. "Heval genel sekreterin kaseti var onu izleyeceğiz çok önemlidir. İyi bakın!" dedi.
Baktım kasetin üzerinde 'gerillada yaşam' yazılıyor.
Neyse hepimiz pür dikkat olmuşuz, acaba ne gibi heyecanlı şeyler göreceğiz diye!
Arkadaş kaseti taktıktan sonra geldi bizimle aynı hizada oturdu. Her iki elini terbiyeli çocuk edasıyla bacaklarının üstüne koydu.
Tahmini 10-15 kişiye yakın vardık.
Aramızda ben ve bir arkadaş dışında devrimci geçmişi olan yoktu, geriye kalanlar gariban gurbetçiler, sadece bu da değil Kürt olduklarından dolayı devletin hiç bir baskısına maruz kalmamış İç Anadolu Kürtleriydi.
Kaset gösterime başladı. Yer Bekaa vadisi, gerillalar yemek yapıyor.
Bayan gerillalar, ekmek açıyor. Bazıları çamaşır yıkıyor..
Arkadaş "Bakın heval bakın bizimki modern gerilla hareketi, bakın arkadaşlar nasıl ekmek yapıyor" dedikçe biz biraz daha pür dikkat bakıyoruz, her baktıkça biraz daha heyecanlanıyoruz.
Tamam, anlamaya çalışorum, bunda modernlik nerede diye düşünüyorum, gördüklerimiz fakir Kürt köylü çocuklarıdır; ekmeği yapan bayan gerilla anasından gördüğü gibi yapıyor ekmeği, çamaşırı yıkayan gerilla köyün deresinde köylülerin yıkadığı şekilde yıkıyor. Ortada çamaşır makinesi yok elle yıkıyor, yemeği yapan savaşçı odun ateşinde kazanla pişiriyor yemeği, ortada fırın falan yok ki diyesin çok modern teknikle yapıyor!
Ama bende heyecan atmosferine girmek istediğimden bu düşüncelerimi hemen aklımdan sildim.
Neden?
Halkımızın bekası için.
Bir ara arkadaş arkasına baktı birisi ayak ayak üstüne atmıştı hemen uyardı "indir heval" dedi ve ekledi: "Bu bizim halk gerçekliğimize aykırıdır, özel harp dairesi Kürtleri bu şekilde bitiriyor" diye kızgın bir edayla azarladı, adamı bir dövmediği kalmdı.
Adam neye uğradığına şaşırdı, korkmuş olmalı ki hiç ses etmeden hemen "parti terbiyesine" geçti.
O tarihlerde bu heyecanlı genç, birazda delice esen Zaza arkadaşın bu tutumuna kızmamıştım, devrimci heyecanına saymıştım , derken bu azardan sonra hepimiz kendimize biraz daha çeki düzen verdik; iki bacağımızı birleştirdik. İki elimizi de dizlerimizin üzerine serdik. Uslu ve terbiyeli çocuklar gibi seyir etmeye başladık.
Bazılarımıza ilkel komedi gibi gelmişti, her başkaldırı bir abartıdır diye düşünmüşümdür. Neyse bunu da sineye çekelim halkın bekası için, nede olsa savaş başlamıştır!
Derken zapt u rapt altında geldik, filmin genel sekreter karesine geldik, bir erkek gerilla kazanda kuru fasulye yapıyor. Öcalan başında dikilmiş sorular soruyor, gerilla çok terbiyeli bir edayla cevaplamaya çalışıyor
"Ne kadar kuru fasulye gidiyor günde? Ne kadar et koydunuz? Ne kadar ekmek yeniliyor?" Sorularıydı bunlar. Yemeği yapan gerilla dili döndüğünce cevap vermeye çalışıyor. Sonra Öcalan eline bir tabak alıyor . Yemeğin yapıldığı kepçeyle tabağına etleri de seçerek dolduruyor. Diğer eline ekmek almış tahta kaşıkla başlıyor yemeye. Yemek yemiyor adeta yemekle savaşıyor, her tahta kasığı ağzına götürdüğünde hızlı hızlı ağzını şapırdatıyor. "Şap, şup, şap,şup" bu durum dakikalarca sürüyor...
Şimdi siz diyeceksiniz ki, bunda ne var? Veya sende ne kadar nazik olmuşsun? Ma Kürtlerin çoğu böyle yiyor biz Kürtlerde ayıp sayılmıyor, tam tersine yemeği ne kadar iştahlı yediğinin göstergesi sayılır ve hatta geride bir eksik kalmış, geğirmek!
Hayır onunla alakası yok! İnsanlar yemeği nasıl yerlerse yesinler, Öcalan'ın yemeği şapırdatarak yemesi kişi özeliği olabilir, bu beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren bölümü, bu davranışın örnek gösterilmesi, bundan ne gibi bir sonuç çıkaracağız, diye bieze sorulması! Bir an onu düşünüyorum, özellikle kuru fasulye yerken kolektif bir şekilde şapırdatmamız mı lazım? Yoksa, cümle aleme, "bakın şapırdatarak yemek yeme bizim halk gerçekliğimizdir" mi dememiz lazım.!
Hangisi?
Sağ olsun, Zaza hevalimiz kaseti izledikten sonra kasette izlediklerimizi bir daha en ince ayrıntılarına kadar anlattı; çok iyi anlamışçasına başımızı salladık sonra evlere dağıldık.
Arkadaş ile birlikte bir eve gittik tesadüf bu ya evin hanımı kuru fasulye yapmış, zaten iştahımızda çekmişti, arkadaşta aynı Öcalan gibi şap şup yemeye başladı, bizde arkasından aynısını yaptık. Halbuysem ben oldum olası yemeği şapırdatarak yemekten tiksinirim. Ama o gün hoşuma gitmişti.
Evin genç kızı Avrupa'da yetişmişti. Türkçeyi çok az biliyordu, o az Türkçesiyle "Ama öyle yemeyin hiç güzel değil" demişti. Bunu hiç unutmuyorum. Yıllar sonra bu genç kızın bize söylediği bu cümlenin benzeriyle karşılaşmıştım. O tarihlerde oğlum Şivan 4 yaşındaydı. Yuvadan almaya gittiğimde pedagoglardan birisi şap şup yemek yiyen çocuklara "ama öyle yemeyin hiç hoş değil" diyordu.
Hiç unutmuyorum; bizim Şivan beni görünce hemen pedagoga "ama babamın arkadaşları hep böyle yiyor" demişti. Gülmüştük. Batılı toplumlarda, çocuklara yuvaya başladıklarında ilk öğretilen şeyden biride yemek yerken şap-şup yapmamaları, yemek yerken konuşmamaları .....
Tabi kim dinler kızı, bizim heval son hızla yemeği yedi, baktı biz bitirmemişiz "Heval yemeği nasıl yiyorsunuz? Avrupa size bitirmiş, Egal (*) kişilik, yemeyi ağır. ağır yer" dedi. O ara bizde hızla yedik kalktık. Evin hanımı egali agal (**) olarak anlamış birazda alınmıştı. Sonraki günlerde , kocasına sitem etmiş "ne var ki benim agalimde?" diye sormuştu..
Kaseti izleten heval yerinde duramıyor, bakın heval bakın: "Önderlik nasıl yemek yiyor, örnek almamız lazım, şu kaşığı tutuşuna bakın, ekmeği kırışına bakın, dünyanın neresinde bunlar var?" diyor, bir taraftan da hepimizin yüzüne bakıyor, adeta bizide kendisi gibi heyecanlı görmek istiyordu.
Bilmem nedense o an aklıma Zulu kabilesi geldi. Tarihin birinde Zulu kabilesinin bir temsilcisiyle karşılaşmıştım, konuşurken arka cebinden bir kör satır çıkardı, birden ürkmüştüm. "Bak! Biliyor musun bunınla ben kaç yüz tane Hutsinin kellesini kestim" demişti. Demek dedim onlarda bununla övünüyorlar.
"Önderliğin" ilk kasetini veya şöyle diyeyim ilk yemek yiyişini böylesi ilkel bir seremoni içinde izlemiştim.
Sohbet olunca insanın aklına neler gelmiyor ki. Tabii, burada şunu da belirteyim: Öcalan'ında hakkını yemeyelim belkide kendisi "benim yemek yiyişimi ön plana çıkarın" dememiş olabilir, belkide hiç farkında bile değildir. Ama benim yaşadığım ve gördüğüm tablo buydu. Halen PKK de faaliyet gösteren eski bir arkadaşım benim yazılarımı her okuduğunda bana ateş püskürüyor " yahu Zeynel ne istiyorsunuz, önderlikten başka işiniz yok mu, önderliğe hakaret etmeden yazamıyor musunuz" diyor, bu yazımı okuyunca daha çok kızacak. Bu arkadaşım hep bize kızacağına bir seferde, halka önderlik eden bir insanın yemeği bu şekilde yemesine de kızsa, kendisine gelecek, biliyorum. Böyle bir beklenti nafilee.. ama genede iyimser olmaktan alamıyorum kendimi.
İnsan denen soyut varlığa güzel bakmaktan başka seçeneğimiz mi var? Hele hakaret bizden çoook uzak, bizim işimiz değil.! Zaten işimiz insanı yükseltmektir!.
De hade kendinize iyi bakın, parmaklarım yoruldu, şimdilik bu kadar olsun! Gelecek pazara bakalım neyi konuşacağız...?
(*)Egal (almancada öylesine)
(**)Agal (Kürtçede başa bağlanan veya boyuna bağlanan bez.


